Duyuru

Collapse
No announcement yet.

PEYGAMBER DİYETİ: Peygamber Efendimizin beslenme şekline Peygamber Diyeti denir.

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • PEYGAMBER DİYETİ: Peygamber Efendimizin beslenme şekline Peygamber Diyeti denir.




    Yoğurtlu Bakla, Zayıflama Çorbası, Yoğurt Çorbası:

    Kuru fasulye, nohut ve karabuğday (buğday değil) eşit oranda bir kapta bir gün önceden suda ıslatılır. Bu karşımı tencereye konur ve çok az su ile kaynatılır ve soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra tekrar kaynatılır ve piştikten sonra soğumaya bırakılır. Çorba'dan yemek istediğinizde istediğin mikarı alıp yoğurtla (yoğurt sarımsaklı olursa daha iyi olur) karıştırarak yiyebilirsiniz. Kesinlikle yağ katılmaz. Çorbaya kekik, nane veya yarpuz katılarak aromatik bir tat katılabilir. Bu zayıflama çorbası her vakit istenildiği kadar tüketilebilir. (İsteyen bezelye, barbunya, yeşil mercimek, kırmızı fasulye, siyah fasulye, benekli fasulye ve börülce katabilir. Şayet karabuğday bulamaz ise yerine kinoa da olur. Karabuğday bulguru veya tohumun'dan yemek yapmadan önce kısa bir süre haşlanır ise suyun içine kırmızı bir renk karışır. Bu Fagopyrin denen maddedir ve bu madde hafif zehirlidir ve bu kırmızı su atıldıktan sonra diğer normal pişirme işlemleri başlar.)

    Son yapılan klinik araştırmalarda mide iştah artırıcı GHRELİN Hormonu, ince bağırsak PYY (PYY3-36, pankreatik peptit tiroizin tiroizin, peptide tyrosine tyrosine) ismi ile anılan hormon, ince bağırsak CCK (Kolesistokinin) ve pankreas, ince bağırsak ve sinir sistemi GLP-1 (Glukagon Like Peptid-1) salgılar. Bu hormonlardan Ghrelin iştah açıcı ve diğer üçü: PYY, CCK ve GLP-1 doymşluk hissi veren hormonlardır. Mide boşaldığında mide aclık duygusu uyandıran hormonu salgılar ve acıkırız. Bağırsaklar dolduğunda doymuşluk hissi uyandıran PYY, CCK ve CCK hormonları devreye girer. Böylece yemeyi içmeyi bırakırız.

    Son 50 yılda insanların beslenmesinde ne değişti de insanlar sürekli kilo alıyor ve dünyada bir milyar insan obezite problemi ile uğraşıyor. Çünkü insanlar son 50 yıldır bakliyat tüketmiyor ve aşırı oranda karbonhidrat ve protein ağırlıklı besleniyorlar ve bu problemleri tetikliyor. Son yapılan araştırmalarda bakliyatgilerin FİTOAGLUTİNİNLER içerdiği ve fitoaglutininlerin mide de salğılanan ghrelin hormonu frenlediği ve kişinin iştahını azaltığı tesbitedilmiştir. Barbunya ekstraktının birleşimindeki fitoaglutininlerin iştahı frenlediği ve obeziteyi önldiği tesvit edilmiştir. Şimdi ilim adamları sentetik olarak bir enzim üretmek için çalışmaktadırlar. Oysa Bakliyatgilerde zaten ghrelin hormonunu frenleyen fitoaglutininler mevcuttur. Şimdi bazı firmalar sentetik olarak bir ilaç üretecekler, fakat ne gibi yan etkileri olacağını bilmediğimiz. Bu iştah frenleyici kimyasallar birçok rahatsızlığı tetikleyebilir. Öyleyse kimyaya gerek yok Yoğurt çorbası varken. Hızlı Zayıflamak isteyenle Çorba ve Tonikle daha kısa sürede zayıflar.

    PEYGAMBER DİYETİ: Peygamber Efendimizin beslenme şekline Peygamber Diyeti denir. Bu diyetin özelikleri: 1- Günde en fazla 2 öğün yemek, 2- En fazla 13 lokma, 3- Lokmaları çok çiğnemek. Bir gün bir kişi Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ’Ya Resul Allah falanca şahıs lokmalarını çok çiğniyor’’der, Bunun üzerine Efendimiz; ’’O doğrusunu yapıyor.’’ buyurmuşlardır.

    Mide ve bağırsakları sobaya benzetelim, şayet kalitesiz kömür kullanırsanız; is olur, borular ve baca tıkanır, hatta zehirlenebilirsiniz. Kaliteli kömürde problem olmaz. Kişi az yer, çok çiğner ve yavaş yerse hastalıklardan hiç biri ile tanışmaz. Kişi hastalansa dahi çok kısa sürede iyileşir. Her lokmayı en az 30 defa çiğnediğinizde 6 hafta sonra ağızda dilcik etrafında bir kas oluşur ve artık sindiriminiz normale dönmüştür demektir. Bu şekilde beslenirseniz, yediklerinizi hazmeder ve hastalığa karşı sizi korur. Bu tarz beslenme ile en ağır hastalıkları bile çok kolay yenebilirsiniz.
    ........................................

    FASULYE

    Bir yıllık | 0,5-4m | 6-9 Aylar | Ca,Ho,Na |

    Fasulye, Bohne, Phaselus vulgaris
    Sırık fasulyesi
    Bahçe fasulyesi

    Familyası: Baklagillerden, Schmetterlingsblütengewaechse, Fabaceae (Leguminosae)

    Drugları: Fasulye kapçığı (kapsülü): Phaseoli pericarpium-frutus phaseoli sinesemine
    Fasulye meyvesinin tohumları çıkarıldıktan sonra kapçıkları (kapsülleri) kurutularak, çay, tentür veya natürel ilaç yapımında kullanılır.

    Botanik: Fasulyenin asıl vatanı orta ve güney Amerika olup, buradan 1685 yılında İspanyollar tarafından ispanyaya getirilmiş ve oradan önce Avrupa’ya, sonrada bütün dünyaya yayılmıştır. Günümüzde 70’in üzerinde fasulye çeşidi bulunmaktadır. Fasulyenin genellikle beyaz renkte olanı tercih edilmektedir, fakat kırmızı, siyah, kahverengimsi ve üzeri desenli olan çok çeşitleri mevcuttur. Türkiye’de genellikle ayşekadın, barbunya, horoz ve çalı türleri tanınmakta ve yetiştirilmektedir. Fasulyenin yaprakları üçü bir arada uzun bir sap üzerinde olu, her biri yumurta şeklinde, uçlara doğru sivri, kenarları bütün, ortada bir ana ve ondan kenarlara doğru yay şeklinde uzanana yan damarlar bulunur. Yaprakları 7-20cm büyüklüğünde, yeşil renkli ve üzeri hafif tüylüdür. Çiçek sapı yaprak sapının koltuğundan çıkar ve her sapta 2-6adet çiçek bulunur ve taç yaprakları pembe, vişneçürüğü, kırmızı veya eflatun renklerde olabilir. Kupa yaprakları çan şeklinde, yeşil renkli, beş adet irili ufaklı dişlere sahip olup, taç yapraklarını kavramıştır. Olgunlaşan fasulye kapsüllerinde 4-10adet çekirdek bulunur ve kapsülleri (meyveleri) 10-20cm boyunda olur.

    Yetiştirilmesi: Mart ve Nisan aylarında saksı, kasa veya seralarda tohumlarından fide elde edilir ve bu fideler Nisan ve Mayıs aylarında bahçe ve tarlalara 6-10cm sıra ve 40cm ara ile ekilir.

    Hasat zamanı: Meyveleri olgunlaşan kapsüller sararır ve çatallaşmaya başlayınca toplanarak, içindeki tohumları çıkarılır. Tohum ve kapsülleri ayrı olarak güneşte iyice kurutulduktan sonra kaldırılır.

    Birleşimi: Birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;
    a) Phaseolin ve bunun açık formülüne çok yakın olan Phasin (Toxoalbumin=Phytoalexin) içerir.
    b) Aminoasit türevlerden; Arginin ve Lysin
    c) Vitaminlerden; B1, B2, B3 (Niacin) ve B6
    d) Minerallerden; Demir, Potasyum ve Fosfor
    e) Ayrıca; Proteinler, Karbonhidratlar, Flavonitler, Salisilik asit, Allantoin ve Trigonellini içerir.

    Tesir şekli: Kapsülleri; idrar artırıcı, müshil yapıcı ve hafif kandaki şekeri düşürücü özelliklere sahiptir.

    Kullanılması:
    a) Üniversite kliniklerinde tedavi denemeleri ve araştırmalar çok çok yeni olup bu araştırma ve çalışmalar sonucunda: Diyebet ve obeziteye karşı etkili olduğu tesbit edilmiştir.
    b) Komisyon E’nin yayınladığı Monografi bildirisine göre Fasulye kapçığı idrar söktürücü olarak kullanılabilir.
    c) Fasulye kapçığı halk arasında genellikle Avrupa’da idrar söktürücü, müshil yapıcı ve romatizma çaylarında kullanılır. Türkiye’de ise genellikle hayvan yemi olarak, bazı yörelerde ise yakacak olarak kullanılır. Fasulye kapçığı başta idrar yolları rahatsızlıklarına karşı nadiren de romatizma, gut, siyatik, ödem ve şeker hastalığına karşı kullanılır.

    Arştırma ve Açıklama: Fasulye tohumları phasin içerir bu madde zehirli olmasından dolayı taze olarak yenmez. Kuru fasulye olarak bilinen fasulye tohumlarının yemek yapmadan önce mutfakta haşlanması gerekir. Ancak bu şekilde phasin bozulur ve zararsız bir şekle dönüşür. Bazı Alimlere göre fasulye kapçığı çok az miktarda krom içermektedir ve krom kandaki şekeri hafif düşürücü özeliğe sahiptir.

    Kuru Fasulye antibiyotik özeliği ile süper besin. Kan şekerini ayarlar ve insülin değerlerini düzenler. Kuru fasulyenin birleşimindeki lifli maddeler’den pektinler, karbonhidratların çözülmesini yavaşlatır, yağ yakımını hızlandırır ve insülin reseptörlerinin üretimin artırır böylece hücrelerin insülin alımını artırır. Reseptörler insülin alımında kapı açıcı görevini görür ve kandaki glikoz hücreler taşınır. Düzenli olarak kuru fasulye tüketildiğinde bu sizi diyabete karşı korur. Hastalığın başlangıç safası ile iyileştirir.

    Prof. Dr. Bilgin Timuralp, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi bünyesinde kolesterol ile ilgili yaptıkları uygulamalı çalışmayı da şöyle anlattı: "Üniversitede, 1,5 ay süre ile hastane personelimizin yeşil mercimek yemelerini sağladık. 50'ye yakın personelin önce kanlarındaki yağ miktarlarını ölçtük. Daha sonra günlük yemeklerinin yanında bir miktar yeşil mercimek salatası almalarını sağladık. 1.5 ay sonunda, her gün düzenli olarak yeşil mercimek yenmesinin ardından, kişilerin kanlarındaki yağ miktarlarında önemli oranlarda düşüşler gözledik. Biliyoruz ki, kandaki kolesterol miktarını yüzde 10 azaltırsak, kişilerde kalp krizi riskini yüzde 20 oranında azaltmış oluruz. Bizim çalışmamızda ise 210-220 olan kolesterol miktarı, 190'lara inmiştir. Yani yüzde 20'lik bir azalma sağlamış olduk. Demek ki böyle devam ederse yüzde 40'lık bir kalp krizi azalmasını gerçekleştirmiş olacağız."

    Dr. James Anderson (Lexington Kentucky Üniversitesi) ve ekibi diyabet olma riski olan 3234 hastayı 3 gruba ayrımış: 1. Grubtakilere sadece plesabo hapı (etkisiz denek ilacı), 2. Gruba metformin ilacı ve 3. Gruba sağlıklı yaşam tarzı beslenme uygulanmıştır. 3 yıl sonra Sağlıklı yaşam tarzı beslenenlerde % 58 daha az vaka kimyasal ilaç alanlarda % 31 iyileşme ve plaseboda değişim olmamıştır. Bundan da anlaşılan sağlıklı beslenenlerin ilaç alanalra göre daha iyi duruma geldikleri görülmüştür.Dr. James Anderson Kuru fasulye lifinin yararları ile ilgili Diyabet Tip 1 hastaları üzerinden bir klinik çalışma yapmış ve hastaların % 38 ile az insüline ihtiyaç duyduklarını belgeledi. Ve Tip 2 hastaları şayet rahatsızlık yeni başlamışsa iyileştirdiği geç kalınmışsa insülin dozajı azalttığı tesbit edildi.

    Kuru fasulyenin ince bağırsaklarda çok yavaş absorbe edilir ve büyük bir kısmı kalın bağırsağa geçer. Kuru fasulye glikoz düzeyini düzenler ve insülin artışını sınırlayıcı bir diyet lifi gibi davranır. Kuru fasulyedeki glukokininler insülin gibi bir maddede olup şekerin karaciğerde çözülmesini sağlar.

    Kuru fasulyenin içerdiği dayanıklı nişastalar yavaş yavaş zayıflatıcı özelliğe sahiptir. Kuru fasulye diyabet hastaları için çok önemli bir yağ yakıcıdır. Avusturya’da yapılan bir klinik araştırmasında kuru fasulyenin birleşimindeki nişastanın vücuttaki yağ yakımın oranını 24 saatte % 23 oranında artırdığı tesbit edildi.

    Toronto Üniversitesinde yapılan klinik araştırmalarda bakliyatların kan şekerini dengede tuttuğu ve yüksek tansiyonu önlediği tesbit edildi. Bu klinik araştırma Archives of Internal Medicine isimli ilmi uzman dergide yayınlanmıştır. Prof. Dr. David Jenkins 121 Tip 2 diyabet hastası üzerinde bir beslenme planı yapmıştır. A Grubu 3 ay süreyle en az günde bir porsiyon bakliyat verilmiş, B Grubu ise tahıl ağırlıklı beslenmiş ve bakliyat verilmemiştir. 3 Aylık tedavi denemesi sonucunda her gün en az bir porsiyon bakliyat yiyenlerde kan şekeri ve tansiyonun çok büyük bir fakla tahıl ağırlıklı beslenenlere göre düştüğü tesbit edilmiştir. Araştırmacılar bakliyat ağırlıklı beslenenlerde kalp krizi riskinin azaldığı ve yüksek tansiyonu önlediği ispatlanmıştır.

    Kuru fasulye siyah fasulye, mercimek, bezelye, barbunya, nohut gibi tüm baklagiller Glisemik İndeks: Tercih edilen gıdaların tüketildikten sonra, kan şekeri seviyesi (Gİ: kandaki glikoz seviyesi ) ne kadar çabuk arttıracağını belirten bir ölçümdür. Glisemik İndeksi en düşük olanlar barbunya, nohut ve mercimektir. Kuru fasulye, fasulye salatası, haşlama ve pişirme gibi çeşitli formlarda hazırlanır. Tüm bakliyat türleri zayıflatıcı, yağ yakıcı, kan şekerini düzenleyici ve insülin ayarlayıcı olarak idealdirler .

    Son yapılan klinik araştırmalarda mide iştah artırıcı GHRELİN Hormonu, ince bağırsak PYY (PYY3-36, pankreatik peptit tiroizin tiroizin, peptide tyrosine tyrosine) ismi ile anılan hormon, ince bağırsak CCK (Kolesistokinin) ve pankreas, ince bağırsak ve sinir sistemi GLP-1 (Glukagon Like Peptid-1) salgılar. Bu hormonlardan Ghrelin iştah açıcı ve diğer üçü: PYY, CCK ve GLP-1 doymuşluk hissi veren hormonlardır. Mide boşaldığında mide açlık duygusu uyandıran hormonu salgılar ve acıkırız. Bağırsaklar dolduğunda doymuşluk hissi uyandıran PYY, CCK ve CCK hormonları devreye girer. Böylece yemeyi içmeyi bırakırız.

    Son 50 yılda insanların beslenmesinde ne değişti de insanlar sürekli kilo alıyor ve dünyada bir milyar insan obezite problemi ile uğraşıyor. Çünkü insanlar son 50 yıldır bakliyat tüketmiyor ve aşırı oranda karbonhidrat ve protein ağırlıklı besleniyorlar ve bu problemleri tetikliyor. Son yapılan araştırmalarda bakliyatgilerin FİTOAGLUTİNİNLER içerdiği ve fitoaglutininlerin mide de salğılanan ghrelin hormonu frenlediği ve kişinin iştahını azaltığı tesbitedilmiştir. Barbunya ekstraktının birleşimindeki fitoaglutininlerin iştahı frenlediği ve obeziteyi önldiği tesvit edilmiştir. Şimdi ilim adamları sentetik olarak bir enzim üretmek için çalışmaktadırlar. Oysa Bakliyatgilerde zaten ghrelin hormonunu frenleyen fitoaglutininler mevcuttur. Şimdi bazı firmalar sentetik olarak bir ilaç üretecekler, fakat ne gibi yan etkileri olacağını bilmediğimiz. Bu iştah frenleyici kimyasallar birçok rahatsızlığı tetikleyebilir. Öyleyse kimyaya gerek yok Yoğurt çorbası varken.

    Yan tesirleri: Fasulyenin tohumlarının, yani kuru fasulye haşlanmadan yemeği yenmez. Şayet haşlamadan yemeği yapılır ise zehirlenmelere ne-den olur. Birleşimindeki phasin (fasin) haşlanınca değişerek zararsız hale gelir.

    Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

  • #2


    Asidoz, hastalıkları tetikleyen sebeplerin başında gelir.Asidozu tetikleyen sebepler:
    a)Alkol: Kişi alkol içiyorsa karaciğer alkolü aside dönüştürür ve fazladan ortaya çıkan Asit Asidoza sebep olur.
    b)Hayvansal Besinler: Yağ içerir ve yağlar yağ asidine dönüşür, Yağ asitleri ise aside dönüşür ve bu fazladan ortaya çıkan asit asidoza sebep olur.
    c)Barsak Mantarları: Mantarların üretmiş olduğu toksik maddeler, özelikle de zehirli alkolleri karaciğer Aside dönüştürür.Fazladan ortaya çıkan Asit Asidoza sebep olur.Asidoz son 50 yılda Dünyada hızla yayıldı. Çünkü insanlar aşırı Kimyasal ilaç kullanıyorlar veya işlenmiş Gıda (Cips, Kola vs.) tüketiyorlar. Kimyasal ilaçlar ve işlenmiş gıdalar bağırsak florasını bozuyor, faydalı bakterileri yok ediyor ve çok tehlikeli bağırsak mantarlarının çoğalmasına sebep oluyor ve bu mantarların üretmiş olduğu toksik maddeler Asidoza sebep oluyor. Mantarların sebep olduğu Asidoz diğer faktörlere göre hemen hemen % 90’ını teşkil eder.
    Bütün Hastalıkların % 95’ini Asidoz tetikler, Çünkü Asidi nötürleştirmek için ;
    1- Kandaki Kalsiyum asitle reaksiyona girerek asidik-tuz oluşur.
    2- Şayet kanda Kalsiyum bulunamazsa damarların iç yüzeyindeki Endotel tabakasındaki kalsiyum emilerek asitle reaksiyona girer.Damarların iç yüzeyindeki kalsiyumun azalması Duvarda ki Tuğlanın sökülmesi gibidir.Eksilen Kalsiyumun yerine Kolesterol yaması yapılır.Bu yamada eksilen Tuğlanın yerine kağıt yapıştırmak gibidir.
    3- Kanda ve Endotel tabakada Kalsiyum bulunmazsa Kemikteki Kalsiyum asitle reaksiyona girerek bileşir ve kemikler zamanla incelerek Cam Kemik oluşur.
    4- Kan, Damar ve Kemiğin haricinde Hücre içerisinde Endoplazmik Retikulum da depolu bulunan Kalsiyumu asit mıknatıs gibi kendine çeker ve birleşerek asidik-tuz oluşur.İşte böylece kişide Obezite, Cilt Hastalıkları, Alerji, Şeker Hastalığı, Tansiyon, Kolesterol, Karaciğer Yağlanması, Bronşit, Astım, Romatizma, Miyom, Lipom, Kalp-Damar Rahatsızlıkları vb. bir çok hastalık ortaya çıkar.Barsak Mantarlarını yok etmedikce, asidozu önleyemezsiniz.Asidozu önlemdikce hastalıklardan kurtulamazsınız.Kalsiyum kaçağının bütün bu hastalıkları tetiklediğini Harvard Üni. Tıp Fakültesi Genetik Bilimler ve Kompleks Hastalıklar anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi bunu belgeldi.

    Karatay Diyeti aslında Hollywood Diyetinin (Protein Diyeti) geliştirilmiş halidir.Daha öncede Protein Diyetini Dr. Atkins, Dr. Dukan ve bir çoğu denediler ve geliştirdiler.Kişi aşırı et, peynir ve yumurta yerse aşırı oranda arahidon asit ortaya çıkar ve bu da asidoza sebep olur.Asidoz damar sertliği, ödem, kalp krizi, beyin kanaması, romatizma, kısırlık ve organlarda yağlanmaya sebep olur.Asidozlu ortamda bakteri virüs ve mantarlar hızla yayılır.Protein Diyeti bir saçmalıktır.Sağlıklı olan Peygamber Diyetidir.Peygamber Diyetinde kişi günde 2 öğün yer, az yer ve çok çiğner çok basit ve en sağlıklı metot budur.Fakat kişinin ilk zamanlar buna alışması biraz zaman alır.

    Bazı diyetisyenlerde nedense sürekli şu kadar et ve şu kadar peynir yenmeli diyorlar. Et, peynir ve mamülleri kanda asitlenmeye neden olduğu bu asidi nötürleştirmek içinse aşırı oksijen ve kalsiyum harcanmasına sebep olduğu tesbit edilmiştir. Oksijen yetersizliği halsizlik, dermansızlık ve immün sisteminde (bağışıklık sistemi) zafiyete neden olur. İmmün zafiyeti ise birçok hastalığa davetiye çıkarır. Bu nedenle beli bir yaştan sonra bu 35 olabilir çok az et ve et mamülleri tüketilmeli ve asla peynir yenmemelidir.(Nhp 10.06.1416)

    Tavuk Yumurta: Tavuk Yemi hazırlanmasında kullanılan Premix (Ön Karışım) Avrupa Ülkelerinden ithal edilmektedir.Premixin içeriğinde Östrojen (dişilik hormonu), antibiyotik ve beta karoten gibi katkı maddeleri var.Tavuk yemi hazırlanırken bir ton yeme bir kilogram premix katılır.Bu suni yemle beslenen tavukların eti ve yumurtasını hamile anneler, emzikli anneler, bebekler ve küçük çocuklar yerse cinsel organı normal gelişmez.Yetişkinler hormonlu tavuk ve yumurta yerse iktidarsızlık, prostat büyümesi ve prostat kanseri rizikosu oluşur.Tavuk ve yumurtanın nereden geldiğini bilmiyorsanız asla yemeyin, aksi halde telafisi imkansız durumlar ortaya çıkar.

    ÇİĞNEME: Her Lokma en az 30 defa çiğnenmeli, doğru ÇİĞNEME den yutulan besinler mide başta olmak üzere diğer organlara zarar verir.Hücre merkezlerinde bulunan mitokondirininleri soba veya mini atomsentraline benzetebiliriz.Sobaya kalitesiz kömürü doldurursanız duman içinde kalırsınız ve aşırı artık madde (kül, duman, is) ortaya çıkar.Çiğnenmeyen besinlerde kalitesiz kömür gibi hücreler, hücre araları, bağ dokuları ve bütün organlarda artık madde (curuf) yoğunlaşmasına sebep olur.Curuflu ortamda ise bakteri, virüs ve mantarlar çok kolay çoğalır ve bağışıklık sistemi zayıflar, kişi önce halsiz, dermansız, yorgun olur ve aşırı uyur sonra ise birçok hastalığa yakalanır.Az çiğneme sonuçu ortaya çıkan aşırı asidoz ve cürufu atmak için toplar damarlar, lenf kanaları, böbrekler ve akciğerler sürekli çok çalışmaktan artık arıtmaz hala gelirler.Belediyenin fen işleri gibi çalışan lenf sistemi mikropları yok edeceğine mikrop üretir hale gelir.Yıllar önce İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen'di ve onun zamanında İstanbul çöplüğe dönmüştü.Kapalı çarşı ve Emin önünde iş yeri sahipleri birbiri ile kavga yapıyorlardı benim iş yerimin önüne çöp atmayın diye ve Turistler ağızlarını tıkayarak ''Oh My God'' diye bağırarak kaçıyorlardı.Lenf sistemi de aynı Belediyenin Fen işleri gibi günde 3 litre ölü hücre, ölü bakteri, protein artıkları, yanmamış yağlar vb artık maddeler ile birlikte fazla kirli sıvıyı (yoğun olarak su) toplar.Lenf sistemine aşırı yükleme olursa mikropları yok edeceğine mikrop üreten merkez olur.Böbrekler sürekli kan temizlerken kan aşırı kirli olursa böbrekler yorulur ve yavaş yavaş kronik böbrek yetmezliği başlar, aşırı kirlenene kanı akçiğer arıtmazsa bronşit, astım ve nefes darlığını tetikler.Sürekli vücutta cüruf (artık madde, ölü hücreler, mikroplar vs) oranının yüksek olması kist, miyom, lipom, nodül, damarlarda yağlanma daralma sonucu beyin, kalp, pankreas, karaciğer vb., organlarda yağlanma sonucu bir mikroplar için ideal bir cüruf (bataklık) oluşur ve kişi çok kolay hastalanır ve kolay kolay iyileşemez.Gökçek İksir, Aloevera jel, damar çayı ve enfeksiyon çayı ile vücutta ki cürufu arıtmak mümkündür, fakat yeniden cüruf olşmaması için mutlaka çok çiğnemek gerekir.

    Bir araştırmaya gönüllü olarak katılan bir grup insana yemeleri için kek verildi ve 15 defa çiğnemeleri söylendi ve aynı kişilere tekrar kek verildi ve bu kez 40 defa çiğnemeleri söylendi.40 defa çiğnediklerinde % 12 daha az kalori aldıkları izlendi.Sakız çiğnemenin yemek çiğnemekle ilgisi ve faydası yoktur. Harbinli Doktorlar 16 orta kilolu ve 14 şişman üzerinde yaptıkları araştırmalarda obez olanlarla normal kiloda olanların aynı hızla lokmaları çiğnedikleri, fakat obezlerin lokmaları daha çabuk yuttukları tespit edilmiştir.İlim adamlarının yaptığı araştırmalarda çok çiğneyerek beslenenlerin BAĞIRSAKLARININ tokluk hissi uyandıran PYY3-36 isimli hormonu erken salgıladığını ve hızlı yemek yiyenlerde tokluk hissi veren hormon yerine açlık hissi veren GHRELİN harmonunun MİDE'de çok yavaş azaldığı gözlenmiştir. Mide ve Pankreas açlık duygusu uyandıran GHRELİN hormonu salğılarken, Bağırsak tokluk duygusu uyandıran PYY3-36 isimli hormonu salğılar. Tabii ki leptin ve insülin salğıllanması da açlık ve tokluk üzerinde rol oynar. Bundan anlaşılması gerekende çok çiğneyince kişi bir tabak yemek yiyince doyuyorsa hızlı yemek yediğinde 4 tabak yemekte ancak doyabilir.Kişi fazla yemek yiyince sindirim organlar, böbrekler, damarlar, lenf sistemi yani kısaca bütün organlarda cüruf oranı çoğalır.Artan cürufu atmak zorlaştıkca hastalıklarda ağırlaşır.Basit bir örnek verecek olursak Muftakta bulaşık yıkamanız gerekiyor, bulaşıkları yıkamadan önce bulaşık artıklarını çöpe dökmeniz gerekir, aksi taktirde iri yiyecek artıkları gideri tıkar.Kişi hızlı yemek yerse proteinler küçük molekülü aminoasitlere dönüşeceğine küçük proteinlere dönüşür, metabolik değişimler sırasında çok artık madde ortaya çıkar.Bu da vücutta cürufun yoğunlaşması demektir.Eskiden köyde Taş değirmen vardı, değirmen takriben 800-1000 kg olup tepsi gibi yuvarlak ve ortasında 15-20 cm çapında bir deli var ve bu deliğe yukarıdaki hazneden bir oluk vasıtası ile yavaş yavaş az miktarda buğday akar ve buğday un haline gelir. Şayet, değirmene olması gerek den fazla buğday akarsa un yerine elinize küspe geçer.İşte doğru çiğnenmeyen besinde sindirim sisteminde büyük felaketlere sebep olur.Aynı şekilde kahve değirmeninde misk cevizi (Küçük Hindistan Cevizi) öğütmeye kalkarsanız, değirmeni kırarsınız.

    Fitik asit (Phytin asit) Kalsiyum, Magnesiyum, Demir ve Çinko ile bağ oluşturur ve merkezsinde fosfor bulunur.Bu minerallerin çözülüp emilebilmesi ancak ve ancak bağırsaklarda ki faydalı bakterilerden laktobasilus bakterilerinin devreye girmesi ile mümkündür.Yanlış beslenme ve aşırı kimyasal ilaç kullanmakla laktobasilus (laktik asit bakterileri) azalırsa mantarlar çoğalır mantarlar glikozu toksik maddeye dönüştürür.Fitik asidi çözen Fitaz enzimini geviş getirmeyen canlılarda bulunmadığından tahıl tüketmek insanlar için sağlıklı değil asla tahıl tüketmeyin diye bazıları kampanya başlatmışlardır.Son yapılan araştırmalarda kişi yediği lokmayı çok çiğnediğinde fitik asit diğer proteinlerden çözülür ve serbest kalır, fakat yinede sindirilmez.Ancak ve ancak bağırsaklarda ki faydalı bakteriler (laksik asit bakterileri) fitik asidi çözmek için fitaz üretirlerse fitik aside bağlı olan mineraller çözülerek bağırsaklardan emilir (absorbe edilir) hale gelir.Fakat kişi aşırı antibiyotik kullanmışsa ve aşırı tatlı tüketiyorsa faydalı bakteriler azalır ve zararlı bakteri ve mantarlar çoğalır ve bunların üretmiş olduğu toksik maddeler (zehirli gazlar ve zehirli alkoller) bağırsakları yakar.
    1.) Bağırsaklarda bu nedenle çok yoğun bir yağ tabakası oluşur ve bu yağ tabakası nedeniyle ince bağırsak yeterince enzim (diaminooksidaz) salğılıyamaz.Bu enzim (diaminooksidaz) azalırsa histamin oranı yükselir.Histamin oranın yükselmesi ise kişide polen alerjisi, besin alerjisi, kurdeşen, alerjik astım, akne, sedef, ekzem, romatizma, kolit, ibs, vb. rahatsızlıkları tetikler.
    2.) Faydalı bakterilerin azalması zararlı mantarların çoğalması nedeniyle proteinler amino asitlere dönüşürken artık madde olarak ortaya çıkan homosistin (homocystin) LDL-Kolesterolunu tetikler.Tetiklenene LDL-Kolesterolunu bağışıklık sistemi mikrop gibi alığılar ve makrofaj bu oksitlenmiş LDL-Kolesterolunu giyerek balon gibi şişer ve patlar, ortaya sümüksü süngerimsi yapışkan bir madde çıkar.Buna cüruf denir ve bu cüruf damarlar başta olmak üzere bütün organlarda yağlanma daralma ve sertleşmelere sebep olur.Bu durum kişide ani beyin kanaması, kalp krizi, karaciğer yağlanaamsı, böbrek yetmezliği, lenf bezlerinin şişmesi, pankreasın yağlanması nedeniyle diabet, cinsel organlarda yağlanma nedeniyle cinsel yetersizlik gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar.

    TÜKRÜK (Tükürük): Çene altı, dil altı ve kulak altı tükrük bezeleri günde yaklaşık olarak 1500 ml tükürüğü ağız içine salgılamaktadır.Tükrük içinde su, bikarbonat, potasyum, sodyum, klor, kalsiyum, glikoprotein ve ptiyalin (tükürük amilazı) bulunmaktadır. Ptiyalin tükrük bezelerince sagılanana ptiytalin bir enzim olup besinlerin çiğnenmesi sırasında nişastayı ve diğer büyük karbonhidratlı molekülleri daha basit disakkaritlere parçalar.. Glikoprotein (Müsin) ağız içindeki besinlerin kayganlaşmasını sağlar ve tükürük ağız içini sürekli olarak nemli tutar.Tükrük besinlerin içindeki bazı molekülleri çözerek, bunların tadının alması dil üzerinde ki papiler sayesinde olur.Tükrük yutma işlemini kolaylaştırdığı gibi dil ve dudakların hareketlerini serbestleştirerek, konuşmayı da kolaylaştırır. Tükrük dişleri ve ağız içini sürekli yıkayarak, bunların temiz kalmasını sağlar.Tükürüğün pH’ı değeri ortalama 7′dir. pH’sı 7 olan tükürük, kalsiyum ile doymuştur. Bu nedenle dişler, tükürüğe doğru kalsiyum kaybetmezler. Fakat tükürük pH’ı asitli faza kaydığında, kalsiyum bakımından doymuşluğu azalır. Bu durumda dişler tükürüğe doğru kalsiyum kaybederler.Bu nedenle peynir, çay, kahve, kola, tatlı yiyecek ve içecekler asidoza sebep olur ve dişlere ve kemiklere zarar verirler.Tükürük salgısı merkezi sinir sisteminin kontrolu altındadır.Ne kadar çok çiğnerseniz o kadar sindirirsiniz ve sağlıklı olursunuz.Çok yavaş yemek yemeli böylece dilcik çevresin de bir kas oluşur ve besinler tam öğütülmeden bu kas tarafından bırakılmaz.Dilcik etrafında zaten kas var, bu kas hızlı yemek yiyenlerde çok gevşek olduğundan bir fonksiyonu yoktur, çok çiğneyen ve yavaş yiyenlerde bu kas baraj gibi bir bent oluşturur ve besinler sıvı bir hal almadan yutulmasını engeller.Kişi 40 gün yavaş yemek yer ve çok çiğnerse bu kas tekrar güçlenir.Ne kadar az çiğnerseniz vücudunuz o kadar cürufla dolar ve buda mikropların çoğalması için ideal bir bataklık (cüruf yığını) demektir.Cüruf ve asidoz dan kurtulmak için Gökçek iksir, Gökçek aloeverajel, enfeksiyon çayı ve Gökçek Diyet gerekir.

    DİYET: Evet ben diyete pek inanmıyordum, çünkü birçok yöntemi denememe ragmen 6-7 kg veriyodum ve sonra yeniden aynı kiloya ulaşıyordum. Yani kendi üzerimde yaptığım deneylerde bir netice elde edemedim. Bu nedenlede diyet yapmayı artık hiç düşünmüyordum. Takii Hasan beyin kayını ABD'den bir profösürün özel bir reçetesi ile 130 kg'dan 87 kg'a düştüğünü duydum ve orjinal reçeteyi öğrendim. Bu reçetenin 1000 yıllık eski bir Türk Reçetesi olduğunu bendeki dosyada görünce şaşırdım. Ben bu reçeteyi yıllardır biliyordum ama kulamayı pek düşünmemiştim, çünkü diğer reçetelerden netice alamayınca artık bu kadar deney yeter diye bunu denemekten vazgeçmiştim. Şimdi bu reçeteyi yeniden ADB'li profösür tedavide kulanınca yeniden ele aldım. Diyet reçetesini geliştirdim ve daha etkili bir forma geldi. Bu reçetenin ismi Gökçek Diyet'dir ve ilaç değildir. Yıllarca çeşitli diyet yöntemlerini kendi üzerimde denedim. Bu nedenle Gökçek Diyeti 6 ay gibi kısa bir sürede geliştirmem mümkün oldu.Kilosunu, yaşını ve boyunu sorduğum bayana kilolusunuz dedim. O da sizde kilolusunuz önce siz zayıflayın bakalım söylediğiniz gibi kolaymı dedi. Doğrusu bayana hak verdim. Daha önce et, peynir ve yumurta gibi hayvansal besinleri ve siyah çay, kahve, kola ve fanata gibi asidoza sebep olan içecekleri bırakmıştım, fakat bir tülü zayıflıyamıyordum. Yaptığım araştırmalarda nişastalı besinlerin şeker dönüştüğü ve şekerin ise vücutta yağa dönüşerek depolandığını görünce nişastalı ürünleride bıraktım. Ekmeksiz doyduğumu hisetmezdim ekmeği bıraktım(Kepekli ekmek yenebilir çok çiğnemek şartı ile). Yani bu yiyecek ve içecekler olmadan yaşıyamam zannerdim yaşandığını gördüm. Çok sebze ve az meyve yiyorum ve Gökçek İksiri alıyorum vede 15 günde 12 kg verdim, yani 15 sene sonra ilk dea 80 kg'ın altına indim. Gökçek Diyetin 1. haftası oldukca zordur ve 2. hafta'da biraz zor geçer ve 3. hafta vücut alışır ve çok az yemekle doyulduğu görülür. Bir zamanlar etsiz yemek olduğunda protosto eder ve yemek yemezdim. Akşamaları çay içmezsem başım ağrırdı. Şimdi hepsini terk ettim, demek ki istenince oluyormuş.

    Sebze; Mineral, vitamin, enzim ve diğer lifli maddelerle birleşik olduğundan hemen şeker dönüşmez. Bu nedenle bağırsak mantarları sebze ve meyvelerdeki şekerlerden istifade edemezler. Bağırsak mantarları tahıl ve bakliyattaki, özeliklede un mamülerindeki nişasta hemen çözülerek şeker dönüşür. Artı saf şeker içeren tatlı, çikolata vs yiyecekler, kola ve fanta gibi içeceklerdeki saf şeker mantarların ana besinidir. Bu nedenle 6-7 hafta sebze çok yenebilir, fakat meyve aşırı yenmemelidir. Balık ve meyve kilo yapmaz görüşü de yanlış bunu bizzat yaşadım. Fazla balık vede meyve de kiloya sebep olabiliyor. Un mamülerinideki nişasta çok kısa sürede şerkere dönüşür ve buda metabolik değişimlerle yağa çevrilerek vücut ta depolanırken, sebzelerdeki karbonhidratın şeker dönüşmesi zaman alır, çünlü karbonhidratlar vitamin, mineral, enzim ve ptoteinlarla bileşik olarak bulunur. Bu nedenle aşırı sebze yenebilir, fakat aşırı meyve yemek iyi değildir, çünkü meyve yüksek oranda şeker içerir ve buda kilo yapar.

    Lenf sistemi: Lenf sistemi kan dolaşımı gibi doku ve hücrelerdeki artık maddeleri toplar, fakat lenf sisteminin bu trasport işlemi oldukca farklıdır. Kan dolaşımı atar ve toplar damarlardan oluşurken, lenf sistemi tek yönlü yol gibi sadece toplama işlemi yapar. Hücreler arasında kalan artık maddeleri lenf sistemi alarak ana lenf damarına (kanalına) ulaştırır, bu kanalda artık maddeleri (curuf) toplar damarlara verir.Lenf sistemine beyaz kan dolaşımıda denir. Lenf ssiteminin % 85'i bağırsaklardadır. Şehirlerin çöpünü belediye toplar, vücuddaki artı maddeleri (curuf) ise lenf sistemi hem toplar hemde miktopların yayılmasını önlemek için lenfositleri üretir. Kirlenen vücudu temizlemek için mutlaka Gökçek İksir, Gökçek Lenf çayı kulanmak ve diyet yapmak gerekir.

    BAĞIRSAKLAR: Sindirim salğılarının kalitesinin düşmesi nedeniyle hayvansal besinler sindirilmez ve kalın bağırsağa ulşan besin artıkları kokuşur ve buradaki zararlı (patalojik) bakterilerin azmasına (çoğalmasına) sebep olur. Böylece 6-7 hafta sebze ve meyve yiyerek faydalı bakterilerin artması vede zararlı bakterilerin yok olmasını sağlanır, çok çiğnemek yavaş yemek şartı ile diğer besinlerden az yenebilir.Tabii Gökçek İksir ve Gökçek Tonik'i kulanmaka gerekir, tedavi sürecini hızlandırmak ve kalıcı iyileşmeyi sağlamak için. Bağırsak florası ancak ve ancak böyle optimal seviyeye ulaşır. Bağırsaklar 350 metrekare ve 100 katirilyon bakteri vardır ve bunlar sağlıklı bir bağırsakta % 99'u faydalı bakterilerdir.Ne kadar kimyasal ilaç, özeliklede antibiyotik kulanılırsa bağırsak florası o kadar bozulur. Hastalıkların % 90'ı bağırsaklardaki bağırsak florasının bozulması, % 5' mide rahatszılıkları vede % 5' diğer organlardaki problemlerden kaynaklanır. Gastirt ve ülseri tonik ile tedavi etmek mümkündür, fakat bağırsak florasının tedavi edilmesi ancak ve ancak doğru beslenme ile mümkündür. Bağırsak mantarları sülük gibi bağırsak mukazasına yapışır ve dışarı atılamaz. Ben 17 sene alerji nedeniyle testler yaptırdım, mantar yok dendi, fakat belitileri bunu gösteriyordu. Geniş yazı aşağıdadır.

    Akşama yemeği: Neden akşam saat 18'den sonra ağır yemekler yememeli, çünkü mide 18'de sonra çalışmasını minimuma (en düşük tempo) indirir. Ve böylece tam sindirilmeyen besinler bağırsaklara geçer ve oradada gerekli sindirim olmaz ve absorbe edilen besleyici meddeler tam hazmedilmemiş olduğundan yanarak enerjiye dönüşürken aşırı curuf (artık madde) oluşur ve bu curuf (artık madde) vücudun zayıf noktalarına depolanır. Böylece kilo vermek imkansız olur vede kişi sürekli kilo alır. Mide sabah saat 3'de çalışmaya başlar ve saat 7'de en yüksek çalışma temposuna ulaşır. Saat 13'e doğru çalışmasını yavaşlatır ve 18'den sonra çalışmasını minimuma indirir. Bağırsaklar saat 7'de normal çalışmaya başlar ve saat 13'de çalışma temposu maksimuma erişir ve saat 18'ye doğru temposunu azaltır vede saat 22'a doğru minimum derecede çalışır. Bu nedenle geç saatlerde yenen besinler hazmedilmez ve büyük problem yaratır. Nişastalı besinler (ekmek, makarna, baliyat, tahıl vb) akşam geç saatlerde yenirse tam sindirilmez ve nişasta şekere dönüşür, şekerde yağa dönüştürülerek vücutta depolanır. Yani ha hayvansal ağır besinler, ha nişastalı besinler her ikiside kilo yapar. Bu nedenle akşam yemeği yerine yoğurt, meyve, sebze yenmesi veya sebze çorbası içilmesi doğru olur.

    Almanlar akşam yemeği yemezler: Almanların akşam yemeği yememesi benim çok tuhafıma gidiyordu. Almanlar akşamları bir dilim ekmek, sebze çorbası veya bir meyve veya bir kase yoğurtla idare ederler. Bunu ben 30 yıl önce anlamamıştım, ama araştırdığımda bunun bir Osmanlı tarzı beslenme olduğunu gördüm. Atalarımız hep sünnete uymuş ve Atlas'dan (Fas) Alaska'ya kadar at koşturmuş. Nasıl at koşturmuş sağlıklı beslendiği ve sağlıklı yaşadığından, yani sünnete uyduğundan. Ne zaman sünnet'ten uzaklaşmış o zaman hantallaşmış beyin ve bileği çalışmaz olmuş ve küçülmüş küçülmüş vede küçülmüşüz. Artık büyümenin zamanı gelmiştir. Bu nedenle doğru beslenelim ve kafamızda bilğimizde çalışsın. Ben 26 yaşına kadar 57 kg geliyordum, sonra evlenince (1983) 67 kg'a, iki aylik askerlikten sonra (1989) 77 kg'a, 2000 yılında 87 kg'a ve 2003'de 90 kg'a çıktım.

    Yanlış Beslenme: Neden bu kadar kilo aldım, tabii çok yanlış ve ağır beslenme nedeniyle. Tanıdıklarımdan 35-40 yaşlarındaki bazı insanaların kalp ve kandolaşımı problemi, damarların yağlanması (arterioskleroz) ve aşırı kilolar'dan öbür dünyaya göçmeye başladılar ve bu beni korkutu. Bu nedenle bir çok diyet yöntemi uyguladıysamda pek başarılı olmadım. Bende et, peynir ve yumurtayı bıraktım vede siyah çay kahve, kola ve fanta içmemeye başladım. Vede akşamları fıstık ve antep fıstığı yemeyi bıtaktım. Akşamları ise hayvansal besinler, hamurlu ve bakliyatgiller gibi ağır yiyecekler yerine çok az meyve, salata veya yoğut yedim veya sebze çorbası içtim. Ve bana ait olan Gökçek Diyetini geliştirdim ve iki hafta Gökçek Diyet ve Gökçek Kan çayı içtim vede 6 kg (06.12.06) verdim. Gökçek Diyetvücudun metabolik değişimlerini tetikler, yani arıtır ve aşırı yağlar yanarak erir ve böylece fazla kilolar atılır. Şişmanlık başta nefes darlığı, kolesterol, damar sertliği, kalp krizi, beyin kanaması, yüksek tansiyon, allerji, sindirim rahatsızlıkları, görme ve duyma anormalikleri, cinsel yetersizlik vb.. gibi rahatsızlıkların ana sebebidir.

    Türk Misafirperverliği veya Türk İşkencesi: Aslında çok güzel örf, adet ve töre gibi görünsede bu abartı misfirperverlikten çıkıyor ve işkenceye dönüşüyor. Misafir gitiğiniz yerde veya size misafir geldğinde masanın üstü boş kalırsa ayıp olurmuş gibi, önce çay ve cerez, yemek vaktine karar zaman varsa kahvaltı gibi hafif aperatifler, yemekten sonra, tabii bu yemek zaten çok çeşitli ve ağır, evet yemekten sonra meyve ve meyveden sonra yine cerez, çay veya kahve faslı. Bütün bunlar normal olanıdır. Birde bazı misafirler ayağa kalkmadan yine açıktılar mı diye sorma ve ve hatta yatılıya gelen bazı misafirler yatmadan önce yine birşeyler atıştırıyorlar. Misafirlik misafirlik olmaktan çıkıyor, işkenceye dönüşlüyor ve bunu her ev sahibi yapamak zorunda, çünkü dedikodudan korkuyorlar. Bu kötü alışkanalık töre, adet veya misfirperverlik olamaz. Bu insanaları zehirlemektir. Bana kalırsa misafire yemek vermemek vermekten daha iyidir, misafirin ve tabii kendi sağlığınız için. Bir haftalığına Türkiyeye gidiyorum 6-7 kg alıp dönüyorum.Yemek, yemek, yemek evet her sırsata yemek yemek için şartlar oluşturmak. Bayanlar akşamaları kadınların altın günü vs diyerek toplanmaları ve yine yemek, çay, kahve, cerez ve meyve faslı devam ediyor. Erkekler saatlerce kahvede kagıt veya okey oynadıktan sonra evlerini hatırlıyorlar ve eve gelince geç saatlerde çok ağır yemekleri tıkabasa atıştırmalar ve hareket etmeden yatıyorlar. Özeliklede Almanyada Türk kadınlarını görünce korkumdan onlara yol veriyorum, çünkü yürürken bir çarpsalar maşallah uçarsın. Çoğu bayan evlendikten sonra birde 2-3 çocuk yapınca kendilerine hiç dikkat etmiyorlar ve sürekli hamurlu, peynirli ve etli yiyeceklerle obez (aşırı şişman) olup çıkıyorlar. Bu nednelede çok boşanmalar oluyor. Adam bakıyor rus, taylantlı veya alman kadınları çıta gibiler, sonrada boşanıyorlar. Almanyadaki kadın sığınma evlerindeki kadınların çoğu Türk ve Faslı nerdeyse almanlardan fazlalar. Evet birde çok kötü adetlerden biride cenazeye başsağlığına gidenler, karınlarını doyurmayı düşünüyorlar ve yemek yemeden ayrılmıyorlar, bu ne kötü bir alışkanlık. Millet kendi yasınamı yansın, yoksa gelen vatandaşa yemek hazırlamak için koşuştursun?

    Kalori: Yılardır duyarız işte büroda çalışan şu kadar, inşaata çalışan şu kadar kalori alması gerek, şu besinden şu kadar bu besinden bu kadar denir ve bizde inanırız. Almanyaya yeni geldiğimde inşaat mühendisliğini okumak istedim ve bir yıl bir inşaat firmasında staj yaptım. Burada çalışan alamanlar benden büyük ve kilolu idi. Ve hatta biri vardı adam 2 metre boyunda ve 100 kg ağırlığında. Hep birlikte kahvaltıya çıkınca onlar küçük 50 gramlık bir sandeviç ve içinde incecik kağıt gibi bir dilim peynir veya salam yiyorlardı ve kahve içiyorlardı. Bense 5-6 sandevic, domates, biber, salatalık, zeytin ve peynir yiyordum. Bende Türkler arasında öyle çok yemek yiyen biri sayılmazdım. Almanlar bana bakıp bugün sizin bayramınız mı var diyorlardı. Yani adamalar öyle alışmışlarki bir dilim ekmekle yetiniyorlardı. Evet staj yaptığım o günlerden bu günler kadar tam 28 yıl geçti. Gökçek Diyet aldıktan ve ağır akşam yemeğini bıraktıktan sonra az yemekle yaşamanın mümkün olduğunu gördüm. Ağır akşam yemeğini bıraktıktan sonra akşamaları bir kase yoğurt veya bir meyve veya bir tabak salata yiyince veya bir kase çorba içince midem küçüldü ve artık fazla yemek yemeden aynı tempo ile çalışıyorum vede daha dinçim. İşte şu kadarlık kilo kalori şundan ve bu kadarlık kilo kalori bundan yiyeceksin demek hikaye. Sindirim sistemeleri iyi çalışan insan az yemekle yetinir, ama sindirim sistemilerinde problem olan kişi ne kadar yese doymaz.

    Günde 5-6 öğün yeme hikayeside doğru değildir. Bazı hastalara doktorlar az yemek yemeyi tavsiye edeceğine, gün alınan 3 öğünün 5-6 öğüne yayılmasını tavsiye edilmektedirler. Evet günde 3 defa ağır yemek yemek tabii doğru değil ve bunun yerine günlük 3 defa alınan öğünü, 5-6 öğüne yaymak iyi fikir gibi gözüksede iyi fikir değil. Günde 3 defa değil mümkünse 2,5 öğün almakatır, yani akşam yemeği yerine yoğurt, meyve, salata veya çorba gibi çok hafif bir menü iyi olur. Neden böyle bir beslenme gereklidir? Çünkü mide kahvaltıdan sonra bunun hazmetmek için 4-5 saat zamana ihtiyaç duyar ve öğle yemğinden sonrada yine 4-5 saatlik bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Ve çok hafif bir akşam öğününden sonra mümkünse birşey yememek gerekir. Zira mide bu saaten sonra en minimum çalışma temposuna girer ve yenilen besinler hazmedilmez mide büyür ve sarkar. Mide: mide asidi (HCL) ve sodyumhidrojenkarbonat (NaHCaO3)'ı salğılar asidi direkt besinlerin hazmı için mide mukazasına gönderirken, sodyumhidrojenkarbonatı pakreasa nakleder. Bu asit ve bazın kaliteli salğılanabilmesi için öğünler arasında 4-5 saat gibi bir zaman dilimi gerekir vede arada birşeyler atıştırmakta asit ve bazı kalitesinin düşmesine sebep olur. Asit ve bazın kalitesi düşünce besinlerin sindirilmsi problem olur. Bu nednele mümkünse günde 2 öğün en idealidir, şayet mümkün değilse 2,5 öğünde olabilir. Bu Alman tarzı beslenme gibi gözüksede değildir, çünkü bunlarda bu beslenmeyi Osmanlı'dan almış Osmanlı'da malum Kuran'a ve Peygamber Efendimizin sünnetine dayanayark bu beslenme tekniği geliştimişti. Eskiden beri İstanbul'da yaşayanlar sağlıklı beslenmeyi bilir. Avrupa hayranlığı ve bizden olmayan bujuvazinin Türk gibi değil Avrupalı gibi yaşaması diğer insanlarımızında bunlara özentisi nedeniyle milli değerlerimiz yok olmuştur. Mesala Atatürk'ün en sevdiği yemek kuru fasulye, bu gün hangi zengin kuru fasulye yerki.

    (İbn-i Sina: Almanca yayınlanan tıp kitaplarda bile İbn-i Sinanın dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hekimi olduğu vurgulanır. Fakat Türk ve müslüman olduğu gizlenmek için ona birde Avicenna ismini takmışlarki okuyanlar italyan sansınlar. İsviçreli Paracelsusu almanlar alman diye sahiplenirler. Paracelsus İbni Sinayı taklit etmiş ve bazı yöntemelerinide geliştirmiştir. Osmanlı Maturidilik'ten Eşariliğe geçince Üniversitelerde pers ve arap üleması söz sahibi olmuş ve buda bizim sonumuzu getirmiştir. Çünkü Kahire, Bağdat ve Kum'dan (Tahrana yakın bir şehir) gelen ülema islamı Türke göre değil araba ve farsa göre yorumlamış ve müsbet ilimler Medreseler'den kalkmıştır. Çöküşümüzün sebebini analayan ilk insan Atatürk olmuş ve yeniden Maturidiliğe geçişi başlatmış, fakat yerine geçen çözmez, Türk milletini batının kulu kölesi yapmıştır. İbni Sina ilmi kaynağından yani Kuran'dan ve Sünneten aldığından en büyük hekimdir. Paracelsus'da büyüktür, çünkü ustası büyüktür. İbni Sina gibi büyük bir hekim varken Hippokrat adına yemin etmek hattadır, tabii batılılar bunu yapıyorlarya bizimde aynısı yapmamız gerek)

    Gökçek Diyet ve Gökçek Kan çayı ile zayıfladık, peki bu diyeti bırakınca yeniden kilo alırmıyız? diye sorular soruluyor. Diyet diyince bir kaç ay dikkat edeceksin sonra yine istediğin gibi yiyip içeceksin diye anlaşılıyor. Diyet ömür boyu sürecek bir beslenme şeklidir. Bir atasözü vardır: Kahvaltını Sultan gibi, öğle yemeğini Ağa gibi ve akşam yemeğini dilenci gibi yap buyurmuştur. Bu ne demek sabah istediğin gibi yiyebilirsin, öğle dikkat etmelisin ve akşam ise çok az yemelisin, ayni ilaç alır gibi. İşte o zaman kilo almazsın. Sindirim sisteminin çalışma temposuna göre kişi beslenirse bir çok hastalıktan kurtulur vede kolay kolay hastanmaz, bağışıklık ssitemi en ideal şekilde çalışır. Sindirim organları ile bağışıklık sisteminin ne ilgisi var diyecek olursanız. Evet çok ilgisi var, çünkü bağışıklık sisteminin % 85'i bağırsakalarda faliyet gösterir. Bağırsakalarınız sağlıklı ise vücudunuzda sağlıklıdır. Bağırsaklarınızda problem varsa burası bataklık gibi sürekli mikrop üretir ve diğer bir çok hastalığı tetikleyen merkez olur.

    Gökçek Kan çayı: Hücreler, hücrearaları, dokular ve doku araları, organalar ve organ araları, eklemler vede özelikler bağ dokularında oluşan curufu atmada Gökçek Kan çayıda çok önmelidir. Bağ dokularını temizler, kemikleri güçledirir, damarlara elastizite kazandırır, yani kireçlenmeyi (yağlanmayı ) önler. Bilindiği gibi bir kişinin bünyesinin % 18'i bağ dokularından oluşur. Yani asında en büyük organ diyebiliriz. Fakat hepsi bir arada olmadığından her organ, doku, kemik, damar veya sinirin kendine has bir bağ dokusu vardır. Bu nednele bazı bağ dokuları oldukca sert iken, bazıları oldukca yumşak ve elastik olabilir. Bu bağ dokuları organları ve dokuları elastik tutmakla kalamaz orgara kanın giriş ve çıkışları vede artık maddelerin taşınmasıda bu bağ dokuları aracılığı ile olur. Bağdokularında curuf oluşması demek buraya yerleşen bakteri, virüs ve mantarların sürekli çoğalması vede toksik madde üretmesi demektir. İşte Gökçek İksiri veya Gökçek Diyetin yaptığı bu temizlik hareketini Gökçek Kan çayı destekler ve tedavi sürecinin kısalmasını sağlar.

    Siyah çay ve kahvede bağırsak mukazasını kurutur, bu nedenle bağırsakalar vitemin, mineral, enzim, glukoz vb.., besleyici maddeyi değerlendiremez, çünkü besleyici maddeleri pompa gibi emerek alan visüler kanallar kurur ve görevini yapamaz. Kola ve fanta gibi içecekler aşırı oranda şeker içerir, bu şekerde bağırsak mantarlarının hızla çoğalıp yayılmasına vede kemiklerin erimesine sebep olur. Beyaz un mamüleri (yani kepeksiz undan yapılan ekmek, makarna vs...,) ise mineral ve vitamin içermediğinden bağırsak rahatszılıklarına vede vitamin yetersizliğine sebep olur. Gökçek Diyet ismi ile satışa sunduğumuz ürünümüz doğal vede hiçbir yan tesiri yoktur.

    DİL ÜZERİNDE TAT ALAN PAPİLLER: Dil üzerinde 5 çeşit tat alama alanları vardır ve bunlar acı, eşki, tatlı, tuzlu vede yağ tatı alma alanlarıdı. Bunlardan acı (mavi), eşki (yeşil), tuzlu (sarı ) ve tatlı (lila) tat alanlar hücreleri otomatik olarak aktiftir ve bu tatlarda olan besinleri aldığımızda hemen değerlendirme yaparlar ve besinin tadı konusunda bilgi sahibi oluruz. Fakat yağ tadını alan hücreler aktif değildir ve bu nedenle öreneğin zeytin yağlı yemek yediğnide özel ayrıca bir tat almazsınız bu tadı değerlendiren hücreler ancak ve ancak 40 gün süreyle zeytin yağını sade veya salata ile alırsanız aktif olur. Aksi halde aktif olmaz. 40 gün sonra zeytin yağlı besinler yiyince tamak tadına ulaşan kişi bu tür beslenmeden vaz geçmek istemez.Peynir, et ve mamüleride kişide bağımlılık yapar uzun süre peynir ve et yiyen kişi peynir, et ve et mamüllerini bırakamaz. Sağlık problemeleri nedeniyle bıraktı diyelim o zamanda doymaz ve kendini sürekli aç hisseder ve haliyle aşırı yemek yeme hissi doğar. Peynir, et ve et mamülleri mide ve bağırsakalarda en uzun süre kalan besinlerdir ve kişiyi tok tutar. Oysa meyveler 20-60 dakika ve sebzeler 30-120 dakika midede kalır. Buda kişinin erken açıkmasına ve yediği besinler nedeniyle doymamasına sebep olur. Bu nedenle diyet yapan kişiler diyeti bıraktıktan sonra daha çok yemek yerler ve daha kilolu olurlar. Sindirim organlarının alışık olduğu hazım süresi kısalınca, boşalan mide kişide açlık duygusunu uyarır. Et, peynir, yumurta ve mamüllerine alternatif olacak ve midede uzun süre kalacak ve kişinin açlık duygusunu giderecek bir besin gerekir.

    Salata: Bu besinde zeyinyağıdır. Midede normal olarak 30-120 dakika kalan çoban salatasına zeytin yağı katlırsa bu süre midede 3-4 saate ve bağırsaklarda 8-10 saate kalır ve kişinde açlık duygusu uzun bir süre görükmez. Ayrıca zeytin yağı olmadan yenen domatesteki likopen isimli bir çeşit B-Vitamini çok çok az değerlendirilir. Zeytin yağı ile ise tamamı değerlendirilir. Bu diğer sebzeler içinde geçerlidir. Her türlü salataya zeytin yağı, sirke ve limon suyu katılmalıdır. Yemeğe başlamadan önce salata yenmeli, sonra çorba içilmeli ve sonrada diğer yemekler yenmelidir. Neden çünkü önce salata yenirse bağırsakları çalıştırılır, hareketlendirir, tembeliği önler, bağırsak içindeki artık maddeleri dışarı atılmasını sağlar. Yemekten önce salata yenmesi ile bağırsaklarda ishal, kabızlık ve tembelik gibi durumlar olmaz vede bağırsaklarda iltihaplı ve ülserli rahatsızlıklar olmaz.

    Peynir: Halkarasında peynirin kalsiyum için çok çok önemli olduğu söylenir ve hatta doktorlar kemik erimesine karşı bol bol peynir yenmesini tavsiye ederler. Ve bol peynir yenince kemiklerdeki kalsiyum oranının artacağı idddea edilir. Et ve peynir yiyince Hücrelerdeki metabolik değişimler sırasında aşırı asit oluşur, bu asidi atmak için aşırı kalsiyuma ihtiyaç duyulur. Ve böylece aşırı asitle birlikte kalsiyumda dışarı atılır. Yani peynir yiyince kalsiyum alınır ama alınandan çok daha fazlası, peynirin sebep olduğu asitlenme nedeniyle dışarı atılır. Vücudumuzdaki asit-baz dengesinin sürekli dengede olması gerekir asidin aşırı artması demek komaya girmek demektir ve sonu ölümdür, bu nedenle küçük beyin oksijen alımını yavaşlatır. Fakat asla peynir yenmemelidir.Peynir asala yenememelidir, çünkü iltihaplanmaya sebep olur. Peynirle ilgili üçüncü önemli tehlike ise Tyramin isimli bir madde içerir ve bu madde normal olarak monoaminooksidaz tarafından yok edilir. Depresyon ilaçıları Tranylcypromin içerir ve bu maddede monoaminooksidazı frenler. Böylece Peynirin içinde olan Tyramin vücutta yoğunlaşır ve buda yüksek tansiyona neden olur. Depresyon ilaçı alan hastaların bu nedenle kesinlike peynir yememeleri gerekir. Bu tyamin suçuk salam gibi besin maddelerindede bulunur. (NH 10.2000.6)

    Oksijenin azalması yorğunluk, haksizlik, dermansızlık, güçsüzlük gibi problemlerin ortaya çıkması demektir. Vücudumuzdaki asit-baz dengesi sürekli dengede tutulur. ADB'de yapılan bir araştırmada hayvansal besinalanların idrarında yüksek oranda asit ve kalsiyum tesbit edilmiştir. Osteoporoz'un (kemik erimesi) sebebi kalsiyum yetersizlıği değil kalsiyum kayıbı olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenlede hayvansal besin alanların idrarında yüksek oranda asit ve kalsiyum tesbit edilmiş ve sebze ve meyve yiyenlerde ise daha az kalsiyum kayıbı olduğu görülmüştür. Böylece peynir yersen kemiklerin sağlamlaşır masalı sona ermiştir. (Wolfgang Spiller, Ehk. 10.2002.713)

    Et, Peynir ve mamülleri sebep olduğu ikinci önmeli tehlike ise vücutta iltihaplanamaya sebep olmasıdır. Et ve Peynir kan ve dokularda asitlenmeye sebep olur ve asitli ortamada immün sistemi faliyetini azaltırken, çünkü yeterince oksijen alamazlar vede bakteri, virüs ve mantarlar daha hızklı çoğalmaya başlar. Kanın PH-değeri 7,4'dür ve bunun sürekli korunması gerekir. Et, Peynir ve etmamüleri vücudumuzdaki H+ (hidrojen) ve C+ (karbon) iyonlarının yükselmesine neden olur. Bunu nötüleştirmek için O2- (oksijen) iyonları gerekir ve O2- iyonlari ile birlikte H2CO3 (karbonikasit) ortaya çıkar. Buda H2O (su) idraryoları ile CO2 (karbondioksit) nefesyolları ile dışarı atılır. Et Peynir ve etmamülleri H2CO3?nin aşırı yükselmesine sebep, buda kanın asitlenmesi demekdir ve bu büyük tehlikedir. Asitlenmeyi durdurmak için küçük beyin akçiğere O2- alımını yavaşlatmayı emreder, O2-alımının yavaşlaması ile birlikte beslenemeyen hücreler nedeniyle kişi hemen yorulur, dermansızlaşır ve güçsüzleşir..

    Et yemeklerinin hazırlanışıda çok önmelidir. Ekide et yemekleri genelikle sulu yemekler iken, bugün et yemekleri genelikle döner veya kebap şeklinde direk ateşte bişirilen etler oksitlenmekte ve oksitlenen et mide ve bağırsakalra zarar vermektedir. Bu nedenle eski usul haşlamalı etli yemekler daha az zararlıdır. Oksitlene etli yemekler ve peynir aşırı asitlenmeye sebep olur. Uyumakla yorğunluk geçmez, günde 10 saat uyusanız yine kendinizi yorğun hissedersiniz, çünkü et ve peynir vücuttaki asiti aşırı yükseltir ve bu asidin nötürleştirilerek asit-baz dengesinin normala dönmesi çok zaman alır. Ve oksijen asidi nötürleştirmek için harcandığından yorğunluk, halsizlik ve dermansızlık uzun sürer. Özeliklede akşamları et ve peynir yenirse bir gün sonra yorğunluktan kendinize gelmeniz çok zaman alır. Bu nedenle en fazla haftada iki gün et ve mamüleri yenmelidir.

    Et: Yüksek tansiyon asıl nedeni aşırı hayvansal besin özeliklede et ve et manüleri tüketme sonucu bağırsaklarda ortaya çıkan ?Metihionin? aminoasidinin B6,B12- vitaminleri tarafindan elimine edilememesi neticesinde ortaya çıkan ?Homocystein?dır. Homocystein LDL-Kolesterolunu (zararlı Kolesterol) oksitlemesi sonucu. LDL-Kolesterolu makrofajlar (bakterileri yiyerk yok eden savunma hücreleri) tarafindan yabanci madde (zararli bakteri veya virus) diye alğılanmasına sebep olur. Makrofaj LDL-Kolesterolunu yiyerek yok etmeye çalışır ve böylece süngerimsi artık maddeler oluşur ve bunlarda damarların iç yüzeyine yığılarak damar sertliğine neden olurlar. Damar sertliği başta beyin kanaması, kalp krizi ve kalın bağırsak kanseri gibi çeşitli hastalıklara sebep olur.

    Beyaz Un: Karbonhidratlı besinlerde sağlığa zararlıdır vede şişmanlığa neden olurlar. Burada yağlı besinleri anladıkta karbonhidratlı besinler neden şişmanlığa sebep oluyor diye bir soru akla gelebilir. Karbonhidratlı besinler deyince lifli (sebzeler meyveler) besinler değil, nişastalı besinleri özeliklede kepeksiz un'dan yapılan yiyecekleri kastetmeteyiz. Nişasta bir polisakkarid olup bağırsaklarda disakkaride ve kanda glükoza dönüştürülür. İnsan vücudu gulkozu yağa çevirebilmektedir, bunlarsa ekmek, makarna, şeker, tatlılar ve diğer tahıl ürünlerininde oldukca bol vardır. Son zamanlarda sabahları çorba yerine börek, çörek, pasta yemek çok moda ve modern oldu. Sabah sabah yenen bu besinler mide ve bağırsakları yorar ve bağırsakların hareketlerini sınırlar. Çorba hoşunuza gitmiyorsa meyve veya sebze yiyin ama asla börek, çörek gibi ağır yiyeceker sabahları iyi değildir. Kanda fazladan bulunan gulukoz ileride kulanılmak için yağa dönüştürülerek depolanır. Bu nedenle et, peynir ve yumurta gibi hayvansal besin yemeyenlerden de şişman olurlar ve hatta hamurlu yiyeceleri çok sevenler, bakiliyat ve tahıl ürünleri daha şişman yapar, çünkü hayvansal besinler aynı zamanda proteinda içerirken nişastalı besinler hemen hemen yok denecek kadar protein içerirler.

    Protein ve yağın ayrışması zaman alır ve böylece pankreasa zamn kazandırılır, yeterince insulin salğılaması için. Kepekli ekmekteki nişastanının şeker dönüşmesi zaman alır çünkü vitaminler, minerller ve lifli maddelerin ayrışması gerek. Bu nedenle kepekli ekmek yiyenlerin şeker hastalığına yakalanma ve şişmanlama rizki beyaz ekmek yiyenler göre daha azdır. Akşamaları yenen hamurlu yiyecekler, bakliyet ve tahıl ürünleri tam sindirilmediğinden sindirim problemelerine sebep olur. Bu nedenle akşamları sebze, meyve ve yoğurt gibi hafif yiyecekelr tercih edilmelidir. Almanyaya geldiğimde Almanların sulu sıcak akşama yemediklerini gördüm ve şaşırdım, fakat ardan geçen zaman içinde çok doğru beslendiklerini gödüm. Gerçi bunlardan önce bizim Osmanlı akşmaları asla ağır yemek yememiş. Yani almanalardan biz bir şey alıyoruz ama aslında o aldığımız değerin aslıda biz aittir.

    Beyaz Şeker: Şekerin kulanılması ise çok yenidir. Şekerin doğalı, yani birleşiminde vitamin mineral ve enzim içerdiğinden zararı pek yoktur. Örenğin eskiden kulanılan Turhal şekeri veya esmer şeker normaldir. Eskiden tatlandırıcı olarak bal ve pekmez kulanılırdı. Şeker pancarından elde edilen şeker ilk zamanlar doğal iken sürekli yeni metotların geliştirilmesi ile şimdi beyaz şeker hiç vitamin mineral, enzim ve amino asit içermez ve en önemli kısmı hayvan yemi yapımında kulanılır. Buda kandaki şekerin aniden yükelmesine sebep olur, çünkü vitamin, mineral, enzim, ve amino asit içermediğinden hızlı geçiş olur. Şeker kanda yükselirken bu şekeri hücreye taşıyacak olan insulini yeterince salğılanaması nedeniyle zamanla şeker hastalığı ortaya çıkabilir.

    Bu nedenle doğal şeker kulanılmalıdır. Dünyada en sağlıksız beslenen millet malesef Türk Milletidir. 84 milletten insanın çalıştığı havaalanında bir firmada çalışıyorum. Asyalılar pirinç, deniz ürünleri, sebze ve meyve, Avrupalılar patates, laahna, meyve, sebze ve hayvansal ürünler, Afrikalılar sebze, meyve, tahıl ağrılılı beslenirken. Dünyada sadece Türklerin varlıklı olanları hastalık derecesinde hayvansal besinlerden: et, peynir, yumurta ve kepeksiz un mamülleri (kepeksiz unda mineral, vitamin, enzim bulunmaz ve kişinin bağırsaklarına yapışır, geniş bilgi için buğdaya bak) vede alkol, fanta ve kola türketiyorlar.

    Buda bile bile ölüme koşmaktır. Avrupadaki Türkler özelikle çok sağlıksız besleniyor ve sürekli hayvansal besin tüketiyorlar. Türk Milletinin geleceği bu gidişle pek parlak değil. Osmanılı yani dedelerimiz akşamları hayvansal besin yemezlerdi ve en fazla haftada 2 defa et yerlerdi, çok yüksek bir beslenme kültürüne sahiptiler. Hiç et yememekte iyi değil çünkü et hücre yenilenmesinde çok önmeli rol oynar. Yani sünnette uyarlardı. İslam'dan uzaklaşan bizler, batıya yaklaştıkca ilkeleştik.

    Almanyada alkol nedeniyle kısırlaşma 50 yıl öncesine göre % 50 armıştır ve Almanyada 100 yakın sperm bankası var. Yani çocuk sahibi olmak isteyen tanımadığı bir erkeğin sperması ile hamile kalıyor. Bizde koskoca devlet adamlar sanki çok üyük bir marifetmiş gibi her vesilede ellerinde bir kadeh tokuştur babam tokuştur. Bu devlet adamları bizim bilmediğimiz gizli güçleremi hizmet ediyorlar. Ben 28 senedir Almanyadayım devlet adamları mümkün oldukca kadehlerle ve sigara ile medyanın önüne çıkmamaya çalışırlar, yani kötü örenk olmazlar.

    1-) İsmail bey bana gelerek doktorunun bağırsaklarının aşırı yağlandığını ve kolesterolunun yükseldiğini doktorunun et ve et mamülleri yememesini söylediğini söyledi. Ve bende mucizevi bir ilaç istedi. Bende ona mucize yok et, peynir, yumurta ve mamüllerini yemiyeceksin ve Gökçek İksiri kulanacaksın dedim. Bana et'ten vazgeçemem, atın ölümü arpadan olsun dedi. Ve İsmail bey 6 ay sonra 41 öldü ve geride 4 gözü yaşlı çocuk bıraktı.

    2-) Hakan beyle ne zaman konuşsam yemeden içmeden bahsediyor ve şurada piknik yapalım, şuranın kuzusu iyi buranın tavuğu iyi diyordu. Yani vatandaşla sağlıklı bir konuşma mümkün değildi. Oda bizim konuşmamızdan rahatsız oluyor ve siizn işinizde vatan, millet, sakarya diyordu. Ve bu tanıdık 44 yaşında kalp krizinden öldü ve geride üç çocuk bıraktı.

    3-) Selami beyle ne zaman sohbet etsek yaptığı seyahatlerden ve yediği yemeklerden, özeliklede etli yemeklerden bahsediyordu. Beyin kanaması geçirdi, beyin amaliyatından sonra 3 ay hastanede kaldı ve 1 yılda çalışamadı, şimdi halla sağlıklı sayılmaz ve arada bir yine istirahatte ayrılıyor.

    4-) Hasan abi boğazına pek düşkün bir insan oda hayvansal besinlerden, sucuk, salam ve peyniri çok seviyor. Kalp krizi geçirdi, baypas oldu. Aylarca hasatanede kaldı şimdide eski sağlığına kavuşmadığından arada bir işe gidiyor ve çoğunlukla istirahatte.

    5-) Mehmet Efendi 40 yaşında ve aktif spor yapan bir şahıstı ama kalp krizinden vefat etti, sebebi aşırı hayvansal besin. Allah rahmet etsin

    İçecekler: Beslenme deyince akla genelikle yiyecekler gelir oysa içeceklerde çok çok önemlidir, çünkü içecekler bütün sindirim sistemini altüst edebilir. Siyah çaydan uzun süre ve aşırı miktarda içilirse bağırsakları kurutur ve sindirimini bozar geniş bilgi için çaya bak. Kahvede aynı şekilde uzun süre ve aşırı miktarda içildiğinde başta gastrit olmak üzere birçok rahatsızlığa neden olabilir geniş bilgi için kahveye bak.

    Asitli içecekler (Cola, Fanta) ise kanın ve dokuları asit-baz dengesini bozarak asidoza sebep olur vede içerdikler asırı miktardakı şeker nedeniyle kemikleri erıtırve sindirimi zayıflatırla (Geniş bilgi için kola ve asidosa bak).Doktorlarin çoğu çok su içilmesini tavsiye ederler, oysa fazla su içilince böbrekler vücuttaki fazla sıvıyı atmak için böbrek hücrelerindeki (nefro, nephron) tübüler kanaları genişler ve idrarla birlikte aşır miktarda vitamin, mineral, glukoz ve protein gibi önemli maddelerde dışarı atılır.

    Azalan bu madderini yeniden temini için mide hücreleri (sensorlar, sensory) beyine açlık duygusunu uyarıcı sinyaller gönderir. Böylece kişi aşırı yemek yemeye başlar, aşırı yemek yiyen kişide sağlıklı sindirim olmadığından vücudunda aşırı miktarda cüruf (besi madderinin parçalanarak molekülere ayrılması sonucu ortaza çıkan artık maddeler) meydana gelir. Cürufun atılması kişide aşırı yorğunluk, dermansızlık ve bitkinliğe sebep olur. Yani çok içmek çok yemeğe ve çok yemekde çok uyumaya sebep olur, neticede kişide dermansızlık, halsizlik ve bitkinlik hasıl olur. Tabiki özelikle yaz aylarında hararete karşı fazla su içilmesi gerekir, günde 2-3 litre saf ve sade su gerekebilir. Asitli sularda zararlıdır, çünkü vücudun asit-baz denğesini bozar.

    Gökçek Diyet Kuralları kişinin zayıf, normal ve obez olamasına göre 3 çeşit diyet yöntemi vardır.
    1-) Kilolu olup zayıflamak isteyenlerin uyması gereken kurallar: Gökçek Diyet Kuralları 1
    2-) Kilosundan memun olup ta vücudnundaki curuf ve toksik maddeleri atmak isteyenlerin uyması gereken kurallar: Gökçek Diyet Kuralları2
    3-) Aşırı zayıf olanların dikkat etmesi gereken kurallar: Gökçek Diyet Kuralları3

    Gökçek Diyet Kuralları 1: Kilolu ve hastalıklı kişilerin dikkat etmesi gereken kurallar. Obez ve hastalıklı kişilerde genelikle mide ve bağırsak problemleri olur. Bağırsaklar besinlerdeki mineral, vitamin ve enzimleri değerlendiremediğinde kişi sürekli fazla yemek zorunda kalır ve kilo alır vede hastalıklar sürekli çoğalır azalmaz. Bu tür rahatsızlıklar'da Gökçek İksir ve Gökçek Tonik kullanmaları gerekir.
    1-) Peynir asla yenememeli, çünkü asidoza sebep olur. Asidozu nötürleştirmk için aşırı mineraller harcanır ve curuf oluşur ve vücudun zayıf noktasına depolanır. Her kişinin bünyesinde değşik noktalarında zayıf dokular vardır. Bu nedenle curuf kişiden kişiye değişik noktalarda yoğunlaşır ve bu curuf içine mikroplar yerleşerek toksik maddeler üretirler. Curuf nedeniyle kişide vitemin, minerla, enzim ve protein eksikliği oluşur ve bağışıklık sistemi zayıfladığından mikroplar azar, çünkü curuf içindeki mikroplara bağışıklık sistemi etki edemez.

    2-) Et ve et mamüleri de aisoza sebep olur, özeliklede et artıklarından yapılan ve aşırı kimyasal katkı maddeleri içeren sucuk, salamve sosis iyi değildir, diyet süresince hayvansal ürün yememek gerek. Diyet'ten sonrada sade ve temiz et haftada bir defa yenebilir.

    3-) Bakliyat, tahil ve özelikle un mamüleri (ekmek, makarna, mantı, pasta, çikolata vs) hemen hemen nişastadan oluşur, yani nişasta polisakkarid demektir. Poli sakkarid parçalandığında disakkarid ortaya çıkar ve disakkarid de parçalanınca Glikoz ortaya çıkar. Glikoz bildiğimiz şekerdir. Kandaki fazla şeker yağa dönüştürülerek depolanır. Yani ha et yemeşsiniz ha ekmek her ikiside yağalanmaya şişmanlığa sebep olur.Çok çiğnemek şartı ile doğal besinler (kepekli ekmek doğal pirinç) yenebilir.

    4-) Akşam altıdan sonra yenen yemek sindirilmez, midede ve bağırsaklarda uzun süre kalır mide ve bağırsaklar genişler,sarkar vede deforme olur.. Mide ve bağırsaklar çalışma temposunu bu saat'ten sonra minimum seviyeye indirir. Bu nedenle mecbur kalırsanız yoğurt veya meyve yiyebilirsiniz.

    5-) Salataya mutlaka zeytinyağı, sirke ve limonsuyu katımlalıdır ve meyveler yemekten önce yenmeli, böylece bağırsakların peristalik harelketi forma girer. Kabızlık, ishal ve hazımsızlık görülmez. Zeytin yağı katılmadan yenen salata kısa sürede mide ve bağırsakalarda kalır ve dışarı atılır, zeytin yağlı sakata uzun süre mide ve bağırsakalarda kalır ve kişiye doymuşluk hissi verir. Et ve peynir yiyenler bu nedenle kendilerini domyamış hissederler.

    6-) ÇOK ÇİĞNEMEK YARI SİNDİRMEKTİR, AZ ÇİĞNEMEK HASTALIKLARA DAVETİYE ÇIKARMAKTIR.Çok yavaş yemek yemeli böylece dilcik çevresin de bir kas oluşur ve besinler tam hazemdilmeden bu kas tarafından bırakılmaz, artı besinlere ağız tükrüğün'den yeterince Ptiyalin enzim ismi ile anılan enzim karışır ve buda besinlerdeki mineral ve vitaminlerin değerlendirilmesinde rol oynar.

    7-) Siyah çay ve kahve bağırsakları kurutur ve mideyi tahrişeder. Bu nedenle çok kolay gastrite yakalanma rizikosu ve bağırsaklar'da da kuruma nedeniyle pompa gibi çalışan vilüs kanaları foksiyonlarını yerine getiremez ve kişide vitamin, mineral ve enzim yetersizliği görülür.

    8-) Tatlılar özeliklede kola ve fanta gibi içeceklerde aşırı şeker bulunması nedeniyle bağırsaklar'da mantarlar azar. Mantarlar zehirli alkoller, zehirli gazlar ve biyojen aminler (örenğin histamin) üretir ve bu da allerji, kemik erimesi, deri hastalıkları sindirim rahatszılıkları, depresyon vs gibi hastalıklara sebep olurlar.

    9-) Yani bol sebze ve az meyve yerseniz hızlı zayıflarsınız, hızlı zayıflama sırasında deri, kas ve dokulardaki curuf atılmaz. Bu nedenle zayıflayan kişinin güzelği bozulur ve çirkinleşir. Tanıdğım bir bayan çok kısa sürede zayıflamıştı fakat çok çirkinleşmişti derileri, kasları sarkmış güzü buruşmuştu. Ben arkadaşın hanımını böyle görünce adeta hayalet görmüş gibi oldum. Bir Alman bayan ise yine hızlı zayıflamış kol-, baldır ve karın kasları aşırı sarkmıştı, sarkık kısmları amaliyatla aldılar, fakat yinede çirkinleşmesini önleyemediler. Yağlar erirken aynı zamanda curufun da erimesi için Gökçek İksir kulanmak şarttır, yoksa zayıflayacağım diye çirkinleşebilirsiniz. Bu nendele zayıflarken yağlar erir ve curfu erimezse kişide çirkinleşme olur. Gökçek İKSİRİ ile hem vücudunuzun dirençi düşmez, hemde zayıflarken çirkinleşme ve sarkma gibi problemler olmaz, çünkü vücudumuzun çöpcüsü olan lenf sistemini çalıştırır. Çöpcü çöpü toplarsa vücut'ta curuf problemi olmaz. Diyetten sonra yine eski beslenme tarzına dönülmemeli, diyet iki günlük iş değildir, hayat boyu dikkat edilmesiz gereken bir yaşam kuralıdır.

    Gökçek Diyet Kuralları 2:
    Kilosun'dan memun olupta vücudun'daki curuf ve toksik maddeler'den arınamk isteyenler için uygun bir yöntemdir, bunun için Gökçek İksir artı Gökçek Kan çayı uygun olur.
    1-) Sade temiz et haftada 1-2 defa yenebilir. Sucuk,salam ve sosis et artıkları ve kimyasal katkı maddeleri içerdiğinden iyi değildir.
    2-) Peynir asla yemememlidir çünkü asitlenemeye sebep olur ve asit iltihapları azdırır.
    3-) Siyah çay ve kahve bağırsakları kurutur, ileride mineral, vitamin ve enzim yetersizliği demektir.
    4-) Aşırı tatlı yemek ve özeliklede kola, fanta gibi aşırı şekerli içecekler bağırsak mantarlarını azdırır ve kemik erimesine sebep olur.

    Gökçek Diyet Kuralları 3:
    Aşırı zayıflık nedneniyle halsiz dermansız ve halsiz olanların genelikle mide ve bağırsak problemleri vardır, bunuda Gökçek İksiri artı Gökçek İştah çayı ile tedavi etmek mümkündür.
    1-) Asla peynir yenmemeli asidoza sebep olur.
    2-) Sade ve temiz et yene bilir, sucuk, salam ve sosis iyi değildir.
    3-) Siyah çay, kahve bağırskaları kurutur iyi değildir.
    4-) Aşırı tatlı yiyecekler ve kola fanta gibi içecekler bağırsak mantarını azdırı ve kemik erimesine sebep olur.

    Gökçek Diyet: DS, SL, MY, AK ve KK gibi şifalı bitkilerden oluşur. Gökçek Diyet curuf çözücü ve bağışıklı sistemini güçlendiricidir. Bu dört bitki DS, SL, MY, AK ve KK antiviral (virüsleri öldürücü, yokedici), antibakteril (bakterileri öldürücü) ve antimikotik (mantarları öldürücü, yokedici) özeliklere sahip bir şifalı bitkilerdir. Bu şifalı bitkilerin ortak özeliği kolesterol, lipid ve trigliserid gibi yağları eritici vücudu temizleyici ve zayıflatıcı özeliklere sahiptir. Gökçek Diyet diğer diyet ürünlerinden farklı olarak doğal ve yanetkisi yoktur. Kişi uzun süre alabilir, herhangi bir problem olmaz. Gökçek Diyetinin bir çok özeliği Gökçek İksire benzer, farkı zayıflatıcı olmasıdır.

    Gökçek Diyet: Bizim diyet şeklimiz diğerlerinden farklıdır. Gökçek Diyete Peynir asla yenmemelidir, çünkü asitlenmeye sebep olur. Asidoz nedeniylede vücuttaki mineraller asidi nötürleştirmek için kulanıldığından kişide mineral yetersizliği görülür. Tabiiki mireralyetersizliği kişde bir çok problemin ortaya çıkmasına sebep olur. Ve bunların başında asidi nötürleştirmek için harcanana oksijen kişide dermansızlık, halsizlik ve yorğunluğa sebep olur. Aşırı kalsiyum harcandığından kemik erimesine sebep olur. Bu nedenle peynir asla yenmemelidir. Et ve et mamüleride peynir kadar olmasada asidoza sebep olur bu nedenle haftada en çok 2 defa et ve et mamülü yenmelidir. (Hastaların 5-6 ay et ve et mamüleri yememeleri gerekir, vücuttaki asidin atılabililmesi için)

    Aşırı Kilolar: Sevil hanım hamilelikten önce 55 kg geliyordu. Doğumdan sonra 85 kg'a çıkmıştı. Bir çok diyet metodu denemesine rağmen bir netice elde edememişti. Bana yardımcı olup olmıyacağımı sordu. Bende ona Gökçek Diyetle birlikte beslenmesinide değiştirirse başarılı olabileceğini söyledim. Akşamları saat 18'den sonra et, peynir, yumurta, ekmek, tatlı, bakliyatgiler ve hamurlu yiyecekler yememesini ve bu saat'ten sonra sebze, meyve veya yoğurt yemesini ve günde 3 defa 30 ml Gökçek Diyet almasını söyledim. Sevil hanım Gökçek Diyet ve Gökçek Kan çayı artı doğru beslenme ile 3 ay sonra 30 kg vererek eski kilosuna yeniden kavuştu. Doğru beslenemek şartı ile kısa sürede zayıflamak mümkündür ve aynı kiloda kalmak içinde doğu beslenemye devam etmek gerek. Diyetle bir kaç ayda zayıflarsınız, fakat beslenmenizi değiştirmezseniz yeniden kilo alabilirsiniz.

    Yiyecekler: Imami Buhari:
    1-) "Sofradan ekmek eksik etmemek gerekir" buyurmuştur ve Peygamber efendimizde elenmiş undan yapılan ekmeği yememiştir. Kepekli undan yapılan ekmek ise B1, B2, B3, E-Vitaminleri ve ß-Karotin (Provitamin A) vitaminleri ile, bakır, mangen, magnesiyum, fosfat, demir ve çinko içerir. Lifli besineler (kepekli un, keten, yulaf ezmesi (yulafa bak), meyve ve sebze) safra asidini kendine bağlar ve böylece safra dışkı ile dışarı atılır. Eksilen safrayı karşılamak için kandaki kolesterol karaciğere taşınır ve safra asidi yapımında kulanılır. Böylece kanadaki kolesterol azalır. Lifli besinler kalın bağırsakalrda bakteriler tarafından küçük zincirli yağasitlerine bölünür. Bu küçük zincirli yağasitleri (asetat, propionat ve butirat) kolesterolun oluşmasını önle. Buda kolesterolun kandaki seviyesini düşürürür. Kandaki yağın azalması ve sertliğin önlenmesi ile hücrelere gerekli olan besleyici maddeler taşınır ve böylece kişinin enerjisi artar ve sağlığına kavuşur. Oysa günümüzde beyaz undan yapılan ekmek ve makarnada ne vitaminler nede minaraller mevcuttur. O halde Türkler avitaminoz (vitaminyetersizligi) ve mineralyetersizligi ve proteinyetersizligi çeken bir milletir (geniş bilgi buğdaya bak). Almanyada 272 çeşit ekmektürü üretilmektedir ve bunun büyük çoğulğunuda kepekli ekmekler oluşturur. O halde kepekliun mamuleri özeliklede kepekli ekmek yemek şartır.

    Hz. Ali:
    2-) "Kim 40 gün et yemez ise ahlakı kötüleşir (huysuz olur), kim de hiç ara vermeden 40 gün et yerse kalbi kararır" buyurmuştur. Neden derseniz kolesterolu hayvansal besinlerden alırız. Birçok hormonun anamaddesini kolesterol oluşturur ve bu kolesterolün azalması kişide hormon denğelerinin bozulmasına neden olur vede aşırı et yiyincede kişide dermansızlık, halsizlik, yağlanma, damartsertliği vb. rahatsizliklara ortaya çıkar. (genis bilgi için Hastalıklarda Bağırsakflorasına bak)

    ABD'li A.Flecher 1890'da yakalandığı hastalıkları tibbi ilaclarla vede tıbbı tedavilerle iyileşemez, ve tekerlekli sandelyeye mahkum olur, ailesi onu terkeder, işinden olur. Bir tanıdığı yavas ye, her lokmayi 50 defa çiğne o zaman zaten fazla yiyemesin ve erken doyarsın, yediklerini hazmedersin der. Oda bunu tatbik eder. A. Flecher 6 ay sonra tekerlekli sandelyeden kurtulur, bir yil sonrada işine geri döner ve ailesi ile barışarak yeniden evlenir. Hertülü hastalığın sebebi hızlı yemek, çok yemek vede aşırı hayvansal besin tüketmektir. Bunlar Bağırsakflorasını bozar.

    Bozulan dengeler nedeniyle faydalı bakteriler azalır, zararlı bakteriler, tehlikeli mantarlar ve viruslar devreye girer ve beklenmedik hastalıklar ortaya çıkar. (Geniş bilgi için Hastalıklarda Bağırsakflorasına ve Mantarlara bak). Hayvansalbesinlerin, özeliklede et ve et manüllerinin haftada en fazla iki defa tüketilmesi gerekir. Oysa Türk mutfağında etsiz yemek bulmak adeta imkansızdır. Antalyaya izine gittiğimde etsiz yemek sorunca, garsonlar şöyle garipca bakıyorlar. Oysa hem avrupada hemde asyada etsiz yemek gayet normaldir. Yemek ve kahvaltıdan önce iki bardak su içmekte kişide erken doymuşluk hisis uyandırır ve aşırı yemek yemesini önler.

    Cafer es-Sadik (RH):
    3-) "Kim malının ve evladının çok olmasını isterse , sebze yemeye devam etsin" der. Neden çünkü sebzeler; vıtaminler, mineraller vede liflimaddeler içerir. Liflimaddeler selüloz türü maddeler olup bunlar; bir bağırsaklardaki faydalı bakterilerin besinidir, iki liflibesinler bağırsak perstaliğini (motorik hareketler) harakete geçirir ve böylece bağırsak içeriğinin bağırsaklardaki transit süreci hızlanır ve kişi zamaninda defi hacetini yapar. Zamanında yapılmayan defi hacet bağırsaklarda kokuşmaya sebep olur. Buda bağırsaklardaki patojen ( hastalık yapıc&#305 bakterlerin ve mantarların azması demektir. Bu nedenle bağırsakları çalıştıran sebzeler beslenme için çok önemlidir.

    4-) Peygamberimiz "Ey Ali yemeğine tuzla başla çünkü içinde cüzzam, frengi, karınağrısı, ruhsal ve sinirsel hastalıklarından bulunduğu 70 hastalığı iyileştirir" buyurmuştur. Neden çünkü tuz kimyasal olarak Soydumklorid adı ile anılan tuzu alınca ortaya (2 NaCl+H2O+2NaOH+HCl+1/2Cl2) çok sert bir asit, çok sert bir bazik madde ve klor gazı ortaya çıkar.

    a-) Mideasidi de tuzasidi (tuz ruhu, HCl) olup, buda Mideasidinin kalitesini artırır.
    b-) Sodyum özeliklede böbrekler için çok hayati öneme sahiptir.
    c-) Klor gazi ise eskiden Ankaranın suyu sürekli klorlanırdı, çünkü klor zararli bakterileri yokeder.
    d-) Tuzsuyu çeker derler doğrudur. Beynin çalışmasında bu tuza çok bağlıdır.
    e-) Tuzun tansiyonu yükseltiğine dair söylentiler ise Bonn universitesi tarafindan yapılan bir araştırmalarla yalanlanmıştır.

    Tansiyonun asıl sebebi aşırı hayvansal besinler ve hamurlu yiyecekler, özeliklede beyaz un mamuleri, et, peynir ve yumurtayı sayabiliriz. Beyaz un vitamin ve mineral içermez ve bağırsaklarda disakkaride dönüştürülen nişasta kanda glikoza (glükoza) dönüştürülür ve şayet enerjiye dönüşmüyecek kadar çoksa yağa dönüştürülerek depolanır. Bu nedenle hamurlu besinlerde et gibi şişmalığa sebep olur. Tuz ile ilgili geniş bilgi için Tuz Masalına bak.

    Şişman kişiler uyuynca rahat uyuyamaz çünkü organları sıkışır özeliklede böbrekler, akçiğerler,mesane ve sindirim organları sıkışır. Böylece akşamları çok yemek yiyincede, horlama, ağızdan su akması, kötü rüyalar görerek rahatsız olma ve dinlenmeden tekrar uyanma gibi durumlar ortaya çıkar. Bundan yıllar önce ev doktoruna gittim ve kanımdaki HOMOCYSTEIN oranın tesbitedilmesini ricaettim. Doktor böyle birşeyden haberinin olmadığını ve ilk defa duyduğunu söyledi ve yanında çalışan hemşirelere sordu onlarda bizde bilmiyoruz dediler. Sizde merak edip sorarsanız zannederim aynı şekilde tuaf karşılanırsınz.

    Günümüzde beslenme ve sağlıklı yaşamada gayri müslimer sanki sünete uyuyorlarmışda müslüman olduğunu iddia eden bizlerse gayri müslimler gibi yaşıyoruz. Kilolu papazı çok zor görürsünüz, ama TV?lerdeki mevlit kandilerine bir bakın buradaki hocalar ve mevlithanlar sanki sumo güreşcisi gibiler, bunların ayet ve hadisten haberdar olmadıklarına inanmak isterdim. Avrupadaki Türkler için gelen dinadamalarının dinadına yaptıkları pek birşey yok, varsa yoksa yemek, içmek ve gezmek, sanki buraya tatile gelmişler. Bir Hocalar Papazların günlük çalışmasının % 10'nu bile yapmıyorlar. Sonrada yeni yetişen nesil Almanlaşıyor, Fransızlaşıyor, İngilizleşiyor vs, diye edişeleniyoruz. Peygamber efendimiz ?Allahin en nefret ettiği kişiler; çok uyuyan, çok yiyen ve çok içen kimselerdir? buyurmuştur. Bunuda en çok hacı, hoca diye anılan insanlarda görmekteyiz. Gerçek dinadamıda var mı? Evet var ama sadece % 1 belki.

    Sağlıklı kalabilmenin ve sağlıklı yaşayabilmenin en önemli faktörü kılcal kandolaşımıdır, çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim vb., besleyici maddenin hücrelere ulaşması vede mikroplarla mücadele eden maktofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır. Gökçek Iksiri ile tedavi olmak mümkündür. Fakat doğru beslenmek şarttır.

    Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur. Siyah çay ve kahve içilmemeli, çünkü mide ve bağırsakları tahrişeder. Böylece vitaminler, mineraller, aminoasitler, vs..., yeterince alınamaz (absorbe) ve rahatsızlıklar ortaya çıkar. Et ve et mamülerine 5-6 ay aravermek gerekir, çünkü asidoza sebep olur, buda birçok hastalığın ana kaynağıdır. Gökçek İksiri vücudu curuflar'dan arıtır ve bağışıklık sistemini güçlendirir.

    Alıntı:
    Açıklama: Hayvansal besinler damarların iç yüzeyinde (mukazasında) plaklar olşmasına (yağlanmasına) neden olur. Damarların yağlanarak sertleşmesi yüksek tansiyona sebep olur. Damarlar yaşalandıkca beyin, kalp, penis ve vajinaya yeterince kan gitmemesi demektir. Buda felç, kalpkrizi, rekeklerde iktidarsızlık ve kadınlarda cinsel isteksizliğe sebep olur. Hayvansal besinleri azaltmak, hatta peyniri asla yememek gerekir. (Alternatif-Tıp Blog Archive Et Peynir Şeker ) Gökçek İksiri ile tıkanan damarlar açılır ve kişide beyin kanaması, kalpkrizi, erkeklerde iktidarsızlık ve kadınlarda cinsel isteksizlik rizikoları ortadan kalkar.

    Diğer Diyetler:

    Kahve Diyeti: Dünyada en uçuk ve aptalca bir görüş kahve ile diyet yapılması ve kahvenin sağlığa çok faydalı olduğunu anlatan büyük tv programaları ve reklamalarda ne kadar yalan varsa sayıyorlar. Kahvenin demir, magnesyum ve kalsiyum mineralleri ile B1-Vitamini (Thyamin) yetmezliğine sebep oldugu tesbitedilmiştir. Bilindiği gibi bu minerallerle B1-Vitamini yetersizliği çok farklı ve çesitli hastalıklara sebep olur ve bunlarin başında kemikerimesi, kaskrampları, derihastalıkları, dermansızlık, kansızlık ve immunzafiyeti en önemlileridir. Ham kahvede bulunan Küfmanatarı (ochra toxin A), Kahve kurutuluriken tamamen yok edilmediğinde bağırsaklara yerleşerek zehir (Aflotoksin) üretir buda başta böbrek kanserine, gözbebeği bozukluklarına sebep olur. Alternatif-Tıp Blog Archive Zehirleniyoruz

    Fast-Food Diyeti: Evet bazı diyetisyenler fast food diyeti diye diyet türü tavsiyeediyor. AB ve ABD ülklerinde neden bu kadar şişman insan var, bunu açıklıyacak biri var mı? Evet buradaki insanaların zamanları olmadığından veya alışkanlık nedeniyle aşırı fast foodla beslenirler. Hamburger ve Chesburger gibi yiyecekler sağlıklı değildir, çünkü beyaz undan yapılan sandeviçlerde en önemli viteminleri içermez, kişide zamanla vitaminsizlik (avitaminoz) görülür. Buda birçok hastalığa davetiye çıkarır. Şifalı Bitkiler, Doğal Tedavi, Alternatif Tıp, Bitkisel Tedavi, Herbalist, Hastalıklar - vBulletin

    Kola Diyeti: Bazı bazı diyetisyenlerde diet kola tavsiye ediyor, peki diet kolanın içde şeker yerine ne var aspartam, sakkarin vs. Tatlandırıcılar var. Bu tatlandırıcıların kişide beyin uruna sebep olduğu ABD?de yapılan araştırmalarla tesbit edilmiştir. Geniş bilgi için Alternatif-Tıp Blog Archive Zehirleniyoruz bakabilirsiniz. Kola fazalalınırsa Ellerterlemesi, keyifsizlik, başağrısı, kalpçarpıntısı, korku, depresyon, yorğunluk ve konsantrasyon zafiyetine sebep olabilir.

    Et-Peynir Diyeti: Bazı diyetisyenlerde nedense sürekli şu kadar et ve şu kadar peynir yenmeli diyorlar. Et, peynir ve mamüllerinin kanda aitlenmeye neden olduğu bu asidi nötürleştirmek içinse aşırı oksijen ve kalsiyum harcanmasına sebep olduğu tesbit edilmiştir. Oksijen yetersizliği halsizlik, dermansızlık ve immün ssiteminde (bağışıklık sistemi) zafiyete neden olur. İmmün zafiyeti ise birçok hastalığa davetiye çıkarır. Bu nedenle beli bir yaştan sonra bu 35 olabilir çok az et ve et mamülleri tüketilmeli ve asla peynir yenmemelidir.Alternatif-Tıp Blog Archive Et Peynir Şeker

    Çay Diyeti: Bazı diyetisyenlerde sağolsunlar yeşil veya siyah çay içilmasinden bahsetmektedirler. Peki siyah çayın ne kadar tanin içerdiğini biliyorlar mı? Siyah çay Türk usulü içilirse bağırsakları kurutur ve böylece bağırsak florası bozulur vede kişide zamanla avitaminoz ve mineral yetersizliği ortaya çıkar. Geniş bilgi için Şifalı Bitkiler, Doğal Tedavi, Alternatif Tıp, Bitkisel Tedavi, Herbalist, Hastalıklar - vBulletin Siyah çay demir, magnesyum ve kalsiyum mineralleri ile B1-Vitamini (Thyamin) yetmezliğine sebep oldugu tesbitedilmiştir. Bilindiği gibi bu minerallerle B1-Vitamini yetersizliği çok farklı ve çesitli hastalıklara sebep olur ve bunlarin başında kemikerimesi, kaskrampları, derihastalıkları, dermansızlık, kansızlık ve immunzafiyeti en önemlileridir.

    Atkis Diyet: Bu görüş bir rüya gibi bir görüş. İstediğin kadar yağlı, tatlı, et, peynir ve yumurta ye diyor. Evet Atkis her şeyi istediğiniz kadar yiyin diyor. Ve karbonhidratlı besinlerden kaçının diyor, yani pirinç, patates ve ekmek yemeyin diyor. ABD?li bu diyetisyen Dr. Robert Atkis?e ait olan bu görüş nedeniyle ABD?de milyonlarca insan yanlış beslenmiş ve yağlanma nedeniylede ölmüşlerdir. Bu diyetisyende aynı kendi buluşunun kurbanı olmuş aşırı yağlanmadan ölmüştür. Bu adamın kitabı 1970 li yıllarda ABD?de milyonlarca satmıştır. Aktis diyetinde peynir, yumurta, et ve et mamülerinin bolbol yenmesini ekmek asla yenmemesini söylüyor.

    Brigitte-Diyet: Brigite kadın dergisi tarafından ortaya atılan görüş buna göre kişi günde 1000-1500 kilokalorilik besin almalıdır. Bunlar bu derği etrafında ve internette bu konular ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. Somon balığı, patates, zeytin, müsli gibi yiyecekelr ve tarçın, ananas gibi içecekler tavsiye edilmektedir. Yani kendi üretikleri ürünleri pazarlama gibi bir yöntem ve sistem. Tabii bu gruba dahil olanlar genelikle diyet nedeniyle doymadıklarını beyan etmektedirler. Burada genelikle hazır ürünler olduğundan tabii konserve içermektedir vede ileride birçok problem demektir.

    Crashdiyet (Sert Diyet) : Crasdiyetle hemen hedefe gidileceği görüşü vardır. Bu görüşe göre diye 3 gün ila 3 hafta arsında istenilen kiloya ulaşılacağı ileri sürülmektedir. Bu metotla aç kalınarak kısa sürede kilo verilebilir, ama bu verilen kilo genelikle sıvı olduğundan kişi daha hızlı kilo alır ve jojo-effekt (katlanarak geri dönüş ) oluşur. Ani olarak yeme ve içmeyi azaltma nedeniyle kişide açlık duygusu önlenemez. Vede diyeti bırakır bırakmaz hemen aşırı yeme içmeye başlıyarak eski kilosuna ulaşır ve hatta eski kilosunu bile aşabilir.

    Farklı Diyet: Farklı Diyet aslında bir diyet türü değildir, aksine beslenme şeklini değiştirmedir. Bu Farklı-Diyete göre örneğin bir yemek vaktinde sadece proteinli yiyecekler belirlerni ve sadece proteinli yiyecekler yenir. Bir sonraki yemekte ise sadece karbonhidratlı besinler yenir vede sonraki yemek vaktinde yağlı besinler tercih edilir. Bu görüşü ortaya atanlar. Kişi karbonhidratlı besinler aldığında sindirim organları ona göre sindirim salğısı salğılamakta, proteinlı besin aldığında ona göre ve yağlı besin aldığında ona göre sindirim salğısı salğılamktadır. Ve yemeğin türüne göre asitli veya bazik sindirim salğısı salıdığı görüşürdür. Farklı Diyetin en önmli unsuru protein, yağ ve karbonhidratılı besinleri kesin olarak ayrı zamanlarda yemektir. Fakat tabii proteinlı, yağlı veya karbonhidratlı besinleri birbirinden ayrımak öyle kolay bir iş değidir. Bu diyet ABD?li Dr. Hay tarafından geliştirlmiştir.

    Glyx-Diyet: Bir kaç yıldır Glyx Diyet denemeleri başlamış ve önemli sonuçlar elde edilmiştir. Glyx Glykaemiş Indexin kısaltılmış şeklidir. Bu diyet şekli ile pankreasın çalışması sağlanır. Bu metota oldukca az hayvansal besin alınmakta ve daha çok karbonhidrat almaları gerekmektedir. Glyx Diyette genelikle sebze, meyve, balık ve süt mamüleri ağrılıklıdır. Glyx Diyet yapanların yoğun bir spor yapamasıda tavsiyeedilmektedir. Bu diyetde genelikle hüsranla bitmaktedir, çünkü kişide doymyuşluk hissi olumamktadır. Ve kişi diyeti bırkınca eski kilolarını yeniden almaktadır.

    Güney Sahil Diyeti: Bu diye Atkins diyetine çok benzer ve yağ-protein ağılrlıklıdır, fakat Atkins gibi sert olmayıp karbonhidratlı besinlerede azda olsa müsade etmektedir. Floridada yaşıyan kardiyoloji doktoru Arthur Agatston tarafından geliştirilmiştir. Bu diyet 3 aşamalıdır. 1. Devre 2 hafta sürerer ve bu süre içinde ekmek, makarna, meyve yasaktır. Yağsız et, sebze, yumurta, peynir ve ceviz tavsiye edimktedir. 2. Devre bu devrede kepekli un mamüleri tüketilebilir. Ve istenilen kiloya ulaşınca çok az olmak şartı ile sebze ve meyve yenebilir. Bu diyette fast food kesinlikle yasaktır.

    Karbonhidrat ağırlıklı diyet: Karbonhitralı diyetlerde bazı uzmanlar muz ağırlıklı beslenmden bahsederken bazıları, hayır çok mahzurlu en iyisi turuncugiller demektedir. Bu nednele bu diyette kesin bir görüşbitliği yoktur. Bazı uzmanlar Ekmek-Diyeti, bazıları Meyve-Diyeti, bazıları, Patates-Diyeti, bazıları Pirinç-Diyeti tavsiye etmektedirler. Fakat hepsininde ortak görüşü karbonhidrat ağırlıklı beslenmeyi tavsiye etmektedirler vede yağ ve proteinlı besinlerden uzak durulmasını veya çok az alınmasını tavsiye etmektedirler. Araştırmacılar hareketli insanlar karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin faydalı olacağı yönündedir.

    Low-Fat Diyet (Az Yağlı Diyet): Bu diyetin özeliği az yağlı ve çok karbonhidratlı beslenmedir. Low-Fat de etin yağsız olması süt ürünlerinin yağsız olması aranır. Ve mümkün oldukca az et ve süt ürünleri alınması ve bol sebze ve meyveli beslenme esasına dayanır. Bu diyette kişi herşeyi yiyebilir, fakat hayvansal besinlerden mümkün oldukca az yemektir. Bu görüşe göre besinlerimizin % 50-60?ını yağlı besinler oluşturuyor. Bu nedenle aşırı hareket edip bu enejiyi harçamak gerekir. Oysa günümüz insanı genelikle masabaşında büroda oturduğundan az enerji harcamaktadır. Fazla enerji harcamadığı halde fazla hayvamsal besin almakta buda depolanmaktadır. Bu nedenle vücutta depolanmayan sebze ve meyve ağırlıklı besinler alınmalıdır. Bu diyette günlük alınacak yağ oranı 60-70 gramı geçmemelidir.

    Protein Diyeti: Bu diyet 1920?li yıllarda ABD?li artistler tarafından başlatıldığından ???Hollywood-Diyet?? diyede anılır. Kabuklu deniz ürünleri, fıstık ve yumurta gibi yiyecekler nedeniyle böbrekler faliyetini artırır ve aşırı su dışarı atılır. Bu nedenle kişi kiloverdiğini zanneder. Tabii buna uzun süre devam edilirse çok tehlikeli olacağı beslenme uzmanları ve doktorlar tarafından beyan edilmiştir. Özeliklede hamilelikte, amaliyatta, ateşli hastalıklarda vede yanıklarda kulanılmamalıdır.

    Yağ Diyeti: Bu görüşe göre istediğiniz kadar et yiyin diyor, bu görüşe Atkis veya Sout-Beach-Diyet denir. İstediğiniz kadar kalori alın diyor. Önce gerçekten sadece etle beslenen kişilerde zayıflama olmaktadır, fakat avitaminoz ve mineral yetersizliğine sebep olur. Kişide ağız kokusu, kandolaşımı anormalikleri, oluşur. Beyine ve sinir sistemi yeterince besleyici madde alamadığından beyinde ve sinir ssiteminde problemler çıkar.

    Weight-Watchers-Diyeti: Bu diyet programıda ABD?li bilim adamları tarafından geliştirilmiştir. Weight-Watchers Diyeti yapanlar kendi aralarında toplanırlar ve diyet üzerine sohbetler yaparlar. Bu toplantılar ücretlidir ve toplantıya katılanlar yaşadıkları tecrübeleri anlatırlar. Bu diyet hakkında internetten bilgi almak mümkündür ve cd ve kitaplarını temin etmek mümkündür. İlk ziyarette obez olan kişinin kliosu, ne zamndan beri şişman olduğu vb konularda hasta hakkında bilgiler kaydedilir. Bu sistemde her besini bir puan cetveli vardır. Bazı besinlerin puanı sıfırdır, yani ondan istediği kadar yiyebilir. Artı aynı zamanda gülük spor bu diyette gereklidir. Bu diyetle zayıflamak zamana yayılmıştır.
    .................................................. ..................................
    Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

    Yorum yap


    • #3


      Asidoz:Bir çözeltide varlığı ile bir asit veya bir alkalinin eklenmesinden oluşan pH değişmelerini azaltan kimyevi maddelere tampon adı verilir. Vücudun kimyevi tamponları içinde 4 ana tampon sisteminden söz edilebilir: Eritrosit-Hemoglobin tampon sistemi, protein tampon sistemi, fosfat tampon sistemi ve bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi. İnsan bünyesinde, kanın pH'sı bir ömür boyu belirli bir denğede tutulmakta olup ortalama pH:7,4'dır. İnsan ömrü boyunca, yaz ve kış, gece ve gündüz demeden kanın pH'sı sabit tutulmaya çalışılmaktadır. pH'da çok az bir oynamanın (asit veya baz (alkali) 02 oranında dahi kayma olunca hayati tehlike olur. Yani pH'sı 7,35'in altı veya 7,45'in üstü olursa hayati tehlike olur. pH'nın korunmasında vücudun tampon sistemleri ve bu arada akciğer ve böbreğin büyük rolü vardır. Akciğer ve böbreklerde asit iyonların dışarı atılır. Bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi tampon sistemler içinde adından en fazla bahsedilen bir sistemdir. Bikarbonat-karbonik asit sistemi, zayıf bir asit ve bunun kuvvetli bir bazla meydana getirdiği tuzun karışımından ibaret bir sistem olup, diğer bütün tampon sistemlerin tabi olduğu kanunlar uyarınca çalışır.

      Vücudumuzda 100 trilyon hücredeki metabolik değişimler yani hücrede enerji oluşumu sırasında karbonikasit (H2CO3) çıkar ve ayrıca bazı besinler (et, peynir ve mamüleri) ve içecekler (siyah çay, kahve ve kola) vücudun asit oranını aşırı yükselir. Eritrosit-Hemoglobin tampon sistemi ve sodyumbikarbonat (NaHCO3) karbonikasidi tampon sistemi ile vücudun aist-baz denğesi korunur. Karbonikasit ve laktikasit (sütasidi) su ve karbondiokside dönüşür ve buda böbrekler ve akciğer tarafından dışarı atılır. Dışarı atılamayan asitler mineraller tarafından tuza (asidik tuzlar, bazik tuzlar veya halojenik tuzlar, yemek tuzu değil) dönüştürülür, sonra bağdokularına CURUF şekline yerleşir (depolanır) ileride atılmak için. Bu sürekli depolama hücre ve dokuların beslenmesini engeller. HCO3 + X (metal, ametal helogen, örneğin sodyum, klor, flor, kalsiyum, magnesiyum vb.)------>HCO2X oluşur. Ve bu CURUFTUR ve bu curufa ileride bakteri virüs ve mantarlar yerlaşerek zehirli gazlar, zehirli alkoller ve hormona benzer biyojen aminler üretirler. Vede sayısız hastalıkların merkezi oluşur.

      Kanda ve hücreler arası sıvıda karbonik asit, asetik asit, fosforik asit, sülfirik asit ve sütasidi (laktik asit) yoğunlaşması kalp kaslarına zarar verir ve kalp krizi ortaya çıkar. Ayrıca beyin kanaması, kandolaşımı anormalikleri ve müzmin iyileşmeyen yaralar görülür. Hemoglobin ve sodyumbikarbonat asidin bir kısmını tampon sistemi ile baza çevirir ve asitlenmeyi önler. Tabii vücutta yeterince mineral varsa, yoksa depoluyarak CURUF oluşturur. Bu nedenle derin nesfes alınca daha çok karbondioksit dışarı atılır ve buda vücuttaki asidin azalması demektir. Mide tarafından tuz ve karbonikasidin sodyumbikarbonat ve tuzasidine çevrilmesi ile ortaya çıkar. ( NaCl + H2CO3 ----> NaCO3 + HCl ) Mide derisi bir kaç tabakadan oluşur iç tabakalar bu görevi görür. Tuz asidi midenin içine verilirken sodyumbikarbonat Pankreasa gönderilir.

      Kanın pH-Değeri 7,4?dır, yani hafifi bazik olup bu değer 7,35-7,45 arasında hafif değişebilir. Vücüdumuzdaki bir çok metabolizma hareketleri sonucu (proteinler parçalanınca fosforik asit, sülfirik asit, yağlar ve karbonhidratlar parçalanınca asetik asit va karbonik asit oluşur.) asit oranı yükselir ve bunun beli bir zaman sonra yeniden normal seviyeye gelmesi gerekir. Bazik olan minereallerle (potasyum, sodyum, kalsiyum, magnesyum) gibi) kanın asit-baz denğesini sağlamada önemli rol oynar. Bilindiği gibi tuzun yapısı sodyum ve klorid isimli iki elementten oluşur. Şayet kişi aşırı et, peynir ve mamülleri, tatlılar yer ve siyah çay, sigara ve alhol içerse kandaki pH-değerinin asitlesmesine sebep olur, çünkü bu besinler asitleşmeye neden olurlar.

      Bağırsaklarda pH-Değeri 5-7 arası olması gerkir, yani hafif asidik bir ortam olması gerekir. Bağısakflorasının en önemli faydalı bakterisi olan laktikasitbakterileri (sütasidibakterileri) ancak bu ortamda yaşayabilirler. Bagirsakflorasini oluşturan bakteriler lifli besinleri parcaliyarak yağasitlerine dönüştürürler, bu insan sağliği için cok önemlidir. Bağirsakforasi ayni zamanda B12 ve K2-Vitamini gibi önemli vitaminleride yaparlar. Bu ne demek, bu kişi şayet lifli besinler (sebzeler, meyveler ve kepekli un mamüleri) yemezse avitaminoza (vitaminyetersizliği) ortaya cikar.

      Bağırsakalrdaki zehirli gaz dışarı atılmazsa sindirim salğılarına karışır ve zehirlenmeye neden olur.

      Kalp kaslarının pH'sı 6,9 yani çok hafif asitli ortamdadır, fakat 6,5'in altına düşerse kalp krizi olur.

      Asitleri lenf bezi asidik tuz çevirirken şişer.

      Asidoz nedeniyle mantarlar özeliklede bağırsak mantarları çoğalır.

      Asidozla birlikte amoniak, aflotoksin ve aldehidler çoğalır ve bunlaer başta karaçiğer ve beyine zarar verirler.

      Asidoz nedeniyle küçük kandolaşımı anormalikleri ortaya çıkar ve basur oluşur.

      Tatlı besinler metabolik değişimler sonucu aside dönüşür. Bu asidi atmaya çalışır aramazsa curufa dönüştürerek depolar.

      Fazla yağlar (et ve peynir) asetikaside buda asetik tuzuna dönüşür. Bu nedenle Et mamülerindeki protein ürük aside dönüşür, buda ürikasit tuzuna dönüşerek curuf şeklinde depolanır.

      Asitler asidik tuza dönüşürken aşırı oranda sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi mineraller harçanır. Asitleri nötürleştirmekte veya hücre yapımında kulanılması gereken mineraller azalır.

      Hücre asitlenmesi ve curuflanması nedeniyle hücreler sertleşir. Örneğin Eritrozitler sertleşince oksijeni ve besleyici maddeleri hücrelere kadar taşıyamaz çünkü esnekliğini kaybeder.

      Asidoz nedeniyle nefes darlığı ortaya çıkar çünkü eritrozitler oksijen taşımakta ve ve kılcal damarları çemkete zorlanır.

      Asidozla birlikte kanda proteinde varsa kanın akışı yavaşlar çünkü koyulaşır.

      Curuf için harçanan mineraller saç, kemik ve kemikten alındığından, kemiklerin yoğunluğu azalır, tırnaklar kırılır ve saçlar dökülür.

      Curufun sertleşmesi deride şişli,klere yani selülite sebep olur.

      Asidoz nedeniyle iğne şekilinde asit kristalleri oluşur ve bu kristaller kıkırtakları tahripeder ve neticede disklerde beslenemez ve disk fıtığı görülür ve eklemler deforme olur.

      Asit kristalleri sinir hücrelerine batar ve sinirsel ağrılar görülür.

      Asitlenme kolesterolada sebep olur. Asit kandaki kalsiyumu kendine bağlar, kanda kalsiyum bulamazsa damarların iç duvarındaki kalsiyumu alır ve buradada bulamazsa kemiklerden kalsiyum alır. Alınan kalsiyum yerine kolesterol görev alır. Şayet sürekli azalan kalsiyum yerine kolesterol eklenirse damarlar sertleşir. Bu sertleşen damarlar mesela tansiyonun yükselmesi ile birlikte damarın iç duvarında çentikler (küçük yırtılmalar) görülür. Bu yırtıklarda kolesterolla yamanır ve sürekli damarlar sertleşir. Kemiklerde bir miktar kalsiyumun eksilmesi büyük bir problem olmayabilir ama kanın çok hafif asitlenmesi ölüm demektir.

      Kemo terapi gören ağır hastalarda aşırı hücre ölümü görülür, hücre ölümleri kandaki ürikasidi artırır. Bu nedenle eksilen kalsiyumu açil olarak damardan takviyeetmek gerekir.

      Fosforasitli içecekler (limonata) kandaki ve kemikteki kalsiyumu dışlar ve onun yerine geçer. Böylece kemik erimesi görülür.

      Romatizma bir asidoz hastalığıdır. Et ve peynir yiyenlerde aşırı oranda ürikasit görülür. Bunu asidik tuza çevirmek için aşırı oranda X-Elementleri (sodyum, potasyum, kalsiyum, flor, klor, magnesiyum vb..) gerekir. Ürikasiti Ürikasit kristallerine dönüştürerek depolanır. Böbrekler beli miktarda ürükasiti dışarı atar. Şayet protein alımı devam ederse veya çürük diş varsa (buda sürekli protein parçalanmasına neden olur) böbrekler bu kristalleri dışarı atamazsa, ürikasit tuzuna çevirerek depolar ve bu kristallerde dokuya batarak ağrı verir.

      Midenin zayıflaması veya iltihaplanması nedeniyle kaliteli veya yeterince sodyumbikarbonat üretemez. Buda vücutta asitlenmeyi önleyen en önemli faktör olan sodyumbikarbon yetersizliğine vede neticede asidoza sebep olur. Asidoz sonucu: Kalp ve kandolaşımı rahatsızlıkları, kabızlık, romatizma, gut hastalığı, şeker, yağ hazımsızlığı, kanser ve diğer iltihaplı bir çok hastalık ortaya çıkar.

      Et-, peynir ve etmamüleri vücudumuzdaki H+ (hidrojen) ve C+ (karbon) iyonlarının yükselmesine neden olur. Bunu nötüleştirmek için O2- (oksijen) iyonları gerekir ve O2- iyonlari ile birlikte H2CO3 (karbonikasit) ortaya çıkar. Buda H2O (su) idraryoları ile CO2 (karbondioksit) nefesyolları ile dışarı atılır. Aşırı et-, peynir ve etmamülleri ise H2CO3?nin aşırı yükselmesine sebep, buda kanın asitlenmesi demekdir ve bu büyük tehlikedir. Asitlenmeyi durdurmak için küçük beyin akçiğere O2- alımını yavaşlatmayı emreder, O2-alımının yavaşlaması ile birlikte beslenemeyen hücreler nedeniyle kişi hemen yorulur. Uyumakla yorğunluk geçmez, bu nedenle en fazla haftada iki gun et yenmelidir ve asla peynir yenmemelidir.

      Pankreas zafiyeti: Bir diğer faktör ise bilindiği gibi mide asidi olup onu pankreasın salğıladığı sodyumhidrojenkarbonat?la nöturleştirir. Şayet pankreas zafiyeti söz konusu ise o zamanda kandaki asit ? baz dengesi bozulabilir. Asit-baz denğesinin bozulmasi bir çok hastalığın ortaya çıkmasına sebeb olabilir. Bu hastalıkların başında hertürlü allerji, hertü iltahaplı (enfeksiyon) rahatsızlıkları, kronik yorğunluk, belfıtığı, kas ve eklem rahatsızlıkları, mide-bağırsak rahatsızlıkları ve yüksek tansiyona sebeb olabilir. Bu nedenle bazik ağırlıklı besinlerle beslenmek gerekir ve bunlarin basında sebze ve kepekli ekmek gelir.

      Yanlış beslenme sonucu bağırsaklarda pH-7 civarına (nötür) veya hafif üstüne çikarsa, buda besinmaddelerinin sindirimi sırasında ortaya çıkan amonyumu (NH4+) amonyaka (NH3) dönüşmesi demektir. Amonyak nötür, yani positif veya negatif yüklü olmadığından kolaylıkla hücrelere sızar ve buradan kana karışır. Kandaki amonyak biyojen aminler ve mikropların salğıladığı zehirli gazlar ve zehirli alkoller'de karaçiğer tarafından arıtılır. Bu ise karaciğeri aşırı yorar vede asli görevini yapamaz, yanıi enzimler salğılıyamaz hale gelir. Bu durumun uzun sürmesi bağırsakflorasının bozulmasına vede daha çok artık madde ortaya çıkması demektir ve bu şeytan üçğeni bozulmaz ise bir çok hastalığa neden olur. Amonyak hücreler için tehlikeli bir zehirdir, amonyum ise bağırsakmukazasını temizleyici özeliklere sahiptir.

      Mide-Bağırsak zafiyeti: Bir diğer önemli faktör ise mide aşırı katkı maddesi içeren besinler (konserveler, çikolata, keks vb.), soft içecekler (kola, fanta vb.), özeliklede dikkatsizce kulanılan kimyasal ilaçlar ve bunlarında en tehlikelisi olan ve bağırsak florasını ve mide mukazasını tahrip eden antibiyotiklerdir. Böylece zamanla çok kolay gastrit (mide iltihaplanması, midemukazası iltihaplanması ve bağırsak florasının bozulması ve iltihaplanması tabi azalan faydalı bakterilerin yerine MANTARLARIN yerleşmesi. Bunedenle Mide yeterince intrinsic fakrorü (sialinasitli glukoprotein) salğılıyamaz ve bağırsakalrdaki mantarlarda sürekli mikotoksinler (mantar zehirleri) üretir. Intrinsic faktorü B12-Vitamini, Folikasit, Methionin ve minerallerin bağırsaklar tarafından absorbe (emilme) edilmesini sağlar. Yani nasılki diabet hastaları için insulin ne kadar önemli ise besinlerin sindirilmesi içinde İntrinsic faktorüde o kadar önemlidir. İntrinsic faktorünün yetersizliği vitamin ve mineral yetersizliğine sebep olur. Neticede bir çok hastalık ortaya çıkar ve bunlardan bazıları: Allerji, derihastalıkları, sindirim organlarindaki rahatsızlıklar, vb hastalıklar ortaya çıkar. (Nhp 12.03.1722)

      Doğalilaçlarla asidoz, yani kanın asitlenmesi tedavi edilebilir. Bunların başında
      1-) Gökçek İksiri
      2-) Gökçek Tonik
      3-) Bazik Tuz gelir, fakat bu kalıcı bir tedavi değildir, sadece geçici olarak asidi düşürür.
      Kalıcı tedavi sadece Gökçek İksiri ve Gökçek Tonik ile mümkündür. Su alırken asitli su veya içecek (cola, fanta, gasoz) vede özelikle siyah çay asla içilmemelidir. Özelikle içme sularına karbonikasit (gazlı içeceklerin hepisinde mevcuttur.) katılmaktadır, bu ise sağlıklı değildir. Bunedenle naturel su içilmeli vede birleşiminde hidrojenkarbonat olanlar tercihedilmelidir.

      2-) Asit-baz dengesini en iyi ZYE preparatları veya Gökçek İksiri dengelemede yardımcı olabilir. Bu asidoz?a doğru yönelen pH-değerini normala çevirir vede hertürlü mikrobu (bakteri, mantar, virus ve parazitler,) zararsız halle getirir. Ayrıca aradoku ve muhazadaki (sümüksü iç deri; mide mukazası, bağırsak mukazası gibi) artık maddelerin dışarı atılmasını sağlar ve lenf bezelerini çalıştırır (nezleye bak). Ayrıca stres, aşırı çalışma temposuda vücudun asitlenmesine neden olur ve bu nedenle psikolojik rahatlama (izin yaprak veya meditasyonla) gereklidir.

      3-) Pankreas zafiyeti nedeniyle Pankreasın yeterince bikarbont (H CO3-) salğılayaması sonucu ortaya çıkan asidoza karşı karbonat hapı (sodyumhidrojenkarbonat = Na HCO3) alınır, fakat bu kalıcı bir tedavi metodu değildir. Mutlak suretle mide ve bağırsakaların regenerasyonu gerekir. Buda anacak ve ancak Gökçek İksiri ile mümkündür.

      Gökçek Iksiri ile Tedavi mümkündür. Fakat asla peynir yememeli, çünkü iltihaplanmaya sebep olur, siyah çay içmemeli, çünkü bağırsakaları kurutur ve vitaminler, minerller ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler, et ve et mamülerine 5-6 ay alınmamalı gerekir, çünkü asidoza sebep olur buda birçok hastalığın sebebidir.

      Gökçek İksiri vücudu curuflar dan artır ve bağışıklık sistemini güçlendirir. [/size][/font]Gökçek Tonik bağırsak, idrar yolları, solunum yolları ve ağız florasını düzenler patalojik bakteri, virüs ve mantarları yokeder vede bağışıklık sistemini güçlendirir.

      Bağırsak florası ve kılcal kan dolaşımı sağlıklı yaşayabilmek için çok önemlidir. Çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim, glikoz, vb, besleyici maddenin hazırlanması, hücrelere ulaşması ve de mikroplarla mücadele eden makrofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır.Gökçek İksir'i ile tedavi olmak mümkündür. Tabii doğru beslenirseniz tedavi sürecide o oranda kısalır.Gökçek İksiri vücudu cüruflardan arıtır, iltihaplı hastalıkları iyileştirir ve bağışıklık sistemini güçlendirir.Gökçek Tonik mide-bağırsak rahatsızlıkları, deri hastalıkları ve her türlü alerjiye karşı etkilidir.

      Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur.Siyah çay, kahve ve kola içilmemeli, çünkü bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler.Alkol ve sigaranın zararları belli kanser, damarların yağlanması vb, artı uzun süre bira içilirse cinsel ikdidarsızlık ve hatta kısırlığa sebep olmaktadır.Sucuk salam sosis gibi et mamullerine 5-6 ay ara vermek gerekir (sade temiz et az yenilebilir) çünkü asidoza sebep olmaktadır.Bu da birçok hastalığın ana kaynağıdır.Akşam yemeği yerine yoğurt, meyve veya salata yenilebilir veya sebze çorbası içilebilir.Hayvansal besinler, patates, tahıl (beyaz pirinç), bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özelikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve zamanla problemlere sebep olur.Ne kadar beyaz pirinç, patates, hamurlu yiyecekler, tatlı yiyecek ve içecekler, o kadar yağ oluşturur.Çünkü nişasta glikoza (şekere) dönüşür, şekerde yağa dönüşerek vücutta depolanır.Şeker ve antibiyotikler bağırsak mantarları çoğaltır, mantarlar ise her türlü hastalığı tetikler.Tatlı deyince akıla baklava, çikolata, dondurma vs gelir, kavun, karpuz ve üzümde tatlıdır ve bunlarda mantarı tetikler, çünkü aşırı şeker içeriler.Gökçek Diyet
      Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

      Yorum yap


      • #4



        1. Kinoa Buğday ve Pirinçten daha değerli ve besleyici
        BU
        hafta perakende konusuyla ilgili yeni bir projeden bahsetmeyi planladım; ancak pirinç ve tahılla ilgili giderek ısınan gündem nedeniyle bir başka projeden bahsetmek zorunda kaldım.

        Önümüzdeki haftadan itibaren yeniden "perakendeprojeleri"ne dönmek üzere zirai yetiştiricilerimizin dikkatini çekecek ilginç bir konuyu sizinle paylaşmak istiyorum.

        Artan pirinç fiyatları ve küresel ısınma nedeniyle rekolte düşüşü alternatif arayışları gündeme getirdi. Yalnız Türkiye'de değil, tüm dünyada "buğday ve "pirincin yerinitutabilecekyedek bitkiler" üzerinde oldukça hızlı araştırmalar yapılıyor.

        Bilindiği gibi tüm dünyayı besleyen iki temel tahıl türü var:"Buğday" ve "pirinç..." Buğday ve pirinçteki "aminoasitler"beslenmede protein ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılıyor. Bu açıdan Uzakdoğu ülkeleri pirinçle beslenirken, bizim de dâhil olduğumuz ülkelerin büyük çoğunluğu buğdaydan elde edilen besinleri tüketiyor.

        Ancak pirinç, doğası gereği çok miktarda suya ihtiyacı olan bir bitki... İleride oluşacak şiddetli kuraklıkların pirinç üretimine darbe vuracağı konuşuluyor. Bu açıdan pirince alternatif bitkiler üzerinde durulması gayet normal.

        BUĞDAY VE PİRİNÇTE ÜRETİM DÜŞECEK
        Pirinçle ilgili son günlerde yaşanan olayları dramatize edip alevlendirmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Ancak yakın gelecekte tüm dünyada tahıl sıkıntısı çekileceği de bir realite olarak önümüzde. Bunda küresel ısınmanın etkileri kadar"artan nüfusun yükselentalebinin" de etkisi var.

        Örneğin, bizde daha beş altı yıl öncesine kadar 22 milyontonlara çıkan buğday üretimi hızla gerileme eğiliminde. Yakın bir süre sonra yıllık rekoltenin 15 milyon tonlar seviyesine inebileceği tahmin ediliyor. Bunda "biyoyakıt" talebinin de bir miktar sorumluluğu bulunuyor.

        Keza yarıya yakın kısmını ithalatla karşıladığımız pirinç 350 bintonlara doğru negatif seyir halinde. Bu tablonun oluşmasında en büyük etken tüm ekim alanlarında görülen kuraklık. Türkiye'de İç Anadolu başta olmak üzere tüm vadi ve ovalarda taban suyu iyice derine çekilmiş vaziyette.
        İşte bu durumda "step iklimine kolay uyum "Kinoa" Güney Amerika'da And Dağları üzerinde yetişen bir bitki. Yakında pirincin alternatifi olabilecek çok değerli bir tahıl çeşidi. ABD'de hızla yükselen satışları ise oldukça dikkat çekiyor.
        sağlayan" ve "kuraklığa dayanıklı" bazı alternatif tahılların üzerinde durmamız geleceğimiz açısından çok önemli.

        Buğday ve pirinçte "gen teknolojisi" nin getirdiği uyumlaştırma çalışmaları ise oldukça sınırlı. Bu nedenle alternatif bitkilerde "girişim fırsatları" giderek artacak gibi görünüyor.

        2. "KİNOA" DİYE BİR TAHIL CİNSİ...
        İşte tam bu noktada halen Amerika'da büyük rağbet gören ve sağlık mağazalarında tonlarca satılan bir bitki devreye giriyor:"Quinoa" (kinoa)... Bu ilginç tahıl türü aslında Orta ve Güney Amerika'da asırlardan beri biliniyor. "Antik İnka ve Aztekuygarlıkları" döneminde buğday ve pirinç gibi kullanılmış.

        "Kinoa" susamgillerden bir bitki olmasına rağmen yağ aranı düşük, buna karşın protein içeriği oldukça yüksek. Üstelik protein yapısı buğdayda olduğu gibi "gluten" şeklinde değil ve hazmı çok daha kolay. Bu bitki son üç yıldır Amerika'da mısırı dahi gölgede bırakan bir popülariteye sahip olmuş durumda.

        Şişmanlatmaması, buna karşın besleyici değerinin yüksek olması onu Amerikan tüketicisinin gözdesi haline getirmiş. Talebi gören tarım girişimcileri şimdi hızlı biçimde"kinoa"yetiştiriciliğine soyunuyor. Hâlihazırda "kinoa" Peru veBolivya gibi ülkelerdenABD'ye bol miktarda ithal ediliyor.

        ANADOLU İKLİMİNE ÇOK UYGUN
        "Kinoa" nın gübre ve su problemi yok. En iyi verimi rakımı1000
        ila 4000 metre arasındaki yaylalık kıraç arazilerde veriyor. Dağ yamaçlarında ve ovalarda verim değişmiyor. Bu bitki her türlü toprağa uyum sağlamasıyla ünlü...

        "Kinoa" makineli tarıma son derece uygun... "Kırmızısüpürge otu" görünümündeki "kinoa"nın bulgur tanesi büyüklüğünde olan ve opak boncuk tanelerini andıran tohumları ya doğrudan ya da öğütülerek kullanılıyor. Tadı buğday ile pirinç arasında. "Kinoa" nın 1 kilosundayaklaşık200 gram protein bulunuyor. Bu özellik bitkinin yüzde 20' sinin protein içeriğine sahip olması demek... Pirinçten üç, buğdaydan ise iki misli daha fazla protein ihtiva ediyor."Kinoa" başta"Konya Ovası" olmak üzere "Toroslar" ın kuzeye bakan sarp yamaçlarında ve "Doğu Anadolu" nun tüm yüksek platolarında yetişebilecek bir bitki.

        Halen ziraat fakültelerimizde bu konuda çalışma yapılıyor mu bilmiyorum ama ABD TarımBakanlığı bu tahılın yüksek miktarlarda ithaline izin verirken olası bir krize karşı yaygın yetiştiriciliğini teşvik ediyor. Bugün 10 Amerikalı tüketiciden 5'i"Kinoa" nın ne olduğunu biliyor. Bir bölümü tercihen bu bitkiden hazırlanmış unları ve makarnaları tüketiyor.
        "Kinoa" nın beslenmedeki üstünlüğü bir tarafa sağlığa da oldukça yararlı. Demir, magnezyum ve çinko açısından epey zengin...

        Bitkinin tohumlarını elde etmek için Tarım Bakanlığı'ndan gerekli izinleri alarak aşağıda verdiğim web sitesi kanalıyla gerekli irtibatı sağlayabilir, çok az bir ücret karşılığı deneme üretimi için tohum getirtebilirsiniz.

        3. Antik çağların tahılı: Kinoa
        Kinoa, İnkalar tarafından 7 bin yıl önce yetiştirilen bir tahıl. Son üç yıldır Amerika'da bir kinoa çılgınlığı yaşanıyor. NASA astronotlarının beslenmesinde kullanılıyor. Birleşmiş Milletler 2013 yılını kinoa yılı ilan ediyor. İşte kinoanın faydaları...

        New York'un yeni beslenme trendi olarak gösterilen ve ünü Türkiye'ye kadar gelen 'kinoa' (quinoa), Türkiye'de bulunmayan mucizevi bir tahıl türü. Bulgur ve pirincin en büyük alternatifi olan bu tahıl, asıl olarak Güney Amerika'da yetişiyor. Mazisi ise çok eski; İnkalar'a kadar uzanıyor. İnkalar kinoaya 'tahıl ana' diyormuş. Uzmanlar kinoanın açlık sorununa çare olabileceğini bile düşünüyor. Birleşmiş Milletler tarafından 2013 'Kinoa Yılı' ilan edildi. Şimdilerde internet üzerinden kinoa satın alanların sayısı arttı. Ayrıca kimi büyük marketlerde de kinoa satılıyor ve kilosunun fiyatı 8.5 liradan başlıyor.

        ZENGİN PROTEİN İÇERİYOR
        NASA bu tahılı astronotların beslenmesinde kullanıyor. Protein açısından çok güçlü. Tüm aminoasitleri, A, B, C, D, E ve K vitaminlerini içeriyor. Lif oranı çok yüksek. Üstelik tadı da lezzetli... Bulgur kıvamında bir tahıl olduğu için aslında Türk mutfağına da çok uygun. Kullanımı hızla artan kinoayı beslenme uzmanları anlattı... (Yeni Aktüel)

        KİNOAYI NASIL PİŞİRECEKSİNİZ?
        Kinoadan; pilav, salata, kahvaltılık, hatta un haline getirirseniz tatlı bile yapabilirsiniz. İdeal olanı pişirmeden önce kinoayı birkaç saat suda bekletmek. Bu sayede içindeki enzimler harekete geçiyor. Kinoa, 15 dakika gibi kısa bir sürede pişiyor. Eğer suda bekletmek için vaktiniz yoksa pişirmeden önce bolca yıkamalısınız. Her koşulda pişme süresi 15 dakikayı geçmiyor. Kinoayı pirinç ve bulgurun kullanıldığı her yerde kullanabilirsiniz.

        TÜKETİMİ GİDEREK ARTACAK
        Kinoa, elzem amino asitleri içeren harika bir protein kaynağıdır. Yüksek demir içeriği nedeni ile vegan yaşayanlara, kansızlık problemi olanlara ve kabızlık problemiyle karşılaşanlara önerdiğim bir besin.
        Son üç yıldır Amerika'da büyük rağbet gören ve sağlık mağazalarında tonlarca satılan kinoa; Peru ve Bolivya gibi ülkelerden ABD'ye bol miktarda ithal ediliyor. Türkiye'de de kısa bir süre sonra çok yaygınlaşacağını düşünüyorum.
        Özellikle veganlar günde bir öğün, kinoayla yapılmış pilav, kısır veya dolmayı tercih edebilirler. Zayıflamak için de pişmişi yenebilir.
        Günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamak amacıyla salataların içine eklenerek tüketilebilir. İçindeki kalsiyum ise bir bardak sütteki kalsiyumdan daha fazla.

        HER GÜN KİNOA YİYİN
        Kinoa, ilk denememden sonra mutfağımda yerini aldı. Şimdi pirinç, un, mercimek gibi temel gıdalarımın arasında.
        Çok baskın bir tadı ve kokusu olmadığı için çeşitli tariflerde kullanmak mümkün.
        Hiç şeker ve un kullanmadan kinoayla ve yulafla harika kurabiyeler yapıyorum.
        Et kadar proteinli, ayrıca vücutta sütten daha iyi kullanılabilen yüksek miktarda kalsiyuma sahip.
        Üstelik kolestrol içermediği, az yağlı ve sindirimi kolay olduğu için bebekler ve çocuklar için de çok besleyici bir tahıl.

        .................................................. .......
        4. Kinoa Nedir?

        Yanlış Bildiklerimiz Makarnada Buğday mı? Kinoa mı? YararlıBisiklet sporunun günden güne yaygınlaşmasıyla eşdeğer ilerleyen tekneloji bütünleşiyor. Bisikletçilerin/sporcuların dayanıklılığını arttıracak ve az yemek ile form korumanın yanısıra maksimum enerji üretimi sağlayabilmenin araştırmaları da maksimum performans sağlama ve sağlıklı beslenme imkanı sağlıyor.Bisiklete binen, antrenman yapan, uzun tur yolcuları, sprinterler ve sporcuların çoğunun bildiği yoğun idman sonrası makarna yeme gerekliliği, karbon hidrat yüklemesinin başında gelen gıda maddemiz. Makarnanın ana maddesi buğday ve besleyici özelliğini sağlayan yumurta oranı da bir o kadar performansda etkili. Eskiden ev makarnalarının besleyiciliği içerisine konan yumurtanın fazlalığı ile sağlanabiliyordu. Fakat makarnalar da artık hazır satılan makarna ekiketiyle sofralarımıza geliyor. Ve hazır makarnalardaki yumurta içeriği ev makarnalarındaki yoğunluğu azaltılmış olarak geliyor. Ve makarna markalarına göre farklılık gösteriyor. Ama 2008 den bu yana profesyonel bisikletçilere yönelik yapılan gıda araştırmalarında makarnanın enerji üretimindeki avantajlarının yanısıra dezavantajları da merak konusu oldu. Makarna içeriği olan buğday gluten içeriği sebebiyle zor sindirildiği ve inaklerin aksine insanların buğdayı sindirebilmesi için yeterli enzime sahip olmadıkları gündeme geldi. Bu da yapılan yüklemenin şişkinlik hissi vererek tam sindirilmeden, özellikle ince bağırsağa zarar vererek vücuttan atıldığı adeta çölyak hastalarının yaşadığı sorunlar gibi benzer şikayetlerin oluştuğu düşünülüyor.

        2009 yılında Garmin Transmitions takımı eski egzersiz fizyoloğu Dr. Allen Lim(Şuan RadioShack takımında) ve Garmin CEO'su Jonathan Vaughters'ın kararıyla buğdaysız diyet uygulamaya başladılar. Garmin'in ünlü ahçısı Sean Fowler'da Garmin takımına uygun buğdaysız(glutensiz) yemek menüleriyle bir çok turda Garmin takımı gezici mutfağıyla yanlarında bulunuyor. Buğdaya alternatif olarak kullandıkları tahıl Kinoa adında bir tahıl. Neden kinoa'nın seçildiğini düşünerek araştırdım. Ve kinoa tahılının inanılmaz özellikleri karşısında bu yazıyı hazırlama ve ülkemizde de ilerleyen/ilerleyecek bisiklet sporunun bu konuda girişim, gelişim ve bilgilendirilmesi elbetteki daha sağlıklı beslenerek maksimum performansı elde etme amacıyla Cyclingtr üyeleriyle paylaşmanın yazıya dökmenin uygun olduğunu düşündük. Bilgi ve tecrübeler paylaşılmadıkça, kayda alınmadıkça ilerleme her bireyin tecrübesiyle ve zaman kaybı ile yavaş gerçekleşecektir. Profesyonel takımların uguladığı, tecrübe ettikleri bu tarz gelişmeleri, yanlış bildiğimiz ve sürekli uyguladığımız performans beslenmelerinin de kısmen aydınlatılıp kullanılması gerekliliği artık ülkemiz bisiklet sporlarında ihtiyaç olmuştur.Sean Fowler normal makarnanın ulaşılabilirliği , yapımı ve yenmesi kolay ama onlar daha çok mısır,pirinç,yulaf ve kinoa'yı karbonhidrat ve protein değerlerinin yüksekliği sebebiyle tercih ettiklerini belirtiyor. Bildiğimiz ve belki de bebekliğimizden bu yana kullandığımız Buğday'a rakip olarak çıkan ve profesyonel camiada buğdayı kaldıran Kinoa tahılının özelliklerine bakalım Nedir Kinoa?

        Besin Savaşçısı olarak tanımlanıyor. Kinoa ve yağ karışımının İnka ordularını çoğunlukla günlerce süren askei yürüyüşlerde ayakta tutmak için kullanıldığını biliyormuydunuz? Karışım savaş topları olarak bilinmekteydi. Darı büyüklüğünde olan Kinoa Chenopodium ya da "Kazayağı" bitkisinin tohumuna aittir. Ispanak ve İsviçe pazısının akrabasıdır. Kiona'nın soluk sarıdan kırmızıya, kahverengiden siyaha bilinen 1800'ü geçkin çeşidi vardır. Tohumu yumuşak ve kremsidir ama sert bir kuyruğu vardır. Kinoa tohum, un, ve tahıl olarak mevcuttur.

        Neden Kinoa Yemeli?Besin değeri bakımından Kinoa şaşırtıcı bir tahıldır. Birleşik Devletlerdeki Besin ve Tarım Organizasyonu (FAO) besin değerini süt tozu ile karşılaştırmıştır.

        Kinoa diğer tahıllardan daha fazla protein içermektedir. Kinoa'nın bazı çeşitleri %20 den fazla proteine sahiptir. Kinoadaki proteinin eşsiz olmasının nedeni tamamlayıcı olup bütün gerekli amino asitlere sahip olması ve amino asit lizini, metiyonin ve sistin açısından gerçekten yüksek olmasıdır. Onu diğer tahıllara ekleyerek o proteinleri de tamamlayabilir. Metiyonin ve sistin açısından düşük olan soyayı da tamamlayabilir.

        Kinoa;
        demir,
        potasyum
        çinko,
        bakır,
        manganez

        B6,
        B3 (niyasin)
        B1 (thiamin)
        B2 (riboflavin)
        B9 (folik asit)
        B6 (PİRİDOKSİN)
        B5 (pantotenik asit)
        Artı aminoasitlerin bütün türevlerini içerir
        Kinoa kansere ve enfeksiyona karşı özelliklere sahip olabilen ve kolstrol emilimini engelleyebilen en az 16 farklı triterpine saponin içermektedir.

        Protein oranı çok yüksektir. 100 gramında 13,10 gr protein bulunur. Bir karşılaştırma yapacak olursan 1 çay fincanı kinoanın içerdiği protein içeriği 1 ortaboy hamburgerinkinden fazladır. Tahıllarla karşılaştırma yapacak olursa princin protein içeriği % 7.5, darının %9.9, buğdayın %14'dür. Buğdaydan farkı içeriğindeki aminoasitlerin enzim kolaylığı. Bazı kinoa çeşitlerinde protein oranının %20 ye kadar çıktığını unutmayalım. Nasa'nın uzay uçuşlarında mürettebatın beslenmesi için yetiştirilmesi uygun görülen tahıl yine kinoadır. Günümüzda tahıl gevreği ana tahıl maddesi olarak üretilen kinoa tahıl gevrekleri yapılmaya başlanmıştır. Bu aşamada ülkemizde ulaşılabilirliği önemli olacaktır. Ama spor gıda maddeleri satan şirketlerce talep ile satışının yapılması sağlanabilir. Ükemizde yeni yeni tanınan Kinoa için Çukurova Üniversitesinin islah araştırmaları yapıp ülke uygunluğu ve yetiştirilmesi üzerine gelişmeler de bulunuyor. Sağlıklı beslenme ve diyette de önerilen Kinoa'nın adını ileride güncel hayatımızda da çokça duyacağız. Kinoa yurtdışında da faydaları sebebiyle çok pahalı. Bunun yerine tohumlarına ulaşmak mümkün Mart ayında ekimi yapılan kinoa son bir yıldır tarım sektörünün de oldukça ilgisini çekti. Aslında tohumlarını bulup üretimi yapmak ve öğütülmesinin sağlanmasıyla kendiniz de üretebilirsiniz. Bulacağınız Kinoa ürünlerinin size pahalı gelmesine alternatif bir çözüm.Bol sporlu sağlıklı günler dileriz.
        Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

        Yorum yap


        • #5
          Bağırsak florası:

          Bağırsaklar alan olarak 300-400 m² büyüklüğünde, yani bir top sahasının yarısından biraz daha büyüktür. Bağırsak florasında bilinen 500 tür bakteri mevcuttur ve bunlar 100 katrilyon arasında yekün tutar ve bunlar genelikle kalınbağırsaktadır. Sağlıklı bir insanda bağırsak florasındaki bakterilerin % 98?i faydali olup yediğimiz besinlerdeki proteinleri aminoasitlere, karbonhidratları disakkaritlere ve yağları yağasitlrine dönüştürürler. Örneğin proteinlar 30 000-300 000 molekülden oluşur ve bunu amino asitlere (tek moleküle) enzimler veya bakteriler araciliği ile dönüşürler.

          Faydalı bakteriler bir taraftan besinleri parçalıyarak moleküllere ayırırken diğer taraftandan BC (Folikasit), B2, B6, B12 ve K-Vitamini üretirler. Aşırı et, peynir, yumurt ve mamüleri yiyen kişilerin sindirim organları zamanla yeterince ve kaliteli enzim salgılıyamazlar ve bakterileride görevlerini yapamayınca sindirim problemleri başlar. Faydalı bakterilerin oranının azalmasi ile onların yerine patojen (hastalik yapan) bakteriler, viruslar, mantarlar ve parazitler yerleşir ve dengeler bozulur. Kişide immunzafiyeti (bağışık sistemi), allerji, enfeksiyona karşı dayanıksızlık, iltihapli hastalıklar vb. rahatsızlıklar ortaya çıkar.

          Kalın bağırsaklarda 500 tür ve miktar olarak 1-10 katirilyon civarında vede ağırlık olarak takriben 1-1,5 kg bakteri bulunur. Bakterilerin bir kısmı fecesle (dışkı ) ile dışarı atılır ve bu yolla dışarı atılan bakteri oranı bir yılda 70 kg'ı bulur. Bakteriler protein artıklarını parçalayarak moleküllere ayıran bakteriler (bakteroides, proteus, E. coli, ve clostrium gibi) ve karbonhidrat artıklarını parçalayarak moleküllere ayıran bakteriler (bifidobakterium, laktobacillus ve streptokokku faecalis gibi) arasında bir denge vardır. Atibiyotik ilaçlar, konserveli besinler, hazır yiyecekler (hamburger , cheesburger vb.,) asitli içecekler (kola, fanta vb.,), aşırı hayvansal besin, siyah çay ve kahve faydalı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin çoğalmasına neden olur.

          Böylece zamanla E. coli, enterokokken ve clostridin gibi bakterilerin oranı aşırı artar. Buda başata allerji olmak üzere birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Manchester mikrobiyolojik araştımalar merkezinden Dr. M. Moradi 10 allerjik rahatsızlıkları olan ve 10 allerjik rahatsızlıkları olmaya bir yaşındaki bebekler üzerinde araştırma yapmıştır. Bu araştırmalarda allerjik rahatsızlıkları olanlarının kalınbağırsaklarında yüksek oranda clostridium difficile tesbitedilmiş ve bu bakterininde igG oranını yükseltiği görülmüştür.

          Berlin Postam?dan Dr. Habil Jurgen Schulz bağırsak florasının bebeklerin doğduktan sonra annesütü, ineksütü veya mama ile beslenmelerine göre şekillendiğini tesbitetmiştir. Buna göre anne sütü ile beslenen çocukların bağırsak içeriğinin pH-Değeri 3,5-5 arasında ve mama ile beslenelerde ise pH-Değerinin 7 veya hafif üzerinde olduğunu tesbitetmistir. Sindirim organları günde ortalama 7-8 litre salğı (enzimler, hormonlar, vitaminler, asitler ve alkalik maddeler) üretir. En ideal enzim pH-Değerinin 4,5-6,5 arasında olması halinde salğılanır.

          PH-Değerinin nötüre, yani 7?ye yakın olması halinde enzimin kalitesi %70?lere vara oranda düşer. Buda kişinin yediklerini sindirmeden çıkarması demekttir, yani besinlerdeki vitaminler, mineraller, aminoasitler, yağasitleri ve glukozlardan yeterince istifade edemez. Bağırsaklardaki pH-Değerini nötürlü bir ortamda seyri halinde proteiler aminoasit yerine biyojen aminlere dönüşürler ve bunlardan özeliklede histamin allerjiye sebep olur. İkinci olarak Amonyum (NH4+) yerine Amonyak (NH3) oluşur. Amonyak nötür olduğundan kolayca kana karışır, bu ise hücreler icin bir zehirdir.

          Ücüncü olarak faydalı bakterilerin yeterince B-Vitaminleri üretememesi nedeniyle Homocystein elimine edilemez, bu ise oldukca tehlikeli maddedir. Homocystein LDL-Kolesterolunu oksitler ve yabancılaşan kolesterolu makrofaj yiyerek süngersi artık maddele oluşur ve buda damarların icyüzeyine yığılarak damarsertliğine sebep olur. Buda ilerleyen sürec içinde başta beyinkanamasi ve kalpenfaktürüsüne sebep olur (OMZ 3.03.4). dördüncü olarak bağırsaklarda faydalı bakterilerin antibiyotik ilaçlar nedeniyle azalmasından dolayı onun yerine tehlikeli mantarlar çoğalır ve artan mantarlar zehirli gazlar ve zehirli alkoller üretirler ve bunların karaciğer tarafindan arıtılması sindirim organlarını yorar ve asli görevini yapamayan sindirim organları yıpranır.

          Besinci olarak bağırsak florasının bozulması zamanla pankreas, karaciğer, mide ve bağırsakların ürettiği enzimin kalitesinin düşmesi nedeniye kişide yağ-, protein- ve karbonhazimsizliği nedeniyelle kişide yağlanma , şişmanlık, damarsertliği ve allerji gibi hastalıklar ortaya çıkar. Ayrıca bağırsak florasının bozulmasına dişeti iltihaplanması, lefbezelerinin iltihaplanması, alkol, sigara, aşırı kahve ve aşırı siyah çay içmede sebep olur.

          Akut pankreatitte bağırsaklar 30.000 Daltona varan orandaki büyük mokekülerin dehi geçmesi için kanallarını büyütür. Enzimlerin kalitesi düştüğünden besinleri tam sindirilmez ve bu nedenle bağısaklar geçişleri kolaylaştırmak için kanalları (vilüsler) genişletir. Böylece tam sindirilmemiş besinmaddeleri absorbeedilir ve bu allerjiye sebep olur. Şayet kana sadece besin maddeleri geçmez aynı zamanda candida albicans isimli maya mantarıda kana geçerse ve bu kandolaşımının iflası ve yani ölüm demektir.

          Altıncı olarak Bir diğer önemli faktör ise Midenin aşırı katkı maddesi içeren besinler (konserveler, çikolata, keks vb.) ve soft içecekler (kola, fanta vb.) nedeniyle tahrip olur. Böylece zamanla çok kolay gastrit (mideiltihaplanması, midemukazasıiltihaplanması ) oluşur. Bunedenle Mide yeterince intrinsic fakrorü (sialinasitli glukoprotein) salğılızamaz. Intrinsic faktorü B12-Vitamini, Folikasit, Methionin ve minerallerin bağırsaklar tarafından absorbe (emilme) edilmesini sağlar. Yani nasılki diabet hastaları için insulin nekadar önemli ise besinlerin sindirilmesi içinde İntrinsic faktorüde o kadar önemlidir. İntrinsic faktorünün yetersizliği vitamin ve mineralyetersizliğine sebep olur. Neticede bir çok hastalık ortaya çıkar ve bunlardan bazıları: Allerji, derihastalıkları, sindirim organlarindaki rahatsızlıklar, vb hastalıklar ortaya çıkar. (Nhp 12.03.1722) Bağırsak florasının ideal şekilde olabilmesi için Gökçek İksiri, Gökçek Tonik veya ZYE iyi gelir ve birazda keten-, çörek-, elma- ve limon preparatlarının faydası vardır.

          Bağırsak florası ve kılcal kan dolaşımı sağlıklı yaşayabilmek için çok önemlidir. Çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim, glikoz, vb, besleyici maddenin hazırlanması, hücrelere ulaşması ve de mikroplarla mücadele eden makrofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır.Gökçek İksir'i ile tedavi olmak mümkündür. Tabii doğru beslenirseniz tedavi sürecide o oranda kısalır.Gökçek İksiri vücudu cüruflardan arıtır, iltihaplı hastalıkları iyileştirir ve bağışıklık sistemini güçlendirir.Gökçek Tonik mide-bağırsak rahatsızlıkları, deri hastalıkları ve her türlü alerjiye karşı etkilidir.Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur.Siyah çay, kahve ve kola içilmemeli, çünkü bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler.Alkol ve sigaranın zararları belli kanser, damarların yağlanması vb, artı uzun süre bira içilirse cinsel ikdidarsızlık ve hatta kısırlığa sebep olmaktadır.Sucuk salam sosis gibi et mamullerine 5-6 ay ara vermek gerekir (sade temiz et az yenilebilir) çünkü asidoza sebep olmaktadır.Bu da birçok hastalığın ana kaynağıdır.Akşam yemeği yerine yoğurt, meyve veya salata yenilebilir veya sebze çorbası içilebilir.Hayvansal besinler, patates, tahıl (beyaz pirinç), bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özelikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve zamanla problemlere sebep olur.Ne kadar beyaz pirinç, patates, hamurlu yiyecekler, tatlı yiyecek ve içecekler, o kadar yağ oluşturur.Çünkü nişasta glikoza (şekere) dönüşür, şekerde yağa dönüşerek vücutta depolanır.Şeker ve antibiyotikler bağırsak mantarları çoğaltır, mantarlar ise her türlü hastalığı tetikler.Tatlı deyince akıla baklava, çikolata, dondurma vs gelir, kavun, karpuz ve üzümde tatlıdır ve bunlarda mantarı tetikler, çünkü aşırı şeker içeriler.Gökçek Diyet

          Mantarlar, mycosis, mikozis, mikoz, yukarıdaki iki resim maya mantarı candida albicansa ve alttaki resim küf mantarına aittir

          Mantar ormanda yetişen zehirli veya zehirsiz, yenen veya yenmeyen mantarlar alka gelmemelidir. Bizim burada anlatmaya çalıştığımız mantar virüsler, bakteriler ve parazitler kadar tehlikeli ve hatta bazen dahada tehlikeli olan deri, nefesyolları, ve bağırsak mantarlarından bahsedeceğiz.

          Mantarlar önce eksojenik (harici) ve endojenik (dahili) mantarlar olmak üzere iki gruba ayırılır. Eksojenik mantarlar deri, tırnak ve ayak mantarları diye üç grupta incelenir. Endojenik mantarlar iki grupta incelenir ve bunlar küf mantarları (aspergillus, ?) vede maya mantarı candida albicans, ?) Küf mantarı olmadan maya mantarı yaşıyamaz. Küf mantarı ve maya mantarlarının vücuda yerlaşmesi bağırsak florasının tahribatına nedeniyledir.

          Son yıllarda Almanyada sürekli candida albicansın ne kadar tehlikeli olduğundan bahsediliyor, fakat bu mantarın neden bu kadar çok yayılabildiği ve nasıl olupta bir çok hastalığa sebep olduğu konusunda pek birşey yazılmıyor. İşte burada bu konu matarların yayılmasına antibiyotitik ilaçlar (bakterileri öldürürcü) ve antimikozit (mantarları yokedici) ilaçlar ve kortizonlu ilaçlar en önemli etkenler olduğunu göreceğiz.

          Küf mantarı hem faydalı hende zararlıdır.
          a-) Faydaları:
          1-) Tabiattaki artık maddeleri çürütür ve toprağa dönüştürür.
          2-) Hayvan ve bitli artıkları ve ölüsünü vede insanın artılkarını toprağa dönüştürtür.
          3-) İmalat sanayinde üretim aracı olarak kulanılır.
          4-) Vitamiler, enzimler ve antibiyotikler üretümünde kulanılır.

          b-) Zararları:
          1-) Odun, tekstil, kağıt ve besinleri tahripederek milyarlarca zarara sebep olur.
          2-) Bitki hastalıklarının baş sorumlusu olup, meyve ve sebzeleri tahripeder ve milyarlarca zarara sebep olur.
          3-) İnsan ve hayvanlarda enfeksiyon ve allerji başta olmak üzere birçok hastalığa sebep olur.
          4-) Küf mantarlarının üretikleri zehirler (mikotoksinler) kanser başta olmak üzere birçok hastalığa sebep olurlar.

          Mantar türleri:
          Mantarlar likenlerle birlikte yaşarlar. Likenler fotosentezle karbonhidratları üretirler ve mantarlarda su ve mineralleri likenlere sunarlar. Böylece problemsiz birlikte yaşarlar. Antibiyotik ilaçların %25?inin küf mantarından eldeedilir. Bunedenle antibiyotik ilaçlar küf mantarlarının gelişmesi ve yayılması için ideal ortam oluştururlar.
          a-) Maya mantarları: Candida albicans ve kryptokokken en önemlileridir.
          b-) Küf mantarları: Aspergillus türleri, penicillum, mucor, botrytis, fusarium, alternaria ve cladosporium türleri en önemlileridir.

          Mantarların yayılışı:
          1-) Besinlerle küf mantarları yayılır.
          2-) Kimyasal ilaçlar küf mantarlarının yayılmasına sebep olurlar, örneğin penisillin küf mantarından eldeedilmiştir.
          3-) Ağır metaller: Bakır ve civa gibi küf mantarlarının yayılmasına sebep olur örneğin eskiden bakır kaplarla yenen yemeklerden dolatı sıksık zehirlenmeler olmuştur.
          4-) Küf mantarını tenefüs ederek zehirlenme

          Küf mantarı nerede bulunur?
          Ahırları, hayvan bulunan evler, hyvan yemleri, tahıl ambarları, nemli veya yaş odalar, ev tozu, eski koltuklar, eski döşeme, tam olarak kurumamış yeni binalar, ağaç mobilya ve lamimnat gibi tahta döşemelerde kulanılan kimyasal ilaçlar, mutfak, besin depolanan kelerler, klimalar, nemli havanınaolduğu mekenlar, süsbitkileri, bitki artıkları, sabunlar ve kozmetik maddeler, diş macunları, kimyasal ilaçlardan: antibiyotikler, antialarjikler, antihistaminikler, kortizon ve mide-bağırsak ilaçları küf mantarları içerirler. Ayrıca kimyasal meteotlarla hazırlanan ilaçlar örneğin B12-Vitamini, penisilin vb. Küf mantarlarından eldeedilir. Buda fayda yerine zarar verir. Bu nedenle doğal yollarla vitaminalınması ve antibiyotikler yerine Gökçek İksiri alınması daha uygundur.

          Mantar hastalıkları:
          Deri, tırnak ve ayakta görülen mantar türleri genelikle mukozada mantar olduğuna işarettir. Küf mantarları nefesyolları ve sindirim sistemine, özeliklede mide-bağısak mukozasına yerleşirler. Nefesyollarına yerleşmişse allerji, astım, allerjik bronşit ve mide-bağırsak mukozasına yerleşmişse besinallerjisi, migren, depresyon, hormon anormalikleri vede mide-bağırsak rahatsızlıklarına sebep olurlar.

          Mikotoksinler (mantar zehirleri):
          Kronik bronşit, astım, psödo-krup, bronş karzinomu, ishal, kabızlık, bulantı, besinallerjisi, kronik bağırsak ilt. (enterit), kalın bağırsakilt. (kolit), kalın bağırsak ülseri, psodö-allerji, allerji, allerjik astım, kronik bronşit, enfeksiyon ve çoçuklarda hiperaktifitete neden olur. Buna karşı kulanılan kortizonlu ilaçlar küf mantarının yayılmasına neden olduğundan hastalık dahada karmaşı bir hal alır ve daha başka hastalıklarda ortaya çıkar. Mikotoksinler organizmayı taripeder, mutajenik (genetik değişim yaratan), kanserojen (kanser yapıcı ), ve teratojenik (organ ve dokuların özürlü olmasına sebep olan) etkilere sahiptir.

          Mikotoksinler, mantar zehirleri:
          Küf mantarının zehirlerini yani mikotoksinleri üretmesi besin maddeleri ve hayvan yemleri ile mümkündür. Nemli ekmek hemen küflenirken , kuru ekmek asla küflenmez. Küf mantarı 0-40 derece arasında her zaman mikotoksin salgılıyabilir. Küf mantarının mikotoksin üretimi durdurulamaz, fakat besinler hazırlanırken dikat edilirse küf mantarının yayılması önlenir. En tehlikeli çavdar mahmuzu mantarıdır. Bu mantar ishal, kusma, bulantı, başağrısı, organların ölmesi, sinirlerin tahrip olması, kaslaerda karıncalanma, kramplar, sara vb. Rahatsızlıklara sebep olur.

          Küf mantarının en önemlileri:
          1-) Aspergillus flavus
          2-) Aspergillus fumigatus
          3-) Aspergitus niger
          Bunlar çok tehlikeli mikotoksik maddeler olan: Aflotoksin B1, G1, M1, Patulin, Ocratoksin A, Kojiasidi (Cojiasidi) ve Penisilinasidi üretürler. Bu mikotoksinler: Tansiyon düşürücü, mutajen, teratojen, kanserojen, ce nefrotoksik etkiye sahiptirler. Küf mantarlarının üretiği bazı zehirler ise östrojen (dişilik hormonu) gibi etkiye sahiptirler.

          Mikotoksikozlar (Mikotoksinlerin sebep olabileceği hastalıklar):
          İshal, kusma, mide ağrısı, ağız ve yutakta yanma, kas krampları, nefes alış-verişlerini felçe uğratma, nabız zafiyeti, titreme, üşüme, eklem ağrıları, bazı uzuvlarda uyuşukluk, nefes darlığı, sara, hafıza kayıbı, koma, romatizma, MS (multiple skleroz), Parkinson hastalığı, Lupuserythematodes (kılcal damarlardaki patalojik değişiklikler, kronik yorğunluk, hormon anormalikleri vb hastalıklar

          Mikotoksikoz türleri:
          a-) Eksojenik (harici) nedenlerle ortaya çıkan mikotoksikozlar:
          1-) Küf mantarının yayılması, örneğin: Orman, tahıltarlaları ve binalar
          2-) Kimyasal ilaçlar ve ağır metaller, örneğin haşerelere karşı kulanılan ilaçlar.
          b-) Endojenik (dahili) mikotoksikozlar:
          1-) Mikotoksin içeren ilaçlar
          2-) Antimikozitikalar (mantarlara karşı kulanılan ilçlar)
          3-) Küf mantarlarının üretiği besinler

          Bunlardan eksojenik mikotoksikozları tedavi etmek kolaydır. , fakat endojenik mikotoksikozlar çok problem yaratabilir. Endojenik mikotoksikozlar primeri (birinci) ve sekodori (ikinci) olmak üzere iki gruba ayrılır. Primer mikotoksikozlar direkt olarak küf mantarları tarafından sebep olunan rahatsızlıklar olurken sekondori mikotoksikozlar ayrıca bağırsakların, özeliklede ince bağırsağın tashrip olması nedeniyle daha kompleks bir durum ortaya çıkar.

          Mantarların semptomu (belitileri)
          1-) Maya mantarları şeker ve karbonhidratlarla beslenir ve bunlarda ürettiği zehirli gazlar şişkinlik yapar.
          2-) Nefes darlığı ve kalprahatsızlıkları: Karındaki gaz diyaframı yukarı doğru kalrdırır. Sıkışan akciğer nedeniyle defes darlığı ve sıkışan kalp nedeniylede kalp rahatsızlıkları görülür.
          3-) Dişeti ve dilde beyaz tabakalar oluşur fırcalamave yıkama ile gecsede yenide oluşur.
          4-) Deride kaşıntıya sebep olur.
          5-) Bağırsak mantarlarının aşırı şeker tüketmesi nedeniyle kişinin kanında şeker yetersizliği görülür. Vücudun şeker ihtiyacı giderilemediğinden kişi sürekli şekerli maddeler yer.
          6-) Bağısaklardaki mantarlar faydalı bakterileri yavaş yavaş yokederek yerini alı. Bu nedenlede kişide kabızlık, ishal vb. Rahatsızlıklar ortaya çıkar.Bu mantarlar sonra idrar yollarına geçer.
          7-) Kişi alkol içmediği halde ağzı alkol kokuyorsa buna bağırsak mantarlarınaın sebe olduğu alkol üretimindendir.
          8-) Kronik mesane ve vajina iltihaplanması:Antibiyotik ilaçlar bakterileri öldürürken mantarların yayılmasına neden olur. Böylece daha tehlikeli ve sıksık iltiplanmalar görülür.
          9-) Eklem ve kas ağrıları: Mnatarların salğıladığı mikotoksinlereklem ve kaslarda yoğunkaşarak ağrılara sebep olur. Bu ağrıların romatizmadanmı mikotoksinlerdenmi olduğu analşılamaz.
          10-) Yorğun dermansız ve konsentre olamama: Vücut sürekli mantarlar ve zehirleri (mikotoksiler) ile uğraşmaktan kendini regenerasyon (yenilem) yapamaz ve kişi genelikle yorğu olur ve konsentre olamaz.
          11-) Cinsel isteksizlik: Kişide enerji yetersizliği olduğundan, buda cinsel isteksizliğe sebep olur. Ayrıca mantarların salgıladığı mikotoksinler hormon beneri etkiye sebep olduğundan kadınlarda kısırlığa dahi sebep olabilir.
          Mantarlar doğum konturol hapları ile dahada çok yayılırlar ,ç ünkü bu onların besinin oluşturur.
          Mantarlar her insanda başka rahatsızlıklara sebep olabilir. Bu nedenle bu rantarın rahasızlığı şu değil denemez.

          Kendini teşhisetme:
          1-) Şişkinlik, kabızlık, ishal
          2-) Makatta kaşıntı ve kızarıklık
          3-) Mide ağrısı ve ağız kokusu
          4-) Aşırı yorğunluk, dermansızlık konsentre olamama
          5-) Unutkanlık, isterksizlik
          6-) Aşırı tatlı yeme isteği
          7-) Kaskarın titremsi ve aşırı aclık duygusu
          8-) Nefes darlığı, burun tıkanması, kulak iltihaplanması
          9-) Ense ağrısı
          10-) Eklem ağrısı ve şişmesi
          11-) Deride sivilce, saçların yağlanması, deride kuruma,
          12-) Küf gibi pis bir koku
          13-) Adet halinde aşırı ağrılar mantar enfeksiyonu nedeniyle
          14-) Mesane iltihaplanması
          15-) Prostat iltihaplanması
          16-) Cinsel isteksizlik
          Bunlar dan birkaçı görülürse mantar olbilir.

          Küf mantarı nasıl teşhis edilir?
          Defi-hacet testi: Defi-hacettenin (dışkı) değişik noktalarından alına nümuneler laboratura gönderilir ve inceleme sonucunda mantar bulunursa tedaviye başlanır. Çoğu zaman defi-hacet testi yeterli olmamakta ve ve kişideki mantarlar teşhis edilememektedir. Bu nedenle şüpheli durumlarda kann testi yapılmalıdır. Hemagglutinasion test, yani kanda İmmünglobulin Tip M (İgM) kanda bir hafa gibi kısa süreli devriye görevi yapar, şayet İgM kanda varsa mantarda var demektir. İmmünfloreszenz testi: Buradakanda immünglobulin Tip G (İgG) olup olmadığına bakılır, şayet varsa vücutta bir aydır mantarlara karşı mücadele olduğunu gösterir.

          Küf mantarının tedavisi:
          1-) Besinlerin bozulmadan atrılması gerekir, bozulunca tehlikelidir.
          2-) Evin temiz tutulması ve küf mantarından korunması
          3-) Kimyasal ilaçlar, özeliklede küf mantarının yayılmasın sebep olabilecek penisili ve kortizonlu ilaçlardan uzak durlmalıdır.
          4-) Spor yapılmalı
          5-) Hijyene dikkatedilmeli
          Küf mantarına karşı en etkili doğal ilaç sarımsak-, ve ZYE preparatları, Gökçek Tonik ve Gökçek İksiri Ayrıca immün sistemini güçlendirmek için Gökçek İksiri kulanılır. Sağlıklı kalabilmenin ve sağlıklı yaşayabilmenin en önemli faktörü kılcal kandolaşımıdır, çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim vb., besleyici maddenin hücrelere ulaşması vede mikroplarla mücadele eden maktofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır. Gökçek Iksiri ile tedavi olmak mümkündür. Fakat doğru beslenmek şarttır.

          Bağırsak florası ve kılcal kan dolaşımı sağlıklı yaşayabilmek için çok önemlidir. Çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim, glikoz, vb, besleyici maddenin hazırlanması, hücrelere ulaşması ve de mikroplarla mücadele eden makrofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır.Gökçek İksir'i ile tedavi olmak mümkündür. Tabii doğru beslenirseniz tedavi sürecide o oranda kısalır.Gökçek İksiri vücudu cüruflardan arıtır, iltihaplı hastalıkları iyileştirir ve bağışıklık sistemini güçlendirir.Gökçek Tonik mide-bağırsak rahatsızlıkları, deri hastalıkları ve her türlü alerjiye karşı etkilidir.Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur.Siyah çay, kahve ve kola içilmemeli, çünkü bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler.Alkol ve sigaranın zararları belli kanser, damarların yağlanması vb, artı uzun süre bira içilirse cinsel ikdidarsızlık ve hatta kısırlığa sebep olmaktadır.Sucuk salam sosis gibi et mamullerine 5-6 ay ara vermek gerekir (sade temiz et az yenilebilir) çünkü asidoza sebep olmaktadır.Bu da birçok hastalığın ana kaynağıdır.Akşam yemeği yerine yoğurt, meyve veya salata yenilebilir veya sebze çorbası içilebilir.Hayvansal besinler, patates, tahıl (beyaz pirinç), bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özelikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve zamanla problemlere sebep olur.Ne kadar beyaz pirinç, patates, hamurlu yiyecekler, tatlı yiyecek ve içecekler, o kadar yağ oluşturur.Çünkü nişasta glikoza (şekere) dönüşür, şekerde yağa dönüşerek vücutta depolanır.Şeker ve antibiyotikler bağırsak mantarları çoğaltır, mantarlar ise her türlü hastalığı tetikler.Tatlı deyince akıla baklava, çikolata, dondurma vs gelir, kavun, karpuz ve üzümde tatlıdır ve bunlarda mantarı tetikler, çünkü aşırı şeker içeriler.Gökçek Diyet

          Allerji ve şişkinliğin sebei bağırsak mantarlarıdır: Sibel hanım tam 10 yıl yakalandığı amansız hastalıklar ki bunların başında özeliklede meyve, fındık, fıstık vb yiyeceklere karışı allerji, iltihaplı hastalıklar ağrılar vb,. Frankfurt ve çevresindeki kliniklerde gitmediği uzman doktor kalmaz. Fakat doktorlar hastalığına teşhis koyamazlar, kız kardeşi bana bunun ne olabileceğini sordu. Bende şayet yemekten sonra şişkinlik oluyorsa, allerjisi varsa ve kalbinde sıkışma gibi haller oluyorsa mutlaka bağırsak mantarı vardır vebunu teşhis etmek çok zordur dedim. Sibel hanım doktoruna bağırsak mantarı olup olmadığının teşhis edilmesini istemiş, doktorları buna biz karar veririz derelersede bayanın diretmesi karşısında bir düzine araştırmadan sonra bağırsakalarında 45 cm lik bir kısmın tamamen tahrip olduğunu ve hemen amaliyat olması gerektiğini söylemişler ve amaliyat etmişlerdir.
          Gökçek Diyet Ürünümüze ait diğer resimler aşağıdadır.
          Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

          Yorum yap


          • #6


            1. Türk doktordan ABD'de çığır açan buluş


            Nafiz ALBAYRAK/ BOSTON, (DHA)

            ŞİŞMANLIK genini bularak dünya çapında üne kavuşan Harvard Üniversitesi Prof.Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, besinlerin vücuda tahribat yapmasına engel olan geni buldu.
            Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü Başkanı Prof.Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil ve ekibi, besinlerin vücuda tahribat yapmasına engel olan ve karın içi yağlarında metabolik koruma görevi yapan gen ortaya çıkardı. Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Bölümü’nde, genetik ve metabolik hastalıklar konusunda yaptığı çalışmalarla adını dünyaya duyuran Türk bilim adamı Prof.Dr. Hotmışlıgil'in son çalışmasının tıp dünyasında çığır açabilceği belirtildi. Hotamışlıgil, 5 yıl süren çalışma sonucunda elde ettikleri yeni buluşa ilişkin DHA'ya şu bilgileri verdi:
            “Bu projenin sonunda karın içindeki yağlarda bulunan STAMP2 adında bir gen ortaya çıkardık. Bu gen, vücuda gelen gıdalar ve buna bağlı oluşabilecek hasarlara karşı korumakla görevli. İşin ilginç yanı, bu gen sadece karın içi yağlarda bulunuyor. Fonksiyonunu sadece o bölgede gösteriyor ve bir yemek yediğinizde, vücuda kalori girdiğinde hemen bu gen uyanıyor ve fonksiyonunu göstermeye başlıyor. Adeta, bu gelen besin öğelerini karşılamak için yağ dokusunu hazırlıyor.
            STAMP2 adlı genin, şimdiye kadar var olduğu bile bilinmeyen bir mekanizma olduğunu vurgulayan Prof.Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, STAMP2 geninin zayıflatılarak yada güçlendirilerek besinlerin vücuda getirebileceği hasarların önlenebileceğini ifade etti.
            En çok karın içi yağlarda üretilen STAMP2 geninin, yemek yenildikten sonra artıp öğün aralarında düştüğünü dile getiren Türk bilim adamı, yeni keşfettikleri genin, besin saldırısıyla başa çıkmada yağ hücrelerine yardımcı olduğunu ve böylece besinlerin vücutta tahribat yapan etkilerini yok ettiğini anlattı. Prof.Dr. Hotamışlıgil, şöyle devam etti:
            “Bu öngörüyü ispatlamak için bir dizi deneyler yapıldı. Bunun için de STAMP2 genini genetik mühendislik uygulamalarıyla deneyde kullandığımız farelerden çıkarttık. Bu gen olmadığı zaman az miktarda gıdaya bile bu hayvanların tepki vermelerini bekliyorduk ve bu gerçekleşti. Daha da ilginç olanı, herhangi bir şişmanlık olayı bile gelişmeden, yani normal bir vücuda girebilecek gıdalar düzeyinde bir gıda alımıyla; bu hayvanlarda şişmanlarda görülen bütün arızaları görmeye başladık. Yüksek kan basıncından tutun, yüksek tansiyon, kan şekerinin yükselmesi, insülin hormonunun çalışmasında bozukluklar, kandaki kolestrol miktarının yükselmesi, karaciğer yağlanması, iltihaplanma gibi hastalıkların belirtileri yavaş yavaş denek hayvanlarında ortaya çıktı. Bu da bize gösteriyor ki, bu sistemi kontrol eden çok önemli, anahtar bir mekanizmayı ortaya çıkarmış olduk.'' STAMP2 geninin çalışma yöntemini, sel baskınını engelleyen bir sete benzeten Prof.Dr. Hotamışlıgil, “Bu set alçaldığı zaman sular taşıyor ve problem ortaya çıkıyor. Önemli olan, biyolojik veya genetik olarak bu seti yükseltebilir miyiz yada daha güçlü hale getirebilir miyiz? Çalışmaların odak noktası şu anda bu'' dedi.

            ŞİŞMANLIKLA KANSER ARASINDAKİ BAĞI ORTAYA ÇIKARABİLİR
            Prof.Dr. Hotamışlıgil, STAMP2 geninin, beslenme bozuklukları veya şişmanlıkla şeker hastalığı, kalp hastalığı gibi hstalıkların yanısıra, çok ilginç bir olasılık daha ortaya çıkardığını, bu genin şişmanlıkla kanser arasındaki bağlantının anlaşılabilmesi için yeni ve çok önemli ipuçları vereceğini söyledi. Geçtiğimiz 15-20 yıl içerisinde şişmanlığın, önlenebilir kanser riskleri arasında en büyük unsur olarak gösterildiğini vurgulayan Prof.Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, “Özellikle sindirim sistemini döşeyen hücreleri ilgilendiren kanserlerde, ağızdan bütün bağırsak sitemine, karaciğer kanserlerine kadar, şişmanlık kanser riskini çok yükseltiyor. Fakat bunun neden olduğu, nasıl ortaya çıktığı ya da önlenebileceği konusunda hiç bir fikir yoktu. Bu genin ortaya çıkarılması, bu konuda da bize bir ipucu veriyor. Birbiriyle çok ilgisiz gibi görünen iki sahayı bir araya getiriyor'' dedi.
            Prof.Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, yeni bulunan gen konusunda, Norveç'te yaşayan Türk bilim adamı Fahri Saatçıoğlu ile birlikte çalışmalarını yürüttüklerini belirterek, şunları söyledi:
            “Çalışma arkadaşım ve dostum Fahri Saatçıoğlu, bu geni prostat kanserinde düzeyleri artan ve hormonlarla kontrol altında bulunan bir gen olarak ortaya çıkarıyor. Aynı zaman diliminde de bizim laboratuvarımızda bu gen besinlere karşı direnç gösteren bir gen olarak ortaya çıkıyor. Biz bu geni görünce, hemen Fahri Saatçıoğlu ile irtibata geçtik ve bu çalışmayı beraber tamamlayıp yayımladık.'' Prof.Dr. Hotamışkıgil, tıp dünyasında yeni ve farklı görüşleri ortaya çıkardığı için STAMP2 geninin tüm dünyada ilgi gören bir buluş olduğunu belirtti. Hotamışkıgil’in çalışmaları, biyolojik ve yaşambilim alanında dünyanın en önde gelen bilim dergilerinden biri olan ‘Cell' de yayımlanmıştı.

            2. Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi karaciğerin metabolik haritası çözdü!


            Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi karaciğerin metabolik haritasını çözdü


            BOSTON - Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi, karaciğer dokusunda metabolizmayı bozarak diyabete yol açan mekanizmanın protein değil ‘yağlar tarafından kontrol edildiği sonucunu ortaya çıkararak’ bu alandaki yerleşik görüşü sarsan yeni bir tedavi yaklaşımına ön ayak olacak önemli bir buluşa imza attı.


            Şişmanlık ve diyabetin tedavisine yönelik çalışmalarıyla tanınan Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, şişmanlık ve diyabette karaciğerin rolüne ilişkin yağ ve kalsiyum metabolizması üzerinde şaşırtıcı buluşlar yaptı. Ortaya çıkarılan bu yeni mekanizmalara deneysel ortamda yapılan genetik müdahaleler sonucu insülin direnci ve şeker hastalığı geri döndürülebiliyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, bütün dünyada büyük bir hızla yayılan şişmanlık, diyabet ve karaciğer yağlanması probleminde böyle temel bir bozukluğun ortaya çıkarılmasının yepyeni tedavi olanakları sunabileceğini belirtti. Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi, bu heyecan verici çalışmalarını dünyanın en saygın bilim dergisi 'Nature' Mayıs sayısında yayınlayarak bilim camiasına duyurdu.

            Pek çok önemli çalışmaya imza attı
            Hotamışlıgil Laboratuvarı’nda daha önce yapılan çalışmalar, şişmanlık ve diyabet gibi metabolik hastalıklarda kronik iltihabi değişikliklerin anahtar bir mekanizma teşkil ettiğini ortaya çıkarmış ve bu hastalıklara yaklaşımda yeni bir alan açmıştı. Bunun akabinde Prof. Dr. Hotamışlıgil, hem deney hayvanlarında hem de şişman ve diyabeti bulunan insanlarda karaciğer ve yağ hücrelerinde “endoplazmik retikulum” (kısaca ER) adı verilen yapıda stres ortaya çıktığını keşfetmiş ve bu stresin giderilmesinde kullanılabilecek kimyasal maddeleri belirleyerek, hem deneysel ortamda hem de insanlarda çarpıcı tedavi edici etkilerini göstermişti.


            Çalışma ‘Nature’ dergisinde yayınlandı
            Prof. Dr. Hotamışlıgil’in bu buluşuna kadar endoplazmik retikulum sadece hücrede protein sentezini, sentezlenen proteinlerin kalitesini ve trafiğini kontrol eden, bir üretim tesisi gibi çalışan bir sistem olarak biliniyordu. Bu karmaşık sistemin ve ER’ın metabolizmanın kontrolündeki rolü bilinmiyordu. Dolayısıyla, bu önemli organelin şişmanlık ve diyabette neden hatalı çalışmaya başladığı sorusu da hem bilim camiası hem de Prof. Dr. Hotamışlıgil için gizemli bir konu idi. “Nature” dergisinde yayınlanan bu yeni çalışmayla, bilimadamları hem bu büyük sırrı çözmüş oldular, hem de karaciğerin metabolik haritasını gün ışığına çıkardılar.

            Hotamışlıgil ve öğrencisi Dr. Fu, bu sırrı çözebilmek için önce hastalıklı karaciğer dokularından endoplazmik retikulumu saflaştıracak bir yöntem geliştirdiler ve daha sonra bu yapının tüm protein ve yağ haritasını sistematik olarak ortaya çıkardılar. Hotamışlıgil Laboratuvarı, bu haritayı ortaya çıkarabilmek için binlerce protein ve yağ molekülünü sağlıklı ve hasta karaciğer dokusunda tarayarak birer birer inceledi. Elde ettikleri sonuçları “büyük bir sürpriz” olarak değerlendiren Prof. Dr. Hotamışlıgil, şişmanlığın herkesin tahmin ettiğinin tam tersi olarak karaciğer dokusunda protein üretiminden yağ üretimine dönüşü tetiklediğini ve bu organdaki endoplazmik retikulumun normal çalışmasının bu şekilde bozulduğunu gösterdiklerini belirtti.

            Yağların metabolizmadaki yeri
            Karaciğer dokusunda binlerce yağ ve protein molekülünü inceleyen ekip, yağların arasında iki molekülde şişmanlığa bağlı çarpıcı bir anormallik tespit etti. Posfatidil-kolin (PC) ve posfatidil-etanoamine (PE) isimli bu yağların ER cidarının mimarisi üzerinde çok önemli etkileri olduğunu belirten Prof. Dr. Hotamışlıgil, tespit ettikleri bu değişimlerin organel fonksiyonunu bozabilec
            eği hipotezine ulaştıklarını ve akabinde bunu ispat ettiklerini belirtti.

            Karmaşık yolaklar söz konusu
            Endoplazmik retikulumu hüc
            re içinde çok çetin ve karmaşık yollarda seyreden 12 silindirli bir yarış arabasının motoruna benzeten Prof. Dr. Hotamışlıgil, şu bilgileri Verdi: “Bu motorun performansı için sadece çok miktarda enerji değil aynı zamanda kalsiyum kullanımı gerekiyor ve hücrenin benzini olan enerji kaynaklarının yanı sıra organel içerisine yüksek miktarda kalsiyum aktarılması da gerekiyor. Kalsiyum hücre içindeki depolardan endoplazmik retikulumu oluşturan tüplere özel kanallar aracılığıyla aktif olarak taşınıyor ve bu fonksiyonun gerçekleşebilmesi için de bu tüplerin cidarındaki yağların belli bir oranda olması gerekiyor. Şişman karaciğer dokusunda meydana gelen değişiklikler, bu tüplerden kalsiyum kaçağına sebep veriyor ve neticede organ fonksiyonunu bozarak diyabet oluşmasına zemin hazırlıyor. Ekip olarak bu kaçağa sebep olan mekanizmanın yağlar içindeki değişiklikler nedeniyle oluştuğunu ve düzeltilebileceğini ortaya çıkararak büyük probleme önemli bir çözüm getirdik.”

            Yeni genetik modeller geliştiriliyor
            Bu mekanizmanın şeker hastalığı ve karaciğer yağlanmasındaki rolünü ortaya çıkarmak için Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi iki değişik strateji geliştiriyorlar. Bunlardan birincisinde şişmanlık sırasında yağlarda tespit ettikleri bozukluklardan sorumlu PEMT ismindeki enzimin aktivitesini karaciğer dokusunda ortadan kaldıracak bir genetik müdahale geliştiriyorlar ve bu müdahale sonucunda hem kalsiyum kaçaklarını önlüyor hem de diyabeti ortadan kaldırıyorlar. İkincisinde ise endoplazmik retikuluma kalsiyum aktaran en önemli kanal olan SERCA isimli bir molekülün karaciğerdeki miktarını bir gen tedavisi yöntemiyle yükselterek organele kalsiyum girişini düzeltiyorlar. Bu girişimde, deneysel ortamda, hem şişman dokudaki ER stresini ortadan kaldırdıklarını hem de diyabet ve karaciğer yağlanmasını düzelterek bu hastalıkları etkin bir şekilde tedavi ettiklerini gösteriyorlar.


            Bu çalışmanın sonunda, Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi, karaciğer dokusunda metabolizmayı bozarak diyabete yol açan mekanizmanın protein değil “yağlar tarafından kontrol edildiği sonucunu ortaya çıkararak” bu sahada birçok yerleşik görüşü sarsan ve yepyeni tedavi yaklaşımına ön ayak olacak çok önemli bir buluşa imza attılar. Prof. Dr. Hotamışlıgil, çalışmalarının, geliştirdikleri yöntemlerle şimdi şişmanlıkta fonksiyonu bozulan diğer dokulara yöneldiğini, bu araştırmalar sonucunda vücut metabolizmasının en ayrıntılı haritasının ortaya çıkarılacağını ve en etkin tedavi yöntemlerine ışık tutulacağını belirtiyor.

            Prof. Dr. Hotamışlıgil, bu önemli çalışmada yer alan tüm çalışma arkadaşlarının, Dr. Alexander Ivanov ve Dr. Steve Watkins’in katkılarının takdir edilmesi gerektiğinin ve özellikle Dr. Fu’nun fedakarlıklarla gerçekleştirdiği çalışmaların bu buluştaki hayati yerinin altını çiziyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, halen Harvard Üniversitesi’nde, JS Simmons Genetik ve Metabolizma Profesörü ve Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı olarak görevini sürdürüyor. Şimdiye dek pek çok bilim insanı yetiştiren ve çok sayıda Türk öğrenciyi de laboratuvarına kabul ederek kariyerlerine hazırlayan Prof. Dr. Hotamışlıgil, metabolik hastalıklar konusunda dünyanın en önde gelen bilim insanlarından biri olarak görülüyor.


            Pek çok önemli çalışmaya imza attı
            Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, 1986 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Harvard Üniversitesi'nde uzmanlık çalışmalarını tamamlamış ve öğretim üyesi olarak göreve başlamıştır. Genetik ve Metabolizma Profesörü Hotamışlıgil'in Harvard Üniversitesi'nde bir araştırma laboratuvarı bulunmaktadır. Hotamışlıgil, yine bu üniversitede Genetik ve Kompleks Hastalıklar bölümünün başkanlığını yürütmektedir. Vücudun metabolizmasını denetleyen mekanizmaların incelendiği laboratuvarında, genetik bir özelliğin bir hücreden diğerine nakline, ayrıca metabolik dengenin moleküler ve genetik kontrol mekanizmalarına odaklanan biyokimyasal, moleküler ve genetik çalışmalar yapılmakta; insanlardaki metabolik hastalıklarda görülen belli anormalliklerin neden ve çözümleri araştırılmaktadır. Hotamışlıgil'in çalışmaları, günümüzde diyabet, şişmanlık, kalp hastalıkları, karaciğer yağlanması ve astım hastalıklarına yeni yaklaşımların geliştirilmesine yol açmış ve bu hastalıklara karşı hem akademi, hem de endüstride birçok ilaç geliştirme programına temel teşkil etmiştir. Hotamışlıgil'in bu katkıları 2010 yılında Uluslararası Obezite Cemiyeti’nin Wertheimer ve Columbia Üniversitesi’nin Naomie Berrie ödüllerini getirmiştir.


            Hotamisligil Laboratory | Harvard School of Public Health

            3. Prof. Dr Hotamışlıgil'in "Fil saçı" konuşması




            Buluşları Tıp Dünyasının Metabolik Hastalıklara Bakış Açısını Değiştiren Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil "Sağlık" Alanına Kattığı Değer ile 12. Vehbi Koç Ödülü'nün sahibi oldu. Harvard Üniversitesi Genetik Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil fil saçı örneği verdiği ilgi çeken bir konuşma yaptı.

            Buluşları Tıp Dünyasının Metabolik Hastalıklara Bakış Açısını Değiştiren Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil "Sağlık" Alanına Kattığı Değer ile 12. Vehbi Koç Ödülü'nün sahibi oldu. Harvard Üniversitesi Genetik Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil fil saçı örneği verdiği ilgi çeken bir konuşma yaptı.

            " FİLİN SAÇI VAR MI?"
            "Sizi sıkmamak için bir hikâye anlatmaya karar verdim. O da fil ile ilgili" diyen Hotamışlıgil konuşmasına şöyle devam etti:
            "Başlamadan önce sormak istediğim bir soru var fil ile ilgili. Filin saçı var mı? Fikri olan var mı? Sorunun cevabı filin saçı var. Memelilerin ortak özellikleri saçları olmaları ve süt vermeleri. Fakat fil üzerinde yapılan çalışmada çok başka bir özelliği ortaya çıkıyor. Tüm memelilerde kıllar yalıtım amacıyla kullanılıyor. Isıyı korumak için. Sadece filde tam tersi. Fil kıllarını soğutma amacı için kullanıyor. Bazen büyük bir cismin üzerindeki küçük bir ayrıntı önemsiz gelebiliyor. Hangi büyük cisimlerin üzerinde hangi ayrıntıların yerinde olmadığını sıralamama gerek yok. Bundan daha önemli olan şu noktalar: Bu araştırma Princeton'da bir lisans öğrencisi tarafından yapılıyor. 20 yaşında bir genç bunu yapan. Aklına geliyor. Benim de bundan lisede okuyan 16 yaşındaki oğlum sayesinde haberim oluyor. "Aaa baba bak filin saçı varmış" diye... Son derece basit bir araştırmanın sonucundan yepyeni bir biyolojik kurgu ortaya çıkıyor. Bazen milyarlarca dolar paralar harcanıyor ama hiçbir şey bulunmuyor. Böyle birşey yapmak insanın aklına nereden geliyor? Merak. Merak olmadan bilimsel ilerleme olmuyor. Büyük keşifler olmuyor"
            "375 MİLYON DOLARA SATILIYOR"
            "Peki, bu projeyi öğrenci nasıl yapıyor? Princeton gibi bir yerde hem de? Çünkü özgürlük ortamında zihinsel faaliyetlerini sürdürebildiği için... O zaman bu özgürlük ortamını genç zihinlerin açılıp kapasitelerini görebilmeleri için ülkelerine insanlığa katkıda bulunmaları için yaratmamız gerekiyor. Bu ortamı yaratamazsak o üniversitelerden istediğimiz ürünü, ilerlemeyi elde etmemiz mümkün değil. Peki, bu kadar hikâye anlattım. Tamam bu çocuk filin saç tellerinin bedeni soğuttuğunu bulmuş ama ne olmuş? Bu kıl tasarımı ve ısı transfer özellikleri aslında aşırı sıcaklarda kullanabilecek askeri ve sivil uygulamaları olan özgür bir malzeme üretiminde kullanılmak üzere lisanslanıyor. Üretime geçiyor. Cambridge'de bunu üreten firma da 375 milyon dolara satılıyor"
            Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

            Yorum yap


            • #7
              Kardiyolog gözüyle Karatay diyeti

              Karatay diyeti, bu yılın en popüler beslenme planı oldu.


              Binlerce kişi kilo vermek ve sağlıklı olmak için bu diyeti yapıyor. Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay’ın önerdiği beslenme tavsiyelerinin bazılarına ben de katılıyorum. Katılmadığım noktalar da var tabii ki. Mesela yüksek oranlarda kolesterol kazanımını serbest bırakması, hayvansal proteinleri fazlaca önermesi, meyveyi neredeyse yasaklaması ve “ara öğün”lere tümüyle karşı çıkması, bunların en önemlileri. Kişisel itirazlarımı ayrı bir yazıya bırakıyorum. Çoğu kardiyolog da bu diyetin (özellikle uzun süreli uygulanması durumunda) zararlı olabileceğinden endişe ediyor. Dr. Murat Kınıkoğlu bunlardan biri. Dr. Kınıkoğlu ile bu diyeti uzun uzun tartıştık. Dün Hürriyet’te ilk bölümü yayınlanan söyleşinin devamını bugün okuyabilirsiniz. Bakın ne diyor Dr. Kınıkoğlu...
              Yaşam Reçeteler
              - Kırmızı et yiyerek zayıflamak sağlıklı olabilir mi?
              - Etin zayıflatıcı bir etkisi olduğunu biliyoruz. Proteinin kalorisi yağ ve karbonhidrata göre daha düşüktür, ikincisi vücudumuz proteini yakarken daha çok enerji harcar. Sonuç olarak eğer un başta olmak üzere karbonhidratı azaltır, hayvansal protein alımını artırırsanız zayıflarsınız. Zayıflarsınız ama ne pahasına? Atkins grubu tarafından finanse edilen bir çalışmada altı ay süreyle hayvansal protein verilen hastaların yüzde 68’inde lif eksikliğine bağlı olarak kabızlık, yüzde 63’ünde ketozise bağlı olarak ağız kokusu, yüzde 15’inde baş ağrısı, yüzde 10’unda saç dökülmesi görülmüştür. Fazla et yemenin bu saydığım kısa vadeli kötü etkilerinin dışında uzun vadeli yan tesirleri de vardır. Böbrek taşı riskini artırır, kolesterolü yükseltir, birlikte yeteri kadar sebze-meyve yenilmediği takdirde vitamin eksikliğine neden olur. Et ve hayvansal yağ tüketimini artırmayı öğütleyen diyetler hem zararlıdır hem de kendi içinde çelişkileri vardır. Bunlardan birisi yangı - inflamasyona olan yaklaşımlarıdır. Etçiler bir yandan fazla miktarda hayvansal yağ ve zeytinyağı yenilmesini tavsiye ederken, diğer yandan kanda inflamasyonu gösteren HSCRP seviyesinin düşürülmesini öneriyorlar. Oysa yağ ve hayvansal proteinlerin HSCRP seviyesini artırdığı kesin olarak gösterilmiştir.
              - Günde iki yumurta için ne diyorsunuz?
              - Geçenlerde bir hastam muayeneye geldi, kilo verdiği için ağzı kulaklarında... Son bir aydır her gün iki pirzola, iki de yumurta yediğini söylemez mi! Az daha şoka giriyordum. Canan Hoca yumurtanın kolesterolü yükseltmeyeceğini söylüyor, ancak yumurtadaki tek sorun kolesterol değil ki. Bir yumurta sarısında 70 mg Arachidonic asit vardır. Arachidonic asit inflamasyon yapar, romatizmayı, astımı, alerjiyi, damarlardaki iltihaplanmayı azdırır, bu yüzden mümkün olduğu kadar az yenmesi gerekir. İki ay önce yumurtayla ilgili çok güzel bir çalışma yayınlandı. California Üniversitesi doktorları, 1994-2007 yılları arasında 27 bin erkeği takip edip haftada ikinin üzerinde yumurta yiyenlerle haftada yarım yumurta yiyenleri kıyasladılar. Çok yumurta yiyenlerde hızlı ilerleyen prostat kanseri riski yüzde 81 yüksek. Ben hastalarıma haftada bir adetten fazla yumurta yememelerini öneriyorum. Yumurtanın beyazı kolesterol ve Arachidonic asit içermediğinden kalp hastaları da yiyebilir.
              - Karatay diyetinin katıldığınız bir yönü var mı?
              - Canan Hoca kitabında şeker ve şekerli içecekleri yasaklıyor, ki bu önerisine canı yürekten katılıyorum. Şekerin kolesterolden daha büyük bir düşman olduğunu da kabul ediyorum. Ülkemizde, beslenmede şeker tehlikesine ilk dikkat çeken kişi “Taş Devri Beslenmesi” kitabıyla Prof. Ahmet Aydın Hoca’mız oldu. Şimdi Canan Hoca’nın da katkısıyla şekerin zararlı bir katkı maddesi olduğu konusunda insanımız bilinçleniyor. Şişman ve diyabetli insan sayısının hızla arttığı ülkemizde şeker ve nişastaya karşı büyük bir kampanya yapılmasına ihtiyacımız var.
              GÜNDE BEŞ PORSİYON MEYVE
              - Karatay diyeti, meyve kısıtlaması öneriyor. Şekerli meyvelerin sınırlanmasını anlıyorum, ancak günde sadece bir adet meyve yenmesi sizce de doğru mu?
              - Canan Hoca meyvenin zararını ispatlamak için “Bir elma yedikten sonra midenizin ezilmesi bundandır” diyor. Ben üç elma yiyorum midem ezilmiyor. Dünyada meyvenin faydaları üzerine yapılmış binlerce çalışma varken, “günde bir meyve yiyin” demeyi doğru bulmuyorum. Ben şahsen hastalarıma günde beş porsiyon meyve yemelerini öneriyorum. Meyveleri seçerken şekerli olanları daha az tüketmelerini tavsiye ediyorum. Hayvansal ağırlıklı beslenmenin kanser ve kalp hastalığı oranlarını artırdığına dair yüzlerce çalışma olmasına rağmen, sebze-meyve ağırlıklı beslenmenin kansere veya kalp hastalığına neden olduğuna dair bir tek çalışma gösteremezsiniz. Sebze-meyve ağırlıklı beslenme, bırakın kansere neden olmayı, kanserde nüksü engelleyici bir rol oynamaktadır.

              Yorum yap


              • #8
                ASİT–BAZ DENGE BOZUKLUKLARI ve TEDAVİ YAKLAŞIMLARI

                Prof.Dr. Neval Duman


                Asit-baz dengesi ,vücut sıvılarının hidrojen iyonu(H+) konsantrasyonu dengesidir.Vücut sıvılarında çok az miktarda H+ iyonu bulunmasına rağmen;konsantrasyonundaki çok küçük değişiklikler bile enzimatik reaksiyonları ve fizyolojik olayları etkiler.Sağlıklı insanda kanda 36-40 nanomol/L hidrojen iyonu bulunur.

                Ph Kavramı
                Bir solüsyondaki hidrojen iyonu konsantrasyonunun negatif logaritmasıdır.pH 7.40 düzeyi hidrojen iyonu konsantrasyonunun yaklaşık 40 nmol/L olduğunu gösterir ve bu fizyolojik pH dır.Normal arter kanında pH 7.35 ile 7.45 arasında değişir.Venöz kanda ise pH 0.03-0.05 daha düşüktür.pH ile HCO3 ve pCO2 değerleri arasında matematiksel bir ilişki vardır. Asit Baz bozukluğu bunların bir veya ikisinin değişimi ile oluşur.
                (HCO3 -)
                pH = Sabit Değer ´
                pCO2

                Asit-Baz Dengesinin sağlanması
                Hücresel metabolik olaylar sonucunda, vücutta sürekli olarak asit özellikte maddeler oluşmaktadır.Bu asit maddeler 2 ana guruba ayrılır:
                1-Volatil(Uçucu) asitler:
                Karbondioksite dönüşebilen asitlerdir.Karbonhidrat ve yağların yanması sonucunda ortaya çıkan CO2 eritrositler tarafından tamponlanır ve akciğerlere taşınarak solunum ile atılır.
                2-Nonvolatil(Uçucu özelliği olmayan)asitler:
                Karbon dioksite dönüşemeyen asitlerdir Aminoasitler , fosfolipit ve fosfoproteinler , nükleoproteinlerin yıkılması,aminoasitler,karbonhidrat ve yağ asitlerinin inkomplet yanması ile oluşurlar.
                Metabolik işlevler sonucu sürekli H+ oluştuğu halde, vucut sıvılarında pH 7.35-7.45 gibi çok dar sınırlar arasında tutulur.Bunu sağlayan başlıca 3 mekanizma vardır.
                1-Kimyasal Tampon Sistemi
                2-Akciğerler yoluyla CO2 atılımının kontrolu
                3-Böbreklerden amonyak üretimi ile serbest H+ atılımının sağlanması;bikarbonatın reabsobsiyonu ve regenerasyonu
                Kimyasal tampon Sistemi:
                Tampon maddeler ,hidrojen iyonu vererek veya ortamdan hidroksil iyonu alarak pH değişikliklerini önler.Önemli olan fizyolojik tamponlar karbonik asit(H2CO3) ve bikarbonat(HCO3) ile monobazik sodyum fosfat(NaH2PO4) ve dibazik sodyum fosfat(Na2HPO4), proteinler ve alkali tuzlardır.
                Vücutta faaliyet gösteren tampon sistemler hücre dışı ve hücre içi alanlarda etkisini gösterir.
                Hücre dışı alanda etkisini gösteren tamponlar:
                1-Bikarbonat / Karbonik asit tampon sistemi
                2-Monobazik sodyum fosfat / Dibazik sodyum fosfat
                3-Protein H+/Proteinat
                4-Organik asitler / Organik asit tuzlar

                Hücre içi alanda etkisini gösteren tamponlar:
                1- Böbrek tubulus hücresi ve eritrosit içi NaH2PO4/ Na2HPO4 sistemi
                2- Dokulardaki protein tampon sistemi
                3-Eritrositlerdeki Hemoglobin H+/Hemoglobinat tampon sistemi

                Arteryal pH, temel tampon sistemini oluşturan HCO3 ve pCO2 arasındaki denge tarafından belirlenir.Bikarbonat miktarı böbrekler tarafından belirlenirken; Akciğerlerde , kanda erimiş şekilde bulunan karbodioksit miktarını düzenlerler.
                Plazma HCO3 düzeyinde azalma veya CO2 ‘de artma asidoz, HCO3- düzeyinde artma veya CO2 ‘de azalma alkaloz olarak ortaya çıkar.
                Primer olarak serum bikarbonat düzeyinde azalma varsa metabolik asidoz söz konusudur. Bu durumda, kompansatris olarak alveoler ventilasyonda artış olur ve plazma CO2 düzeyi düşer. Bu kompansasyon sayesinde kan pH’sı normal düzeye yaklaştırılır. Fakat hiçbir zaman normal düzeye getirilemez.
                Primer olarak serum bikarbonat düzeyinde artış varsa metabolik alkaloz söz konusudur. Bu durumda, kompansatris olarak alveoler ventilasyonda azalma olur ve plazma CO2 düzeyi artar. Bu kompansasyon sayesinde kan pH’sı normal düzeye yaklaştırılır. Fakat yine hiçbir zaman normal düzeye getirilemez.
                Primer olarak kan CO2 düzeyinde artış olursa respiratuar asidoz söz konusudur. Bu durum 48-72 saatten daha uzun sürerse (kronik respiratuar asidoz), kompansatris olarak böbreklerde bikarbonat sentezi artar ve kan pH’sı normal düzeye yaklaştırılır. Fakat normale getirilemez.
                Primer olarak kan CO2 düzeyinde azalma olursa respiratuar alkaloz söz konusudur. Bu durum 48-72 saatten daha uzun sürerse (kronik respiratuar alkaloz), kompansatris olarak böbreklerde bikarbonat sentezi azalır ve kan pH’sı normal düzeye yaklaştırılır. Bazen normal düzeye erişebilir.
                Basit asit-baz bozukluklarındaki özellikler aşağıda özetlenmiştir: (Tablo-I)

                Bozukluk pH H Primer Değişiklik Kompansatuvar Yanıt

                Metabolik Asidoz ↓ ↑ ↓ ( HCO3 ) ↓ pCO2

                Respiratuvar Asidoz↓ ↑ ↑ pCO2 ↑ ( HCO3 )

                Metabolik Alkaloz ↑ ↓ ↑ ( HCO3 ) ↑ pCO2

                Respiratuvar Alkaloz ↑ ↓ ↓ pCO2 ↓ ( HCO3 )



                METABOLİK ASİDOZ
                Primer bozukluğun serum bikarbonat düzeyindeki azalmaya bağlı olduğu asidoz tipine Metabolik Asidoz adı verilir.

                Metabolik asidoz sebepleri:
                1- Egzojen ve endojen asid yük artışına yol açan nedenler:
                · Akut ve kronik böbrek yetmezliği
                · Ketoasidoz
                - Diyabetik ketoasidoz
                - Alkolik ketoasidoz
                - Açlık ketoasidozu
                · Laktik asidoz
                · İntoksikasyonlar
                - Etilen glikol
                - Metanol
                - Salisilat
                Bu grup asidozlarda anyon açıklığı (anyon gap) artmıştır.



                2- Bikarbonat kaybına yol açan nedenler:
                · Gastroentestinal bikarbonat kaybı
                - Diyare
                - Eksternal fistüller
                · Renal bikarbonat kaybı
                - Renal tübüler asidoz
                § Proksimal tip RTA (Tip 2)
                § Distal tip RTA (Tip 1)
                § Tip 4 RTA
                ● Ureterokolostomiler
                Bu grup asidozlarda anyon açıklığı normaldir.

                Metabolik asidozların ayırıcı tanısında ve tedavinin yönlendirilmesinde anyon açığı (anyon gap) kavramı önemli yer tutar.
                Plazmadaki protein, sülfat, fosfat, organik asit gibi anyonlar rutinde ölçülmezler. Normalde plazmadaki anyonların toplamı ile katyonların toplamı her zaman birbirlerine eşit oldukları halde; plazmada rutin olarak ölçülebilen katyonlar ile ölçülebilen anyonlar arsında bir fark vardır. Buna anyon açığı (anion gap) denir.
                Anyon Açığı=[Na+] – [Cl- + HCO3-]
                Normalde anyon açığı 8-16 nEq/L’dir.

                Metabolik asidozda klinik bulgular:

                Metabolik asidozun sistem üzerine 3 önemli etkisi vardır:
                1-Kardiyovasküler Sistem Etkileri:
                Asidoz periferik vazodilatasyona yol açar.Bu nedenle cilt sıcaktır. Aşırı vazodilatasyona bağlı bağlı hipotansiyon ve ciddi durumlarda şok tablosuna eğilim olur. Negatif inotrop etki nedeniyle kardiyak depresyon sonucu kalp yetmezliği riski artar.Paradoks olarak ,hastaların santral ve pulmoner venlerinde konstriksiyon vardır,bu nedenle sıvı replasmanı kolaylıkla akut akciğer ödemi tablosuna yol açabilir. Ciddi asidozda hiperpotasemiye bağlı EKG değişiklikleri ve ventriküler aritmiler gelişebilir.
                2-Solunum sistemi Etkileri:
                Metabolik asidozda sıklıkla karşılaşılan bulgu ; solunum derinliğinin ve sıklığının artmasıdır (kussmaul solunumu). Bunun nedeni kan pH’sındaki düşmenin ,solunum merkezini uyarması ve bu uyarı etkisiyle pCO2 azaltılarak pH’nın dengelenmeye çalışılmasıdır (akciğer kompansasyonu).
                3-Santral Sinir Sistemi Etkileri:
                Santral sinir sistemi etkilerinde, letarji ve hafif stupordan komaya kadar giden şuur bozuklukları olabilir. Ayrıca asidoz derinleştikçe bulantı ve kusma tabloya eklenir.

                Metabolik asidozlu hastaya yaklaşım:
                Öykü ve fizik muayene ile elde edilen bazı pozitif bulgular asid-baz denge bozukluğundan şüphelenmeyi sağlayabilir. Metabolik asidoza yol açabilecek diyabet, böbrek hastalığı, alkolizm veya eksternal asit yük oluşturabilecek toksik madde alımı gibi hastalıkların sorgulanması ve fizik muayenede bu patolojilere uygun bulguların saptanması önemlidir.
                Hastanın anemnezi ve fizik muayene bulgularına göre ne tür asit-baz bozukluğu olabileceği düşünülmeli ve daha sonra laboratuar bulguları ile tanı kesinleştirilmelidir.
                Anamnezi ve fizik muayene bulguları bilinmeyen bir hastada, sadece laboratuar bulgularına bakılarak asit-baz bozukluğu ile ilgili bir tanı konulmamalıdır. Bu davranış bizi yanlış tanılara yöneltebilir.
                Asit-baz dengesi ile ilgili değerlendirmeler klinik uygulamada radial, brakial veya femoral arterlerden alınan arteryal kan gazı örneklerinde pH, pCO2 ve HCO3 ölçümlerine göre yapılır.Normal koşullarda arteryal kan pH’sı 7.35- 7.45, parsiyel karbondioksit basıncı (pCO2) 36-44mm Hg, HCO3_ konsantrasyonu 22-26 mEq /L arasında değişir.
                Metabolik olaylarda respiratuar, respiratuar olaylarda ise metabolik kompansasyon ile pH değişiklerinin zararlı etkileri en aza indirilmeye çalışılır. Eğer bir asit-baz bozukluğunda bikarbonat, pCO2 değişkenlerinden birisinde değişiklik gelişiyor ve buna karşın gelişen kompansasyon derecesi normal sınırlarda kalıyorsa basit asit-baz bozukluğu; kompansasyon mekanizmaları normal işlemiyorsa mikst veya komplike asit-baz bozukluğu söz konusudur.

                Eğer herhangi şekilde (klinik ya da laboratuar) asit-baz bozukluğunda şüphenelinirse;

                1. Asit-baz denge bozukluğunun tipi tanımlanmalıdır: pH < 7.35 Asidoz, pH>7.45 Alkaloz,
                2. Denge bozukluğunun metabolik mi yoksa respiratuar mı olduğu saptanmalıdır (Tablo-I).
                3. Bozukluğun basit ya da komplike olup olmadığı ortaya konulmalıdır.
                4. Metabolik asidoz sözkonusu ise anyon açığı saptanmalıdır. Anyon açığı rutin kan biyokimyası ile ölçülebilen katyonlar ile anyonlar arasındaki farkı tanımlamak için kullanılmaktadır. Anyon açığı= Na – (HCO3 +Cl) Normalde anyon açığı 8-16 mEq arası olarak kabul edilir.
                5. Asit-baz dengesi bozukluğuna neden olan sebep araştırılmalıdır.
                6. Uygun tedavi planı çizilmelidir.

                İdrar analizi de böbrek hastalığı (hematüri, proteinüri , vb.) ve ketoasidoz (ketonüri,glokozüri) hakkında bilgi verebilir. Asidoz saptanan hastada BUN , Creatinin, glikoz, serum laktat, keton ve salisilat düzeylerinin ve ozmolaritenin belirlenmesi ayırıcı tanıda yardımcı olur.
                Asidozun kendisi hiperpotasemiye neden olur. Asidotik bir hastada eğer hipopotasemi var ise diyare ya da ozmotik diürez gibi hem hipopotasemi, hem de asidoz yapabilecek bir neden akla getirilmelidir.

                Metabolik Asidoz Tedavisi:

                Metabolik Asidoz tedavisinde temel yaklaşım:
                1-Asidoza yol açan nedenlerin kontrolü ve tedavisinin planlanması,
                2-Alkali Tedavisine ihtiyacın olup ,olmadığının araştırılması
                3-Gerekli ise uygun ve kontrollu alkali replasmanının yapılması
                Alkali tedavi (Bikarbonat tedavisi) kararını ; pH ve Serum HCO3 değerleri kadar hastanın hemodinamik durumu ve organ disfonksiyonlarıda belirler.
                Akut Metabolik Asidozda genellikle pH 7.10’un altında ise tabloya ciddi hemodinamik sorunlar eklendiğinden alkali tedavi gereklidir.pH 7.10- 7.20 arasında ise , bikarbonat tedavi kararı hastanın klinik durumu değerlendirilerek yapılır. pH 7.20 ‘nin üzerinde ise genellikle bikarbonat tedavisine ihtiyaç yoktur.Primer nedeni tedavi etmek yeterlidir.
                HCO3 açığı hesaplanırken,dağılım katsayısı olarak genellikle 0.5 kullanılır.

                HCO3 açığının hesaplanması:HCO3 Açığı = 0.5 × Vücut Ağırlığı × (İstenen HCO3 değeri – Ölçülen HCO3 değeri )

                Genellikle ilk 6-8 saatte ihtiyacın %50’sinden fazlası replase edilmez.Bikarbonat tedavisi sırasında 2-4 saatlik aralarla kan gazları analizi yapılarak hasta yakın izlenmelidir.


                Bikarbonat tedavisi sırasında hipernatremi,hipervolemi,hiperkapni,hipokalemi ve akut alkaloz gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir.

                METABOLİK ALKALOZ

                Primer bozukluğun serum bikarbonat düzeyindeki artma olduğu alkaloz tipine metabolik alkaloz adı verilir. Serum HCO3- düzeyinde artma olduğu zaman kompanzasyon amacıyla alveoler ventilasyon azalır ve pCO2 artar. Klinikte metabolik alkaloz en sık olarak mide sıvısı kayıpları, aşırı diüretik kullanımı ve çeşitli nedenlerle mineralokortikoid aktivitenin arttığı durumlarda görülür. Metabolik alkalozlarda her zaman alkalozu başlatan bir pataloji vardır ve bazı renal mekanizmalarda bu alkalozu sürdürür.
                Metabolik alkaloz nedenleri:
                Metabolik Alkalozun 3 temel patofizyolojik nedeni vardır:

                1. Aşırı Egzojen bikarbonat alımı
                § Akut alkali verilmesi: Bikarbonat, asetat, laktat, sitrat
                § Süt-alkali sendromu
                2. Hücre dışı volüm azlığı, potasyum eksikliği ve sekonder hiperreninemik hiperaldosteronizm
                § Gastrointestinal nedenler: Kusma, gastrik aspirasyon, villoz adenom
                § Renal nedenler: Diüretik kullanımı, posthiperkapni, Barttler sendromu, potasyum ve magnezyum eksikliği
                3. Hücre dışı volüm genişlemesi, potasyum eksikliği ve mineralokortikoyit aktivitede artma
                § Yüksek reninle birlikte olanlar: Renin salan tümörler, Renal arter darlığı, Malign hipertansiyon
                § Düşük reninle birlikte olanlar: Primer hiperaldosteronizm, Cushing sendromu, Adrenal enzim eksiklikleri, Meyan kökü, Liddle sendromu

                Metabolik Alkalozda Klinik Bulgular:

                Metabolik alkalozlu hastalar çoğu kez asemptomatiktir.Volüm eksikliğine bağlı bulgular ve hipopotasemiye bağlı kas güçsüzlüğü ve hiporefleksi bulantı,kusma ve iştahsızlık görülebilir.
                Alkalozda iyonize kalsiyumun proteinlere bağlanmasının artması nedeni ile parestezi, karpopedal spazm, kas krampları gelişebilir.
                Ciddi metabolik alkalozda, letarji, konfüzyon, konvülzyon ve koma gelişebilir. Kardiyak debi azalır,supraventriküler ve ventriküler aritmiler görülebilir.Ciddi metabolik alkaloz solunum merkezini baskılar hipoventilasyona sebeb olabilir.
                Alkaloza eşlik eden hipopotasemiye bağlı olarak GFR’de azalma ve idrarın konsantrasyon yeteneğinde bozulma gözlenir.

                Metabolik Alkalozda Klinik Tanı
                Öyküde gastrointestinal sistamden olası kayıblar,transfüzyon ve hiperalimantasyon yapılıp yapılmadığı ortaya konmalı; diüretik, meyankökü kullanımı sorgulanmalıdır.Hastanın volum durumu değerlendirilmelidir.
                Ayrıca tanı içinarteryal kan gazlarıve serum elektrolitleri ölçümü gerekir.
                Metabolik alkalozlar a- Volüm azlığı (klorüre cevaplı)
                b- Volüm fazlalığı (klorüre dirençli) olanlar olmak üzere iki gurubta değerlendirilir. İdrar Klorür konsantrasyonu tayin edilerek ne tür bir alkaloz olduğu saptanır.
                Klorüre cevaplı metabolik alkalozlarda idrar klorür düzeyi her zaman 20 mEq/L’nin altında iken,klorüre dirençli metabolik alkalozlarda 20 mEq/L ‘nin üzerindedir.

                Metabolik Alkaloz Tedavisi
                Metabolik alkalozun tedavisinde temel amaç Bikarbonat üretimini arttıran ve artmış bikarbonatın sürekliliğini sağlayan nedenlerin düzeltilmesidir.
                Hafif Alkaloz ( pH= 7.40-7.50) genellikle iyi tolere edilir ve tedavi gerektirmez.Ciddi Alkaloz (pH >7.60) veya kardiak,pulmoner ve nöromuskuler sistem bulgularının varlığı acil tedavi gerektirir.
                Metabolik Alkaloz tedavisi serum fizyolojik tedavisine yanıta göre iki ayrı gurubta değerlendirilmelidir.
                Serum Fizyolojik Tedavisine duyarlı Metabolik Alkaloz:
                Tedavide ekstrasellüler volüm açığını yerine koymak amacı ile serum fizyolojik ve potasyum klorür replasmanı yapılır.Bu tedaviyle böbreklerde hızla bikarbonatürik yanıtın gelişmesi alkalozun düzelmesini sağlar.Ciddi volüm yükü bulunan kalb yetmezlikli veya yoğun bakımda izlenen hastalarda serum fizyolojik verilmesi sakıncalı ise Asetozolamid
                (3-4 ´250-500 mg/gün) veya HCl verilebilir. 0.1 mol/L lik HCl, santral venden izotonik içinde infüze edilir.
                Serum Fizyolojik Tedavisine dirençli Metabolik Alkaloz:
                Tedavide aldosteron salgısını arttıran primer neden ortadan kaldırılmaya çalışılır.Eğer bu sağlanamıyorsa renin-anjiotensin sistem aktivitesinin azaltılması (ACE inhibitörleri ,spironolakton ) denenebilir.

                RESPİRATUAR ASİDOZ
                Respiratuar asidoz ,alveolar hipoventilasyon durumunda ortaya çıkan bir tablodur. Hipoventilasyon ile kan pCO2 düzeyi hızla yükselir, çünkü normalde doku düzeyinde karbon dioksit üretimi çok hızlıdır.
                Akut olarak ortaya çıkan bir respiratuar bozuklukta renal kompansasyon hemen sağlanamayacağı için, serum HCO3- düzeyi değişmez(akut respiratuar asidoz). Respiratuar bozukluk 24-72 saati geçecek olursa kompansasyon amacıyla böbreklerde HCO3- sentezi artar ve serum HCO3- düzeyi yükselir(kronik respiratuar asidoz).
                pCO2 ve pH daki değişiklikler arasındaki ilişki, akut ve kronik solunum bozukluklarının ayırımında yardımcı olur.Akut Respiratuar Asidozda pCO2 de 40mmHg’nin üzerinde her 10 mmHg artış için pH 0.08, kronik Respiratuar Asidozda ise 0.03 azalır.

                A-Akut Respiratuar Asidoz Nedenleri
                1. Solunum merkezinin inhibisyonu
                İlaçlar: Barbitüratlar,hipnotikler, trankizilanlar, narkotikler
                Kronik hiperkapnide oksijen tedavisi
                Uyku-apne sendromu
                İntraknial basınç artışı: İnfeksiyon, kanama veya tümörler
                Kardiyak arrest
                2. Göğüs duvarının ve solunum kaslarını hastalıkları
                Nörolojik hastalıklar: Miyastenia gravis krizi, Gullian-Barre sendromu
                Kas ve iskelet bozuklukları: Travma, fraktürler
                İlaçlar ve toksinler: Aminoglikozidler, süksinilkolin, organik fosfor bileşikleri
                3. Havayolu ostrüksiyonu
                Laringospazm
                Astma/bronkospazm
                Aspirasyon/mekanik ostrüksiyon
                4. Alveolar gaz değişimini bozulması
                Akut akciğer ödemi
                Erişkinin sıkıntılı solunum sendromu (ARDS)
                Pnömotoraks/hemotoraks
                5-Yetersiz mekanik ventilasyon (respiratördaki hastalar için)


                B-Kronik Respiratuar Asidoz Nedenleri:
                1. Medulladaki solunum merkezinin inhibisyonu
                Pickwick sendromu - aşırı obezite
                Uyku-apne sendromu
                2. Göğüs duvarının ve solunum kaslarının hastalıkları
                Nörolojik hastalıklar: Multipl skleroz, poliomiyelit, amyotrofik lateral skleroz
                Kas ve iskelet bozuklukları: Kifoskolyoz
                3. Alveolar gaz değişiminin bozulması
                Kronik obstrüktif akciğer hastalığı - bronşit, amfizem

                Respiratuvar Asidoz Tedavisi:
                Tedavi altta yatan bozukluğun ve ventilasyonun düzeltilmesine yönelik olmalıdır.Tedavide amaç alveoler ventilasyonu CO2 üretimini dengeleyecek şekilde tutmaktır.
                Bunu sağlamak için alveoler ventilasyon arttırılır , CO2 üretimi azaltılır.İnspire edilen Oksijen konsantrasyonu arttırılır.Mekanik ventilasyon desteği verilir.NaHCO 3 uygulaması hiperkapniyi arttırabilir,pulmoner ödeme ve metabolik alkaloza yol açabilir.


                RESPİRATUVAR ALKALOZ
                Artmış alveolar ventilasyon nedeniyle ,geçici olarak oluşan fazla miktarda CO2 atılması sonucu gelişir.Yüksek pH ve düşük pCO2 tanıyı doğrular.
                Respiratuvar Alkaloz nedenleri:
                I : Santral stimülasyon
                Ağrı
                Anksiete
                Enfeksiyon
                Ateş
                İlaçlar
                II : Periferik stimülasyon
                Hipoksemi
                Yükseklik
                Pulmoner Hastalıklar
                Ciddi Anemi
                III : Bilinmeyen mekanizmalar
                Sepsis
                Ansefalopatiler
                IV : İatrojenik
                Ventilatör ile

                Tedavi:Altta yatan hastalığa yönelik olmalıdır.

                Yorum yap


                • #9


                  Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

                  Yorum yap


                  • #10
                    ​Zayıflamadaki kilit nokta: İştah hormonları

                    Dünyada 1 milyardan fazla sayıda yetişkin ya fazla kilolu veya obez. Kilo ile mücadele modern tıbbın en büyük mücadeleyi verdiği alan. Ne oldu ve ne değişti dünyada ve obezite neden bu kadar büyük bir sorun haline geldi?
                    Kontrolden çıkan ve bir canavara dönüşen iştah hormonları bu sorunun sebebi mi? İştah hormonları neden çıldırır? Neden yağ ve kalori kısıtlamalı diyetler gerçek sorunu çözmeye yardımcı olamıyor? Neden zayıflamak ve bir daha kilo almamak niçin bu kadar zor?
                    İştah hormonlarındaki dengenin bozulması sonucu iştah artışı ve yanlış yiyecek seçimleri sonucu kendini doymuş ve tatmin olmuş hissetmemek muhtemelen kilo almanın en büyük nedeni. Ayrıca artmış iştah sonucu sık sık atıştırma yapmak da kilo aldırıyor. Ayrıca vücut giderek toksik hale geldikçe açlıkla karıştırılan ama aslında gerçek açlık olmayan bir durumun içine sürüklenebilir. Sürekli acıkıyorsunuz, çünkü vücudunuz sürekli size aç olduğu sinyalini gönderiyor. Çıkış yolu var mı, evet elbette..
                    Sonuçları oldukça sarsıcı bir çalışmaya göre, bakliyat türleri iştahı azaltıyor, tokluk hissi veriyor ve Ghrelin adlı iştah hormonunu düzenleyerek bunu gerçekleştiriyor.
                    Ghrelin iştahı kontrol eden esas hormonlardan biridir ve eğer artarsa bu açlık atakları ve kilo almayla sonuçlanır. Bu nedenle eğer Ghrelin’i kontrol edebilirsek, iştahı da kontrol edebiliriz. Ghrelin’in azalması tokluk hissi ve dolayısıyla kilo vermeyle sonuçlanır.
                    Şu anda obeziteye karşı kullanmak üzere bir aşı geliştirilmeye çalışılıyor ve ghrelini hedefliyor. Fakat bu aşının piyasaya çıkmasını beklemenize gerek yok. Barbunyafasulyesi ve ektraktı Ghrelin’i azaltıyor.
                    Barbunya fasulyesi ile yapılmış çalışmalar Ghrelin düzeylerini azaltmasının yanısıra alfa-amilaz enzimini de engelleyerek -karbonhidratları şekerlere parçalayan enzim- bu şekilde şekerin sindirilmesini yavaşlatarak ve barsaklardan emilimini azalttığını da gösteriyor.

                    İştah hormonları obeziteye nasıl sebep olur?

                    Normalde midemiz ve barsaklarımız yiyecekle dolduğu zaman artık yemeye devam etmememiz için tatmin olma hormonları salgılanır. Bu hormonlar; kolesistokinin, Glukagon like peptid-1 (GLP-1) ve peptid YY (PYY) gibi hormonlardır ve barsaklar boşaldığı zaman (mide değil) ve vücudunuzun ekstra kaloriye ihiyacı olduğu zaman bu hormonların sevyesi azalır. Böylece acıkmaya başlarız.
                    Bunların aksi yönde iştahı arttırmak için çalışan hormonlarımızın başında ise Ghrelin gelir. Boş mide Ghrelin hormonunun salgılanmasını uyarır. Ghrelin beyinde yemekten içmekten zevk aldığımız aynı mekanizmayı kullanır. Ghrelin fazla aktive olduğunda bu yeme krizlerine neden olur. Çoğu kilo vermeye çalışan obez vakalarda ghrelin artmıştır ve bu nedenle iştah ve yeme davranışı tetiklenmiştir.
                    Ayrıca pek çok obezite vakasında iştahı düzenleyen hormonlara karşı bir duyarsızlaşma vardır. Bu da normalde ‘’dur’’ sinyalini alamamayla sonuçlanabilir. Kilo vermeye çalışan çoğu obez insanda ghrelin düzeyleri artmış olduğu için bu daha fazla yemek yeme, doyma hissi zorluğu ve beynin de yanlış davranışı ödüllendirmeyi desteklemesi obezitede ana faktördür.
                    Sağlıklı kilo vermeyi hedefliyorsak Ghrelini ve dolayısıyla iştahı azaltmayı hedeflemeliyiz. Bu arada CCK, GLP1, PYY hormonlarına karşı duyarlılığın tekrar artması hedeflenmeli. Ancak bu şekilde açlık azaltılırken ve fazla kalori tüketimi vücut tarafından ödüllendirilmesinin önüne geçilebilir. Açlık hissi azaldıkça psikolijik ödül mekanizması ve aşırı kalori alımının da önüne geçilmiş olur.
                    İştah hormonlarının tekrar düzenlenmesi

                    Ghrelini güvenli ve risksiz bir şekilde azaltmanın birkaç yolu var. Bunlardan biri ve daha riskli olanı mide küçültme amelyatlarıdır. Uzun yıllar boyunca doktorlar da kilo vermenin nedeninin mide küçülmesi nedeniyle daha az yemesi olduğuna inandılar. Ancak bunun asıl sebebi küçük mide değil, yiyecek miktarındaki azalmanın yanısıra, cerrahi bir teknik sonucu Ghrelin üreten mide dokusunun alınması sonucu ghrelin seviyelerinin azalması ve iştahı baskılayan CCK, GLP1 ve PYY düzeylerinin artması zayıflamayı ağlayan asıl sebeptir.
                    İkinci ve daha sağlıklı olan yol ise baklagillerin içerdiği fitoaglutininler sayesinde iştah hormonlarını aynı amelyat sonucunda olduğu gibi yeniden düzenlemenin mümkün olmasıdır. Ancak bugüne kadar alışılagelmiş kalori kısıtlama diyetlerinin bu tarz hastalarda başarılı olma şansı ve ihtimali yoktur. Bu nedenle bu hastalar sürekli tekrarlayan başarısızlıklarının tek sebebi olarak kendilerini görmemelidirler.
                    Mide küçültme amelyatları kendi risklerini taşır ve yüksek fiyatı nedeniyle karar verilmeden önce gerekli görüldüğü takdirde psikolojik bir destek yardımıyla ve sağlıklı besin tercihleri ile beslenmeye başlayarak Ghrelin düzeyini aynı mide küçültme amelyatında olduğu gibi azaltabilmeleri mümkündür.
                    Barbunya fasulye ile yapılan bilimsel bir çalışmanın sonuçlarına göre mide küçültme amelyatı ile elde edilebilen iştah hormonlarının tekrar ayarlanması mümkün. Bu bakliyat Ghrelin’i baskılrken, iştahı azaltan diğer CCK, GLP1 ve PPY hormonlarını arttırır. Bu değişim yiyecek tüketimini azaltır, kilo vermeyi kolaylaştırır, kan yağlarını ve şekerini azaltır. Ghrelin’in azalması yiyecek bağımlılığını da azaltır.
                    Bakliyatların hayatımızdan çıkarılmasının obeziteye katkısının olduğunu düşünüyorum. Yemek olarak, piyaz gibi, sebze yemeklerinin içinde ve salataların içinde daha çok tüketmeye çalışın.
                    Sağlık tesadüf değildir.
                    Dr.Nurhayat Gül
                    Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

                    Yorum yap

                    Hazırlanıyor...
                    X