Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Kolloidal Altın, Kolloidal Gold, Altının Faydaları, Altın Suyu ve Faydaları

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • Kolloidal Altın, Kolloidal Gold, Altının Faydaları, Altın Suyu ve Faydaları


    Kolloidal Altın Suyu


    Kolloidal altın suyu, eski çağlarda hayat iksiri olarak tanımlanmıştır. Nanoaltın olarak da bilinen kolloidal altın, genel olarak suyun içinde olan ve çok küçük altın parçacıkları süspansiyonudur. Kolloidal altın sentezi eski çağlardan beri bilinmektedir. Sağlıklı yaşamın iksiri olarak bilinen kolloidal altın sentezi, çok farklı alanlarda kullanılmaktadır. kolloidal altın, romatoid artrit hastalığının tedavisinde başarılı bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan bir deneyde de kolloidal altın, mikrodalga ile birlikte kullanılarak Alzheimer hastalığı ile ilintili plak ve beta-amiloid fibrillerin imha edilebildiği ortaya çıkmıştır. Kanser araştırmalarında da kolloidal altından yararlanılmaya başlanmaktadır. Kanserli hücreleri yok etmek için altın taneciklerden de yararlanılabileceği belirtilmektedir. Bu su dişçilikte ve biyomedikalde kullanılmaktadır. Altın, eki Hint ve Mısır uygarlıklarında sağlık malzemeleri imalatında, eski Çinââ‚â„¢de ise özellikle çiçek hastalıklarında, deri ülserlerinde ve kızamık hastalığının tedavisinde kullanılmıştır. Kolloidal altın, tıp alanında genellikle romatizmal eklem iltihapları, kulak, göz ve karaciğer hastalıkları, yorgunluk ve depresyon tedavilerinde kullanılmaktadır. Kanser hastalığının tedavisinde çalışmalar sürmekle birlikte dış onarımımda da kolloidal altın kullanımı devam etmektedir. Kolloidal altın anti kanserdir. Özellikle nanoteknoloji ile hazırlanan ilaçlı altın kapsülleri, kanserli hücreye kızılötesi ışınlarla birlikte gönderilmektedir. Radioctive altının kanser tedavisinde yıllardan beri kullanıldığı bilinmektedir. Dünya genelindeki araştırma grupları, bir dizi yeni antikanser tedavileri geliştirmeye çalışmaktadır. Bunun için kolloidal altından yararlanılmaktadır. Altının prostat kanseri tedavisinde, prostatın hangi aşamada olduğunu tespit edilmesi için kullanılmaktadır. Bu hastalıkta hekimler pirinç tanesi kadar bir altın kullanarak tedavi süresi boşunca hastanın prostatındaki son durumu tam olarak belirleyebilmektedir.

    Altın X Işınlarını Geçirmez

    Son derece yoğun olan altın, X ışınlarını geçirmemektedir. Prostatın çevresine bu tanecikler yerleştirilmesi sonucu hekimlerin tedaviye daha etkin bir biçimde odaklanmalarını sağlamaktadır. Atının bu gelişmiş hassasiyeti, ışın tedavisi için belirlenmiş olana çok aha duyarlı bir radyasyon dozunun uygulanmasına olarak sağlamaktadır. Bu kanser ilaçları altın partiküllerine tutunmakta, sonrasında da vücutta yer alan tümörleri tespit ederek onlara tutunmaktadır. Normal kemoterapi tedavisinin hastalıklı hücrelerle birlikte sağlıklı hücreleri de öldürmektedir. Oysa bu yöntem, yalnızca kanserli hücreleri hedef almaktadır. Kolloidal altın suyu, kanser tedavisinde ilaç olarak kullanılmaya başlanacağı belirtilmektedir. Singapur Üniversitesiââ‚â„¢ndeki araştırma grubu, kanser tedavisi sırasında ilaç olarak kullanılmak için altın bileşiğinin patentini almıştır. Bu bileşiğin içindeki nano kapsülde ilaç molekülü vardır ve bu kapsülün ölçüsü, metrenin 50 milyarda bir büyüklüğündedir. Bu kadar küçük nano kapsül kaser hücrelerini yok etmeyi başarmıştır. Kolloidal altın, romatoid artrit adı verilen eklem iltihabında da kullanılmaktadır. 1929 yılında Fransız Jacques Forestier, altın komplekslerinin arterit tedavisinde yararı bulunduğu yönünde bir açıklama yapmıştı. Daha sonraki yıllarda da batıda altın kullanılmaya başlanmıştır. Altın ve altın bileşiklerinin yanmayı ve tahrişi önlediği bilinmektedir ve bu özelliği nedeniyle de römatolojistler tarafından eklem iltihabı tedavisinde uygulanmaktadır. Altın ampul ve hap şeklinde iki farklı şekilde uygulanmaktaydı. Ampul halinde kasların arasına enjekte edilen saf altın, bükülmeme gibi problemlerde ağrı ve açıya iyi gelmekte ve hastalara uzun süren bir rahatlık sağlamaktaydı. Ancak bu yöntemin böbrek, kan ve deride sıkıntılara yol açmaktadır ve bu nedenle son çare olarak uygulanmaktaydı. Günümüzde ise Amerika ve Danimarkaââ‚â„¢da yapılan araştırmalarda uygulamanın yan etkileri azaltılmış ve bu sayede eklem iltihaplarından şikayet eden hastalan daha düşük maliyetlerle sağlıklarına kavuşabilmektedir. Kolloidal altından meydana gelen ilaçlar romatizmal eklem ağrılarını azaltan ilaç grubu olarak tanınmaktadır. DMARD'S olarak bilinen bu ilaçlar, eklem yerlerinin şişkinliği tedavisinde ve ağrı kesici olarak kullanılmaktadır. Altının, kıkırdak ve kemikte meydana gelen hasarları da azaltacağı tahmin edilmektedir.

    Romatizma ve Tüberküloz Tedavisinde Kullanılmıştır

    Atın tuzları, eski çağlarda romatizma ve tüberküloz gibi hastalıkların tedavisinde uygulanmıştır. Altın suyunun tıpta kullanılmasına tıpta krizoterapi adı verilmektedir ve eski çağlarda da bu adla anılmıştır. Bu terim günümüzde de bazı hastalıkların tuzla tedavi edilmesi işleminde kullanılmaktadır.Altınlı ilaçlarda iki çeşit altın tuzu kullanılmaktadır. Bunlar, altın sodyum timomalat ve altın tioglukozdur. Bu imi ilaç, eğne ile kas içine enjekte edilmektedir. İlaçların eklemlerde bulunan iltihapları önemli oranda giderdiği ve bozuklukların ortaya çıkmasını önlediği bilinmektedir. Altın suyu, implantlarda da kullanılmaktadır. Orta kulak altın implantta yüzde 9,99 saf altın kullanılmaktadır. Ayrıca altın kaplı stentlerin kalp pilleri ve kalp rahatsızlıklarının tedavisinde kullanılmaktadır. Altın kaplı stentler, zayıf kan damarlarını desteklemektedir. Çok sayıda cerrahın X-ray ışını altında çok daha iyi görülebildiği için altın kaplı stent kullanmaktadır. Altının bakteri üremesine karşı yüksek direnç göstermektedir ve bu nedenle kulak içi gibi enfeksiyon riski bulunan yerlerdeki implantlarda kullanılacak madde olarak seçilmektedir. Yüz felci geçiren hastalarda sık olarak rastlanabilen ve tedavi edilmediğinde göz kaybına neden olabilen kapak sorunlarına altın plaka çare olmaktadır. Yüksek saflığa sahip altın, yüz felci geçirenlerde üst göz kapağı implantındaki malzeme olarak kullanılmaktadır. Kolloidal altın suyu, hızlı yani rapid testlerde kullanılan bir materyaldir. Bu testin kullanım alanlarında tüp bebek, gebelik testi, tümör oluşumu, alerji, toskiloji ile çevresel ve tarımsal kullanımı bulunmaktadır. Tıbbi cihazların elektronik parçalarında altın kullanıldığı bilinmektedir. Çünkü altın dayanıklı bir madendir. Yakın geçmişe kadar gerçekleştirilen altın diş uygulaması da altının biyolojik yapıla en üst seviyede uyum sağlaması ile ilgilidir. 3 bin yıldır dişçilikte kullanılan altın, kolay şekil almakta ve bozulmaya karşı direnç göstermektedir. Bu nedenle binlerce yıldır dişçilikte kullanılmıştır.

    Altın Biyolojik Olarak Uyumludur

    Kolloidal altın suyu biyolojik olarak da uyumludur. İnsan vücudunda herhangi bir sorun meydana getirmemektedir. Altın vücuda yerleştirildiğinde zararlı bir etkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle diş dolgusu ve diş köprülerinde güvenli bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca atın parçacıklarının da milimetrenin milyonda biri büyüklüğe sahip olan nano parçacıkları keşfedilmiştir. Bunun ardından uzmanlar küçük altın parçacıklarını farklı ebatlarda üretilmesini başarmışlardır. Çeşitli aşamalardan geçen altın, pembe ve maviye çalan bir karışım haline dönüşmektedir. Ebatları farklı olan çubukların ışığı eritebildiği belirtilirken, büyüklüklerine bağlı olarak hangi rengi emmesi gerektiği de belirlenebilmektedir. Neno altın çubukları, özellikle prostat kanserinin erken teşhisine yardımcı olacağı belirtiliyor. Altın çubuklarının ışığı emme özelliğinin kanserin eken teşhisinde kullanılabileceği vurgulanmaktadır. Teşhis için hastaya önce bir miktar nano altın çubuğunun yer aldığı karışım verilmektedir. Altın çubukları vücuttaki kanser hücrelerini tespit etmekte ve hücre duvarına yapışmaktadır. Uzmanlar sonrasında düşük seviyedeki bir lazer kullanarak kanserli dokuya ışın yollamaktadır. Lazerin yolladığı ışının parçacıklar tarafından emildiği sonrasında da bu parçacıkların ses ve ısı çıkardıkları belirtilmektedir. Bir detektör aracılığıyla ses ve ısının sinyale dönüştüğü, bu sinyalle de kanserli hücrenin bugüne kadar olmadığı bir şekilde net olarak ortaya çıktığı söylenmektedir. Bu yöntemde cildin çok daha derinlerine nüfus edilebildiği, bu sayede derinlerdeki tümör türlerinin de belirlenebilmesi mümkün olabilmektedir. Bu arada çok küçük altın parçacıkları ve infrared ışığından meydana gelen tedavi yöntemi de uygulanabilmektedir. Bu yöntemde birden fazla ilaç yüklenmiş bir kapsül, kan damarlarında dolaşırken, hastalıklı bölgeye geldiğinde yükünü bırakmakta, daha sonda da ikinci ilacı bırakmak için diğer hastalıklı bölgeye hareket etmektedir. Ancak ilaç yüklerinin ne zaman bırakılması gerektiğinin kapsüle önceden yüklenmesi gereklidir. Bu konuyla ilgili geliştirilen yeni teknikte ise taşıdığı ilacı kaplayan farklı şekillere sahip altının infrared dalga boylarına maruz kaldığında erimekte ve bu sayede ilacın ortaya çıkmasını sağlamaktadır. uygulanan bu yöntemde ilacın bırakılma zamanı dışarıdan kontrol edilebilmektedir. Bu sayede zamanlama sorunu tam anlamıyla ortadan kalkmış olmaktadır. Yeni yöntemin aynı anda iki ölümcül hastalığa yakalanmış bir kişinin aynı seansta tedavi edilebilmesinin önünün açılacağı belirtilmektedir. Örneğin hem AIDS hem de kanser hastası olan bir kişinin tek seansta tedavi edilebilme imkanının elde edileceği vurgulanmaktadır.

    Bilim Altın Yenilmesini Tavsiye Etmektedir

    Kolloidal altın suyu yiyecek ve içecekte de kullanılabilmektedir. Altının yemenin pek güvenli olmadığı söylense de bilim insanlarının her gün 0,2 gram altın yenilebileceğini belirtmektedir. Bu kadar altının vücuttaki toksinleri atacağını ifade eren bilim insanları, bu nedenle yenilen bu altının yaralı olduğunu söylemektedir. Altının, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere birçok kıtada tüketildiği bilinmektedir. Altının yemekte dekoratif amaçla da kullanıldığı da bilinen bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğuââ‚â„¢nun en önemli padişahlarından biri olarak kabul edilen ve dünyadaki diğer ülkeler tarafından da onaylanan Kanuni Sultan Süleyman'ın yemeklerinde altın yediği öne sürülmekte hatta Viyana seferinde tavuk yemeklerinin üzerine altın tozu döktüğü vurgulanmaktadır.

  • #2

    Das originale Elixier seit 1998 mit garantierter alchimistischer Herstellung!


    Vergolden Sie Körper, Geist und Seele mit dem âââₚÅââ‚Å“Göttlichen Brot der Eingeweihten zur Levitation des Bewusstseins, zur Wiederherstellung der Supraleitfähigkeit und Energietuning der DNS

    [Aufgrund der heutigen Rechtslage, die auf einem sehr eingeschränkten wissenschaftlichen und materiellen Weltbild basiert, müssen wir Sie darauf aufmerksam machen, dass sämtliche Informationen auf diesen Seiten von offizieller und wissenschaftlicher Seite nicht bewiesen sind.
    Die nachfolgenden Informationen stammen aus alten Mysterientexten bzw. Überlieferungen der Alchimie, von einer neuzeitlichen alchimischen Forschungsgruppe in der USA, aus eigenen Erfahrungen und alternativen Tests sowie aus den Rückmeldungen unserer Kunden.
    Wir betonen, dass viele Aussagen auf folgenden Seiten von offizieller, wissenschaftlicher Seite als unmöglich bzw. unwahr bezeichnet werden.
    Und wir bestätigen hiermit, dass wir die Aussagen auf diesen Seiten nach bestem Wissen und Gewissen tätigen, und von diesen überzeugt sind!]


    Monoatomisches Gold (und andere Mono-Elemente) war in allen gnostischen Schulen seit dem alten Ägypten bekannt und wurde schon von Eingeweihten (wie Plato, Aristoteles u.a.) zur Erweiterung ihres Bewusstseins, zur Erhöhung ihrer Schwingung und zur Aktivierung des vollen DNS-Potentials eingenommen.

    Die Hebräer nannten es âââₚÅââ‚Å“Manna oder das âââₚÅââ‚Å“Brot Gottes, die Ägypter Träne aus dem Auge Horus, die Inder âââₚÅââ‚Å“Vibhuti oder Bhasma des Goldes. In der Alchimie gilt es als âââₚÅââ‚Å“Calx des Goldes, welcher hilft, das âââₚÅââ‚Å“Blei des menschlichen Geistes (das Ego mit seinen negativen, dichten Strukturen) in âââₚÅââ‚Å“Gold (die göttliche Seele) zu verwandeln.

    Es soll nur noch zu 5/9 auf der physischen Ebene existieren und ist sozusagen der "Geist und die Seele des Goldes" (das metallische Gold ist der Körper). Dabei befindet es sich nicht mehr in einem metallischen kolloidalen Zustand, der zwar gut verstoffwechselt werden kann, aber in dem die Wirkung des Goldes nur auf den physischen Körper und die Bioenergetik wirken kann. Solange die Elemente zu Molekülen verbunden sind, auch in einer sehr kleinen Größe wie Kolloide, befinden sie sich im Teilchenzustand, gehören noch zur metallischen Materie und wirken dadurch physikalisch begrenzt.

    Der Monoatomische Aggregatszustand ist dem Kolloidalen übergeordnet und nicht mit diesem zu vergleichen. Die Wirkweise der Elemente ist in diesem 5. Aggregatszustand höherfrequent, d.h. primär im geistig-seelischen Bereich. Im monoatomischen Zustand befinden sich die Atome an der Laserschwelle zwischen Teilchen und Welle. Sie sind sozusagen in beiden Welten vorhanden, sind Licht und Materie zugleich, was auch ihren Gewichtsverlust erklärt. In diesem besonderen Zustand können die Monoatomischen Elemente ihre archetypischen Kräfte und Informationen viel weitreichender freisetzen als im gebundenen metallischen Zustand. Ihre spezifischen Wirkkräfte unterstützen dadurch insbesondere das Bewusstsein des Menschen, seine Gefühlswelt, seine Gedankenwelt und seine spirituellen Wesensanteile. Die Wirkung auf den energetischen und physischen Körper erfolgt sozusagen als Nebeneffekt.

    Auch von der heutigen Wissenschaft werden Monoatomische Elemente aufgrund ihrer verblüffenden Eigenschaften mehr und mehr erforscht, denn sie besitzen eine völlig veränderte Atomstruktur gegenüber dem ursprünglichen
    metallischen Zustand (s. Abbildung oben).

    Monoatomische Elemente existiert in Spuren auch in der Natur (z.B. Vulkanerde). Sie können vom Menschen jedoch entweder durch einen alchimistischen Prozess (wie dies seit langer Zeit praktiziert wird) oder seit wenigen Jahren auch mit neuesten Technologien dauerhaft aus den reinen Metallen in den 5. monoatomischen Zustand überführt werden!

    Monoatomische Elemente sollen einzigartige physikalische und energetische Eigenschaften aufweisen (was von der offiziellen Wissenschaft leider nur teilweise anerkannt wird):

    Sie sind Supraleiter bei Zimmertemperatur, weisen Eigenschaften der Energieerzeugung auf und können Licht/Information/Energie verlustfrei empfangen, speichern und abgeben. Ihre Elektronen verschmelzen mit den Anti-Elektronen und bilden gegenläufige Lichtbänder, die um den eiförmigen Nukleus herum rotieren (s. Abbildung ganz oben). Gleichzeitig besitzen sie einen ätherischen Prana-Vortex, der entlang einer Doppelhelix durch den Atomkern fließt und der menschlichen Kundalini-Energie entspricht. Sie erzeugen ein unabhängiges Nullmagnetfeld (Meissner-Feld) um sich,
    welches der Mer-Ka-Ba des Menschen entspricht. Die Mer-Ka-Ba ist der Lichtkörper des Menschen (aus dem Ägyptischen: MER = gegenläufig rotierende, miteinander verschmolzene Lichtbänder, KA = Lebensenergie & Geist, BA = Seele / MER-KA-BA = Geist-Lebenskraft und Seele verschmelzen miteinander und bilden eine Einheit, die gegenläufig rotierende Lichtbänder erzeugt und Raum und Zeit überwindet). Monoatomische Elemente existieren nur noch zu 5/9 auf der physischen Ebene. Reine monoatomische Elemente levitieren auf dem Erdmagnetfeld. Sie nutzen sich nicht ab und ihre Funktion und Lebensdauer sind ewig.

    Nach Angaben einer Gruppe von Alchimisten, die das Monoatomisches Gold über Jahre hinweg eingenommen und innerhalb einer spirituellen Vereinigung erforscht und getestet hat, soll es bei Einnahme vom Körper aufgenommen und sämtliche Bereiche des Menschen sowohl energetisch als auch schwingungsmäßig verbessern (u.a. die energetische Leitfähigkeit der DNS bis zu 10.000fach erhöhen, was in Labortests in den USA bestätigt worden sein soll.)

    Diese alternative Forschungsgruppe hat folgende physiologische und energetische Reaktionen beobachten können, die sich mit den alten Überlieferungen (aus Ägypten, der Bibel, der Veden und der Alchimie) decken sollen (viele dieser Aussagen können wir aus eigener Erfahrung bestätigen).
    Zudem belegen viele energetische Testverfahren (Kinesiologie, Hellsehen, Hellfühlen, Channeling, Radiästesie u.a.) sowie zahlreiche Kunden die Monoatomischen Produkte, ins besonders dem alchimistischen Manna, mit dem Prädikat "sensationell"!

    Der Alterungsprozess soll durch die energetische Reparatur von fehlerhaften DNS-Programmen umgekehrt werden. Es wirke verjüngend und verlängere die vitale Lebensdauer der DNS.
    Beschädigte Zellen bzw. energetische Funktionsstörungen sollen regeneriert werden (auch von Gehirnzellen).
    Das endokrine Drüsensystem würde energetisch stark aktiviert, insbesondere die Thymusdrüse, Epiphyse und Hypophyse.
    Der Licht/Photonenfluss im Nerven- und Meridiansystem soll dauerhaft verstärkt und erhöht werden.
    Die Selbstheilungskräfte sollen deutlich verbessert werden.
    Die Supraleitfähigkeit der DNS würde aufgerüstet und ihr Energiefluss bis zu 10.000fach erhöht.
    Eine intensive emotionale Reinigung und Stabilisierung würde ausgelöst.
    Eine deutliche Leistungssteigerung und Stressbelastbarkeit trete in Kraft.
    Man ruhe immer mehr in sich und sei deutlich stabiler in seiner Mitte.
    Man erkenne immer mehr Lösungswege anstatt Probleme, da man sich selbst aber auch das Außen immer klarer sieht.
    Die Manifestationswirkung der Gedanken würde verstärkt.
    Die Intelligenz erweitere sich auf höhere Ebenen des Geistes.
    Die Frequenz der Chakren und der Aura-Körper würde erhöht.
    Die Wahrnehmung würde erweitert und geistig-seelische Fähigkeiten sollen aktiviert werden.
    Die Kundalini-Energie würde harmonisch angehoben.
    Die schlafenden ("übernatürlichen") Potentiale sollen erwachen
    Die levitierenden Eigenschaften der monoatomischen Elemente führe auf allen Ebenen (physisch, emotional, mental, spirituell) zu einer rundum Erhöhung der Lebensqualität und des Bewusstseins

    Die Monoatomischen Elemente seien die in den alten Mysterientexten beschriebene Substanzen, die uns Menschen in der aktuellen Zeit der Wandlung und den damit verbundenen, inneren alchemischen Prozessen unterstützen und zu einem guten "Ende" führen können!
    Sie würden uns helfen, das schon lange angekündigte "Neue Äon" eines universellen Bewusstseins tatsächlich zu erreichen und zu verwirklichen.


    Die grundsätzliche Wirkung der monoatomischen Elemente ist bei jedem Menschen identisch. Doch die individuellen Veränderungen, die es subjektiv erfahrbar auslöst, sind natürlich sehr unterschiedlich. Abhängig davon, wie bewusst jemand schon ist (sich von dichten Energien befreit bzw. transformiert hat, meditiert, Mysterien-Arbeit praktiziert usw.) bzw. wie sich jemand den Bewusstseins-Prozessen hingeben kann.
    Erfahrungsberichte

    Da Monoatomisches Gold immer bekannter wird, und immer mehr Produkte angeboten werden, die angeblich monoatomisches Gold beinhalten sollen, lesen Sie bitte dieQualitätsmerkmale durch, die solche Produkte erfüllen sollten. Viele Produkte sind von höchst fragwürdiger Qualität, die bestenfalls überhaupt kein Gold in monoatomischer Form enthalten und im schlimmsten Fall sogar schädliche Auswirkungen haben können.
    Unser Monoatomisches Gold Elixier von AlchemiaNova ist das Einzige auf dem Markt, welches tatsächlich auf alchimistische Weise hergestellt wird. Und unsere Monoatomischen Elemente von Tec2Future sogar die einzigen Produkte dieser Art weltweit.
    Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

    Yorum yap


    • #3


      Kolloidal Altın Nedir - Kolloidal Altın konu Anlatım - Kolloidal Altın Tanımı
      Kolloidal altın, nanoaltın olarak da bilinir, sıvı (genelde su) içinde mikrometre-altı büyüklükte altın tanecikleri süspansiyonudur (yani kolloididir). Sıvının rengi genelde parlak kırmızı (100 nm'den küçük tanecikler için) veya pis sarı renklidir (daha büyük tanecikler için). Eski çağlardan beri varlığı bilinen kolloidal altın sentezi önceleri cam renklendirmede kullanılırdı.[3] Kolloidal altının modern bilimsel incelemesi Michael Faraday'ın 1850'lerdeki çalışması ile başladı. Altın nanotaneciklerinin kendilerine has optik, elektronik ve moleküler tanıma özellikleri nedeniyle bunlar aktif bir araştırma konusudur, uygulama alanları elektron mikroskopisi, elektronik, nanoteknoloji, malzeme bilimi gibi alanlardadır. Kolloidal altın nanotaneciklerinin özellikleri ve uygulamaları onların şekillerine bağlıdır. Örneğin çubuk şekilli taneciklerin hem yanlamasına hem de boylamasına ışık soğururlar; şeklin anizotropisi taneciklerin özbirleşmesine (İng. self assembly) etki eder.

      • Suda çözünmüş kolloidal altın.


      Sentez
      Genelde altın nanotanecikleri sentezi, sıvı içinde, kloroaurik asit (H[AuCl4])'in indirgenmesi yoluyla yapılır, ama daha ileri ve hassas yöntemler de mevcuttur. H[AuCl4] çözüldükten sonra çözelti hızla karıştırılırken bir indirgen eklenir. Bunun etkisiyle Au3+ iyonları nötür altın atomlarına indirgenir. Bu altın atomlarından gittikçe artan sayıda oluştukça çözelti süperdoyumlu hale gelir ve altın, nanometre-altı boyutlu tanecikler olarak çökelmeye başlar. Oluşan altın atomları mevcut taneciklere yapışır ve çözelti yeterince hızlı karıştırılırsa oluşan tanecikler oldukça üniform büyüklükte olur. Tanecikler öbekleşmesini (aggeregatıon) engellemek için, nanotanecikler yapışan bir çeşit stabilizör ajan genelde eklenir. Tanecikler çeşitli organik ligandlarla fonksiyonalize edilip (ornatılıp) özel işlevleri olan organik-inorganik hibritler yaratılabilir. Nanoaltın lazer aşındırması (laser ablation) ile de sentezlenebilir.

      Turkevich yöntemi
      J. Turkevich ve çalışma arkadaşları tarafından 1951'de keşfedilen ve 1970'lerde G. Frens tarafından geliştirilen yöntem, en basit olanıdır. Genelde suda süspansiyon halinde olan, nispeten eşdağılımlı (monodisperse), 10-20 nm çapında küresel altın tanecikler oluşturmak için kullanılır. Daha büyük tanecikler de oluşturulabilir ama bunun bedeli monodispersite ve şekilden kayıp vermektir. Az miktarda sıcak kloraurik asit ile az miktarda sodyum sitratın tepkimesi söz konusudur. Kolloidal altın oluşmasının nedeni, sitrat iyonlarının altın taneciklerinin birbirine yapışmasına engel olmasıdır. Turkevich tepkimesinde küresel altın taneciklerinin oluşması sırasında, geçici ara ürünler olarak yaygın altın nanotellerden oluşan bir ağ oluşur. Solüsyonun yakut kırmızısı bir renk almadan önceki koyu görünüşünün nedeni bu altın nanotellerdir. Daha büyük tanecikler oluşturmak için daha az sodyum sitrat eklenmelidir (0,05% oranına kadar azaltılabilir, daha azı tüm altını indirgemeye yetmez). Sodyum sitrat miktarındaki azalma taneciklerin stabilizasyonu için mevcut sitrat iyonu miktarını azaltır, böylece küçük tanecikler öbekleşerek daha büyük tanecikler oluşur (ta ki, tüm taneciklerin toplam yüzey alanı mevcut sitratlar tarafından kaplanacak kadar azalır).

      Brust yöntemi
      Bu yöntem Brust ve Schiffrin tarrafından 1990'larda keşfedilmiştir. ve toluen gibi suyla karışmayan organik sıvılar içinde altın naotanecikleri üretmekte kullanılabilir. Kloroaurik asit solüsyonu, tolüen içinde tetraoktilammonyum bromür (TOAB) çözeltisi ve sodyum borohidrür(NaBH) ile reaksiyonu yapılır. TOAB hem faz transfer katalizörü hem de stabilizör ajandır, NaBH ise indirgeyici ajandır. Altın nanotanecikler 5 nm.[15] boyunda olur.

      TOAB altın taneciklere sıkıca bağlanmaz, dolayısıyla çözelti iki hafta boyunca yavaş yavaş çökelir. Buna engel olmak için bir tiyol (özellikle alkantiyoller) gibi daha kuvvetli bir bağlayıcı ajan eklenebilir. Bunlar altın ile kovalent bağlanarak kalıcı bir solüsyon oluşturur. Alkantiyol tarafından korunmuş nanoaltın tanecikleri çökeltilip sonra tekrar çözündürülebilir. Saflaştırılmış nanotaneciklerde faz transfer ajanından bir miktar kalmış olabilir, bunun sonucu taneciklerin çözünürlük gibi bazı fiziksel özellikler etkilenebilir. Bu ajanın mümkün olduğu kadar çok bir kısmının giderilmesi için nanotaneciklerin Soxhlet ekstraksiyonu ile daha da saflaştırılması gerekebilir.

      Perrault Yöntemi
      Perralut ve Chan tarafından 2009'da keşfedilen bu yöntem tohum olarak altın nanotanecik içeren sulu çözeltide HAuCl4'indirgemek için hidrokuinon kullanır. Bu süreç, fotoğraf filim banyosunda kullanılana benzerdir, filim içindeki gümüş tanecikler, üzerlerine indirgenmiş gümüş eklenmesi ile büyür. Benzer şekilde, altın tanecikler hidrokuinon ile etkiyerek iyonik altının kendi yüzeyleri üzerinde indirgenmesini katalizler. Sitrat gibi bir stabilizör taneciklerin kontrollü büyümesini sağlar. Tipik olarak nanotanecik tohumlar sitrat yöntemi ile üretilir. Hidrokuinon yöntemi Frens yöntemini tamamlar, çünkü üretilebilen monodispers küresel taneciklerin çeşitliliğini genişletir. Frens yöntemi 12-20 nm tanecikleri için idealdir, hidrokuinon yöntemi ise 30-250 nm tanecikleri üretebilir.

      Sonoliz
      Altın taneciklerinin deneysel üretiminin bir diğer yöntemi sonolizdir. Ultrasona dayalı bu tür bir işlemde, HAuCl4'nin glukoz ile reaksiyonu olur.[kaynak belirtilmeli] Hidroksil radikalleri ve suyun içindeki kavitelerin çöktüğü olduğu arayüz bölgesinde meydana gelen şeker piroliz radikalleri indirgeyici ajan olarak etkir. Reaksiyonun ürünü nanoşeritlerdir, bunlar 30 -50 nm genişlikte ve birkaç mikrometre uzunluktadır. Bu şeritler çok esnektir ve 90°'den büyük açılarla eğrilebilirler. Glukoz yerine bir glikoz oligomeri olan siklodekstrin kullanılınca sadece küresel altın tanecikleri meydana gelir; dolayısıyla şerit oluşmasında glukozun rolü olduğu anlamı çıkar.

      Tarih
      Eski çağlarda Hayat İksiri olarak adlandırılan, altından yapılmış bir iksirin varlığı hakkında çok yazılmıştır. Kolloidal altın Antik Roma döneminde cam boyamak için kullanılırdı, altının konsantrasyonuna bağlı olarak parlak sarı, kırmızı veya leylak rengi elde edilirdi. Hindu Kimyasında da altın, çeşitli iksirler yapmak için kullanılmıştır. 16. yüzyılda simyacı Paracelsus Aurum Potabile (Latince: içilebilir altın) yapmıştır. 17. yüzyılda cam boyama işlemi Andreus Cassius ve Johann Kunchell tarafından geliştirilmiştir. 1842'de John Herschel kolloidal altın kullanılarak resimlerin kağıt üzerine kaydedildiği Chrysotype (Yunanca altın sözcüğünden türetme) adlı bir fotoğrafçılık işlemi icat etmiştir. Paracelsus'un çalışması Michael Faraday'a ilham kaynağı olmuş ve 1857'de ilk saf kolloidal altın örneğini hazırlayıp ona "etkinleştirilmiş altın" adını vermiştir. Faraday, altın klorür solüsyonunu indirgemek için fosfor kullanmıştır.

      Uzun bir süre Cassius'un yakut-renkli altınının bileşimi belli değildi. Hazırlanışı nedeniyle bazı kimyacılar onun bir altın-kalay bileşiği olduğundan şüphelenmişti. Bileşiğin renginin altın taneciklerin küçük boyundan kaynaklandığını ilk anlayan Faraday olmuştur. 1898'te Richard Adolf Zsigmondy ilk derişik solüsyonda kolloidal altın hazırladı.Ultrasantrifugasyonu icat eden Sevdberg ve küresel tanecikler tarafından ışık saçılımı ve soğrulmasının teorisi geliştiren Mie de kolloidal altın'ın sentez ve özelliklerine ilgi göstermiştir.

      Elektron mikroskopisi
      Kolloidal altın ve onun çeşitli türevleri biyolojik elektron mikroskopisinde en çok kullanılan kontrast ajanlarından olmuştur. Kolloidal altın tanecikleri antikor, lektin, süperantijen, glikan, nükleik asit gibi çeşitli geleneksel biyolojik problara bağlanabilir. Farklı boyda tanecikler elektron mikrograflarında kolaylıkla ayırdedilebilir, böylece simültane çoklu işaretleme deneyleri yapılabilir.

      Sağlık ve tıbbi uygulamaları
      Sıçanlarda romatoid artrit'in tedavisinde kolloidal altın başarılı şekilde kullanılmıştır. İlgili bir çalışmada In vitro bir deneyde, kolloidal altın ve mikrodalga ışınım birlikte kullanılarak Alzheimer hastalığı ile ilişkili plak ve beta-amiloid fibrillerin imha edilebildiği gösterilmiştir. Altın taneciklerin ışınımla ısıtıldığı benzer uygulamalar hakkında araştırmalar sürmektedir.

      İlaç taşıması
      Altın nanotanciklerinin Paclitaxel gibi ilaçlar için taşıyıcı olmaları araştırılmaktadır. Hidrofobik ilaçların verilmesi moleküler enkapsülasyon (kapsülleme) gerektirmektedir ve nano-büyüklükte taneciklerin retiküloendotelial sistemden kaçınmakta özellikle verimli oldukları bulunmuştur.

      Tümör tespiti
      Kanser araştırmasında kolloidal altın tümörleri hedeflemekte ve SERS (Surface Enhanced Raman Spectroscopy) ile onların in vivo tespitinde kullanılabilir. Altın nanotanecikler Raman habercileriyle (reporter) çevrilidir, bunların ışık emisyonu kuantum noktalardan 200 kat parlaktır. Nanotanecikler tiyol-modifiye polietilen glikol (PEG) örtü ile kapsüllendikeri zaman Raman habercilerin stabilize oldukları bulunmuştur. Bu sayede in vivo dolaşım ve uyum sağlanır. Tümör hücrelerini spesifik olarak hedeflemek için PEGlenmiş altın tanecikler bir antikor (veya scFv gibi bir antikor parçası ile) ile konjüge edilir. Antikor, Epidermal büyüme faktörü reseptörü gibi belli kanser tiplerinin hücrelerinde yüksek oranda ifade edilen bir proteine spesifiktir. SERS kullanılarak bu PEGlenmiş altın tanecikleri tümörün yerine tespit etmekte kullanılabilir.

      Fototermal ajanlar
      Altın nanoçubuklar in vivo uygulamalarda fototermal ajan olarak kullanımı araştırılmaktadır. Altın nanoçubuklar çubuk şekilli nanotaneciklerdir, biçimlerinin ışığın oranı yüzey plasmon resonans (Surface Plasmone Resonance, SPR) bandını ayarlar. SPR'deki toplam ışık sönümü soğurma ve saçılımdan meydana gelir. Küçük eksen çaplı nanoçubuklar (~10 nm) için soğurma baskındır, daha uzun eksen çaplı (>35 nm) çubuklar saçılım baskındır. Dolayısıyla, in-vivo uygulamalarda küçük çaplı altın çubuklar yakın kızıl ötesi ışık için fototermal dönüştürücü olarak kullanılırlar, yüksek soğurma ara kesitleri nedeniyle.[kaynak belirtilmeli] Yakın kızılötesi ışık, insan derisi ve dokuları içinden kolaylıkla geçtiği için, bu nanoçubuklar kanser ve diğer hedefler için aşındırma (ablation) bileşikleri olarak kullanılabilirler. Polimerlerle kaplandıkları zaman altın nanoçubuklarının dolaşım sisteminde 15 saatlik bir yarı ömürle kalabildikleri bulunmuştur.

      Yorum yap


      • #4

        Einführung

        Die Stoffwechselprozesse aller lebenden Organismen laufen auf der Grundlage kolloidaler Lösungen ab. Wichtige Beispiele für kolloidale Flüssigkeiten in der Natur sind das Blut, die Lymphflüssigkeit, Tränen, alle Körpersäfte und Pflanzensäfte.
        Als kolloidales Gold bezeichnet man winzige Goldpartikel, die in destilliertem Wasser gelöst (genauer: suspendiert) sind. Die kolloiden Goldpartikel sind elektronisch aufgeladen und stoßen sich gegenseitig ab. Wegen dieser Ladung sinken sie nicht - wie andere Partikel - zu Boden, sondern halten sich gegenseitig in einem Schwebezustand.
        Gold ist das 74. Element in der Liste der am häufigsten vorkommenden Elemente auf der Erde und das Metall der Sonne (Sonnenkraft). Für viele Menschen hat Gold eine magische Bedeutung und es wurde über die Jahrhunderte hinweg für vielerlei Anwendungen genutzt.
        Dass Gold auch für medizinische oder therapeutische Anwendungen eingesetzt wird, ist in unserer westlichen Welt nicht sehr bekannt. Dies trotz der Tatsache, dass es früher bereits von Alchemisten gegen Melancholie und Herzbeschwerden verwendet wurde und später in der Homöopathie zum Einsatz kam. In den letzten Jahren nahm jedoch vor allem in Amerika das Interesse an der therapeutischen Wirkung von Gold zu.
        Gold kommt als Spurenelement in den Bausteinen des menschlichen Körpers vor, und zwar vor allem im Gehirn. Es ist somit ein Metall, das der Körper benötigt.
        Wirkung von kolloidalem Gold
        Im Mittelalter wurde Gold als Elixier verwendet, um die Gesundheit zu fördern und die Jugendlichkeit wieder herzustellen. Der Vorreiter der modernen Pharmakologie, Paracelsus, verwendete diverse Metalle, um Medikamente zu entwickeln und damit Krankheiten zu heilen. Dass dies alles nichts Neues ist, beweisen die Chinesen, die schon Jahrhunderte lang Goldmünzen in ihren Speisen mitkochten, um so Spuren und die Energie des Goldes aufnehmen zu können.
        Die Altägypter nahmen bereits vor mehr als 5000 Jahren zum Zweck mentaler, körperlicher und spiritueller Reinigung Gold zu sich. Sie glaubten, dass Gold die Lebenskraft stimuliert und die Schwingungsebene hebt.
        ââââ‚Ã…¡¢ Gold aktiviert und harmonisiert das Drüsensystem
        ââââ‚Ã…¡¢ Gold beruhigt das Nervensystem
        ââââ‚Ã…¡¢ Gold aktiviert die inneren Energien und führt zu einer verbesserten Einstellung
        Heute ist bekannt, dass die Informationsübertragung im menschlichen Körper vom Fluss der Elektronen abhängt. Viele wichtige Funktionen bauen darauf auf. Kolloidales Gold kann die elektrischen und in der weiteren Folge auch die magnetischen Eigenschaften des Körpers beeinflussen. So kann kolloidales Gold ausgleichend auf ein gestörtes elektrisches Potential im Körper wirken. Besonders entlang der Wirbelsäule. Das spürbare Ergebnis ist mehr innere Balance und Wohlbefinden, körperlich wie psychisch.
        Nach eingehendem Studium von Forschungsergebnissen und Berichten über die Wirkung von Gold, können Goldkolloide eine entscheidende Rolle für die mentale Entwicklung des Menschen in der heutigen Zeit beitragen.
        Kolloidales Gold wird mit gutem Erfolg eingesetzt bei:
        Asthma, Arthritis, Adipositas (Fettleibigkeit), Angst, Depressionen, Durchblutungsstörungen (peripher/cerebral), Drüsenfunktionsstörungen, Energieschwäche, Frustration, Gelenkerkrankungen, Gehirnfunktionsstörungen, Hauterkrankungen, Neurodermitis, Verbrennungen, Hitzewallungen (Klimakterium), jahreszeitliche Stimmungsschwankungen, Krebs, Kreislaufprobleme, Melancholie, Nachtschweiße, Nervenerkrankungen, Rheuma, Schlafproblemen, Seelenqualen, Suchtverhalten (Alkohol/Nikotin), Verhaltensstörungen, Verdauungsproblemeââââ‚Ã…¡¦
        Moderne Medizin und kolloidales Gold
        Kolloidales Gold findet medizinische Verwendung bei der Behandlung von arthritischen und rheumatischen Depressionen, Fällen von multipler Sklerose, sexuellen Funktionsstörungen (bei Mann und Frau), bei Drüsenproblemen und nervösen Störungen. Gold besitzt beruhigende Eigenschaften, ohne dabei die Nerven zu beeinträchtigen.
        Im Juli 1935 erschien in der Ärztezeitschrift ââââ‚Ã…¡žClinical Medicine & Surgeryââââ‚Ã…¡Ã…ââ‚Ã…“ ein Artikel von dem beratenden Chirurgen des Augustana Hospital Edward H. Ochsner: ââââ‚Ã…¡žGoldkolloid bei unheilbaren Krebsfällenââââ‚Ã…¡Ã…ââ‚Ã…“. Darin steht, dass kolloidales Gold eine bedeutsame hemmende Wirkung auf das Krebswachstum haben kann. Das Forscherteam um E.H. Ochsner fand heraus, dass kolloidales Gold hilft, die Größe von Tumoren zu reduzieren, den Schmerz zu lindern, den Appetit und die Verdauung zu verbessern und das Gewicht und die Stärke der Patienten zu steigern.
        Kolloidales Gold und Suchtprobleme
        Im vorigen Jahrhundert wurde kolloidales Gold zur Behandlung für Alkoholsucht verwendet. Frühe Forschungen zeigten, dass Goldgaben zu einer Suchtverringerung führen. Patienten, die an Medikamenten-, Tabak- oder Esssucht leiden, können von der einzigartigen Wirkung des Goldes profitieren.
        Kolloidales Gold - eine unschätzbare Hilfe in unserem Entwicklungsprozess
        Gold stützt und harmonisiert das gesamte Energiesystem. Kolloidales Gold ist in der heutigen Zeit eine der wichtigsten Hilfen, um unsere spirituelle und mentale Entwicklung entscheidend zu fördern sowie unser Energiesystem zu stärken und auszugleichen. Gold wirkt auf allen Schwingungsebenen und unterstützt uns angemessen und sanft bei allen Entwicklungsschritten. Es aktiviert und steigert die innere und äußere Wahrnehmung.
        Kennen Sie das auch?
        Sie bemerken, dass Ihr Körper mit einem Infekt zu kämpfen hat, stehen unter starker, energetischer Belastung oder haben mit inneren Ängsten zu kämpfen - und prompt färbt sich die Haut unter Ihren Goldringen oder Goldketten schwarz?
        Genau in diesen Situationen benötigt Ihr Körper dringend GOLD, welches er sich verzweifelt durch Ihren Schmuck über die Haut "hineinzieht". Was hierbei als schwarze Ablagerungen auf der Haut zurückbleiben, sind die unreinen Goldanteile in den Schmuckstücken.
        Stärke die Selbstheilungskräfte des Körpers
        Eines der Hauptprobleme unserer Zeit ist Energiemangel. Daraus resultierende Aggressionen, Depressionen, die Unfähigkeit zwischenmenschliche Beziehungen zu knüpfen und zu erhalten sowie eine breite Palette physischer und psychischer Probleme lassen sich oft auf Energiemangel zurückführen.
        Im menschlichen Körper gibt es ein besonderes Drüsenzentrum, das mit der Zirbeldrüse (auch Epiphysis genannt) korrespondiert. Diese Drüse liegt ziemlich genau im Zentrum des Kopfes und ist ein bedeutsamer Faktor für unser Bewusstsein. Schon Rene Descartes (1596-1650), der Begründer des Rationalismus ("Ich denke, also bin ich") interessierte sich für die Zirbeldrüse. Seine Vorstellung, dass die Zirbeldrüse in Verbindung mit dem Sehen steht, kam den heutigen modernen Erkenntnissen schon sehr nahe. Über die Zirbeldrüse sagte er: "Es gibt eine kleine Drüse im Gehirn, in der die Seele ihre Funktion spezieller ausübt als in jedem anderen Teil des Körpers". Nun hat sich gezeigt, dass die innere Energie direkt durch das Zentrum der Zirbeldrüse fließt. Heute sieht man diese Drüse wie ein "Auge", das in der Lage ist, elektromagnetische Felder zu detektieren, also in einem anderen Frequenzbereich zu sehen.
        Anstatt die Energie durch die Zirbeldrüse zu leiten und erst so die uns umgebenden elektromagnetischen Felder bewusst wahrzunehmen und unsere Intuition zu verbessern, fließt bei vielen Menschen nicht genug Energie durch diesen Hirnbereich, weil diese (was Messungen zeigten) schon vorher blockiert wird. Das Resultat davon ist, dass wir die Realität nur sehr begrenzt wahrnehmen können. Eine der wichtigsten Erkenntnisse war die Entdeckung, dass kolloidales Gold in der Lage ist, den Organismus mit mehr mentaler Kraft zu versorgen. Es schafft ein Gleichgewicht der Schwingungskräfte, die die Tätigkeiten und Reaktionen der Drüsenenergiezentren beeinflussen.
        Wenn wir also wieder erlernen, Energie durch die Zirbeldrüse zu leiten, dann können wir wieder die uns umgebenden elektromagnetischen Felder bewusst wahrnehmen und unsere Intuition verbessern.
        Laut verschiedener Studien fördert die Einnahme von kolloidalem Gold unsere Intelligenz. Forschungen haben gezeigt, dass die Leitfähigkeit und somit der Informationsfluss der DNS, durch Gold um bis zu 10.000fach verbessert werden kann.
        Das bedeutet auch, dass die DNS höhere Energiemengen verkraften kann (mehr als eine Millionen Elektronen pro Sekunde). Kolloidales Gold fungiert als Regulationshilfe für den Elektronenfluss entlang der Wirbelsäule bzw. im Rückenmark und an der DNS Doppelhelix. Denn die elektrisch geladenen Goldpartikel lagern sich in den Zellen, den Zellkernen und an den DNS-Molekülen ab und erhöhen so die allgemeine Leitfähigkeit. Darüber hinaus steigert Gold die Absorption von Nährstoffen und verbessert die biomolekularen Funktionen, also die Stoffwechselprozesse des Körpers.
        Je kleiner das Partikel, desto größer die Gesamtoberfläche und damit dieWirkung. Kolloidales Gold von PuraVita Naturwaren (Hersteller: Crystal, Niederlande) hat 10 ppm* und eine Teilchengröße von 3,5 Nanometern, davon sind 100 % in kolloidalem Zustand!
        Eine hochmoderne Technik macht diese Herstellung zum Marktführer.
        (*ppm = parts per million = ââââ‚Ã…¡žTeile von einer Millionââââ‚Ã…¡Ã…ââ‚Ã…“; 10 ppm = 10 mg in 1 Liter Wasser)
        10 ppm ist die optimale Konzentration für metallische Kolloide, bei der die Moleküle sich abstoßen und nicht verklumpen.
        Anwendung & Allgemeine Dosierung
        Kolloidales Gold ist schon in geringsten Dosen hoch wirksam.
        Je nach Bedarf können Erwachsene 1-2 TL/Meßlöffel pro Tag unter die Zunge geben und dort mind. 2 Minuten belassen, da Kolloide direkt über die Mundschleimhaut aufgenommen werden. Anschließend schlucken. Bei erhöhtem Bedarf kann auf 4 TL/Meßlöffel pro Tag gesteigert werden.
        Kolloidales Gold sollte nur als Kur für eine Dauer von max. 8 Wochen mit anschließender Pause eingenommen werden. Hören Sie auf Ihr inneres Bedürfnis.
        Keinen Metalllöffel verwenden und nicht verdünnen, außer mir reinem, destilliertem Wasser, da sich sonst Mineralkomplexe bilden. Optional kann daher vor und nach der Einnahme reines, destilliertes Wasser getrunken werden.
        Bei der Anwendung von kolloidalem Gold sind keine schädlichen Nebenwirkungen bekannt. Es kommt zu keiner Wechselwirkung mit Medikamenten.
        Echtes kolloidales Gold hat eine rubinrote Farbe, ist wie Wasser geschmackslos und wird aus hochwertigem, reinem, ionisiertem Wasser hergestellt.
        Lagerung
        Um die Wirksamkeit von kolloidalem Gold zu erhalten, sollten Sie es (wie auch kolloidales Silber oder Silicium) vor schädlichen Einflüssen fernhalten. Vor allem muss es vor starken magnetischen Feldern geschützt werden. Geben Sie kolloidales Gold nicht in den Kühlschrank (elektromagnetische Strahlung!). Lagern Sie es nicht in der unmittelbaren Nähe von Lautsprechern, Computern, Radios, Fernsehern und Mikrowellen. Bringen Sie kolloidales Gold nicht mit anderen Metallen in Verbindung.
        Schützen Sie die kolloidalen Flüssigkeiten vor größeren Temperaturschwankungen, vor direktem Sonnen- oder starkem Kunstlicht. Umweltfaktoren wie kosmische Strahlen und Mikrowellen beeinflussen die Lösung direkt. Je kleiner die einzelnen Kolloide sind, desto länger bleiben sie bei richtiger Lagerung stabil. Lagern Sie kolloidale Flüssigkeiten immer an einem dunklen, kühlen Ort. Kolloide dürfen nicht gefrieren! Empfohlene Lagertemperatur: 10 bis max. 25°C.
        Kolloidales Gold vor Gebrauch immer etwas schütteln.
        Quelle: Auszüge aus dem Buch von Bob Gill und Dr. Robert C. Beck: ââââ‚Ã…¡žSelbstheilung ist machbar - Die Vier-Säulen-Therapieââââ‚Ã…¡Ã…ââ‚Ã…“.


        Preis: 6,50 EUR
        incl. 19 % MwSt. zzgl.
        Versandkosten

        Yorum yap


        • #5
          Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

          Yorum yap


          • #6
            Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

            Yorum yap


            • #7
              Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

              Yorum yap


              • #8
                Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

                Yorum yap


                • #9
                  Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

                  Yorum yap


                  • #10


                    Kolloidales Gold: Entdecken Sie eines der großartigsten Heil- und Verjüngungsmittel
                    Brigitte Hamann
                    Vieles wurde über die kraftvolle Wirkung von kolloidalem Silber gegen Bakterien, Viren und Pilze geschrieben. Aber kennen Sie auch kolloidales Gold? Kolloidales Gold setzt an den fundamentalen Schaltstellen von Gesundheit, Jugendlichkeit und Regeneration an. Lesen Sie weiter und entdecken Sie, was kolloidales Gold alles für Sie tun kann.

                    Spektakuläre Eigenschaften
                    Kolloidales Gold besitzt eine Reihe spektakulärer Eigenschaften, die es aus der umfangreichen Liste von Naturheilmitteln herausheben. Die winzigen Partikel haben eine positive Wirkung auf die wichtigsten biologischen Funktionen des Organismus. Mittel, die wirklich regenerieren und verjüngen können, setzen an den fundamentalen Schaltstellen des Körpers an. Das tut kolloidales Gold, indem es auf der Zellebene wirkt. Goldkolloide intensivieren die Informationsübertragung zwischen den Zellen und regen so die Reparatur- und Regenerationssysteme des Körpers an. Die erhöhte Reizweite
                    rleitung findet auch im Gehirn statt, denn die winzigen Partikel können die Blut-Hirn-Schranke überwinden und Denkprozesse, Konzentrationsfähigkeit, die motorischen Fähigkeiten, die Geschicklichkeit und das Zeitempfinden deutlich verbessern.

                    Traditionelle medizinische Quellen verweisen auf die Nähe des Edelmetalls zur Sonne. Ihr Licht und ihre stärkende Kraft lassen alles Lebendige wachsen und üben eine heilsame Wirkung auf die Psyche aus. Vergleichbare Wirkungen lassen sich bei kolloidalem Gold beobachten: Es macht aktiv, weckt die Kreativität und Lebensfreude, lindert Stress und beruhigt die Nerven, und auch die erotischen Seiten des Lebens können davon profitieren.

                    Kolloidales Gold macht intelligent und hebt die Stimmung
                    Unser Körper ist ein komplexes System aus elektrischen Verknüpfungen. Jede Nervenzelle, im Gehirn wie im gesamten Körper, kommuniziert mit ihren Nachbarzellen über Kontaktstellen, die »Synapsen« genannt werden. Zwischen den Nervenzellen entsteht so ein Energiefluss, von dem es fundamental abhängt, ob wir gesund sind und wie unsere Sinnesorgane arbeiten, wie klar und konzentriert unser Denken ist und wie gut wir unsere Körperbewegungen koordinieren und ausführen können, wie Regenerationsprozesse ablaufen und ob und wie gut die körpereigenen Reparatursysteme Zellschäden reparieren können.

                    Kolloidales Gold besteht aus elektrisch geladenen Goldpartikeln, die in dest
                    illiertem Wasser schweben. Aufgrund ihrer Ladung gehen sie nicht unter. Die Größe der Teilchen liegt im Nanobereich, dem Bereich der Winzlinge und Zwerge. Auf Griechisch heißt nános »Zwerg«: Ein Nanometer ist ein Milliardstel Meter (10-9 m). Gold-Nanoteilchen können sich aufgrund ihrer Winzigkeit im ganzen Körper ausbreiten, den Energiefluss anregen und Blockaden lösen. Damit wird die Bahn frei für die elektrische Informationsübertragung im gesamten Organismus mit allen aktivierenden, stärkenden und heilenden Wirkungen.

                    Gold ist uns nichts Fremdes. Im menschlichen Körper kommt es als S
                    purenelement vor, insbesondere im Gehirn, wo es eine wichtige Rolle spielt. Menschen werden intelligenter, agiler, bewusster, wenn sie kolloidales Gold verabreicht bekommen, das haben Studien gezeigt. In einer Pilotstudie stieg der Intelligenzquotient der Teilnehmer um 20 Prozent, wie ein IQ-Test ergab, den die Probanden zu Beginn und nach drei Monaten Goldeinnahme ablegten.

                    Gold-Nanopartikel beeinflussen die elektrische Ladung der Nervenzellen. Sie intensivieren den Informationsfluss, der zwischen den Neuronen entsteht, wenn sie ihre Informationen »feuern«. Auf
                    diese Weise wirkt kolloidales Gold regenerierend und verjüngend auf das Gehirn. Darüber hinaus stimuliert es die Produktion endorphinartiger Hormone, die für gute Stimmung und eine positiveWeltsicht sorgen.

                    Gesunde Zellen durch erhöhte Leitfähigkeit der DNS

                    Auch die DNS wird durch elektrochemische Vorgänge bestimmt. Als Träger der Erbinformation, in der das gesamte genetische Lebensprogramm einer Zelle enthalten ist, hat sie fundamentale Aufgaben im Organismus. Zusammen mit der RNS steuert sie sämtliche Abläufe des Körpers auf Molekularebene. Dazu gehören auch die körpereigenen Reparatursysteme, die täglich gefordert sind, zahllose, meist ganz natürlich durch den Stoffwechsel entstehende Zellschäden zu beheben. Kolloidales Gold erhöht die Leitfähigkeit der DNS ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã…¡Ã… âââₚÅââ‚Å“ und kurbelt die Reparatur- und Regenerationssysteme an.

                    Mehr Energie und Leistungsfähigkeit

                    Die Leitfähigkeit der DNS ist ein wichtiger Faktor in der mitochondrialen Medizin, die sich mit der Energiegewinnung in den Zellen befasst. Denn viele gesundheitliche Störungen sind ein energetisches Problem innerhalb der Zellen. Nur wenn wir genügend Energie zur Verfügung haben, können wir aktiv und gesund leben. Diese Energie wird in den Mitochondrien gewonnen, den Kraftwerken in den Zellen. Kolloidales Gold wirkt auf der Zellebene und steigert die Leistu
                    ngsfähigkeit des Körpers rundum. Bei regelmäßiger Einnahme erhöht sich der elektrische Leitfluss im gesamten Organismus, die Zellen können sich regenerieren und ihre Kraft zurückgewinnen. Nach einigen Tagen bis Wochen stellt sich bei vielen Menschen eine größere Ausgeglichenheit ein und häufig verbessert sich auch der Schlaf.

                    Kraftvoller Fänger freier Radikale
                    Überall dort, wo Energie produziert wird, fallen Stoffwechselabfallprodukte an ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã…¡Ã… âââₚÅââ‚Å“ zerstörerisch wirkende freie Radikale. Um sie zu neutralisieren, braucht es Nährstoffe und Antioxidantien. Geschie
                    ht dies nicht im ausreichenden Maße, verstärkt sich der Energiemangel und eine Vielzahl von Symptomen, Erkrankungen und chronischen Leiden können entstehen. Dazu gehören Immunschwäche, chronische Müdigkeit, Leistungsabfall, Allergien, Fettleibigkeit, Autoimmunerkrankungen wie Multiple Sklerose, Rheumatismus, neurovegetative Beschwerden wie Unruhe und Nervosität, ADHS, erhöhter Cholesterinspiegel, reduzierte Leberentgiftung, Herzrhythmusstörungen, vorzeitige Alterungserscheinungen und Zellentartung bis zum Zelltod (Krebs). Der »oxidativer Stress« genannte Prozess hat dramatische Auswirkungen in den Zellen, wodurch der Alterungsprozess beschleunigt wird. Kolloidales Gold hilft den Zellen, gesund zu bleiben, indem es die Produktion von zwei kraftvollen Radikalfängern stimuliert: SOD und Gluthation.

                    Gluthation ist an entscheidenden Stoffwechselvorgängen beteiligt, stärkt das Immunsystem, hemmt Entzündungen, steuert Zellentgiftungsreaktionen und Coenzym-Funktionen und unterstützt die Reparatur von DNS-Schäden. Es schützt und baut die Darmschleimhaut auf, die heute bei vielen Menschen angegriffen ist. Besonders wichtig ist Gluthation für die Leber, die als Entgiftungsorgan von allen Organen die höchste Konzentration aufweist. Als starkes Antioxidans neutralisiert es die Wirkung freier Radikale und bewahrt den Organismus vorDegenerationserkrankungen.Untersuchungen haben
                    gezeigt, dass die Gabe von kolloidalem Gold den Gluthation-Spiegel deutlich erhöhte.

                    Gold stimuliert das »Methusalem-Enzym« SOD
                    Kolloidales Gold kann noch mehr, um unsere Zellen zu schützen. Die Nanopartikel regen die Bildung des Enzyms SOD an. Seine Aufgabe ist die Abwehr von freien Radikalen, insbesondere der Superoxide, der häufigsten und gefährlichsten Sauerstoffradikale. SOD ist daher das wichtigste enzymatische Antioxidans mit einem außergewöhnlich hohen Schutzpotenzial für die Zellen. Zivilisationskrankheiten wie Diabetes mellitus Typ II, degenerative Herz-Kreislauf-Erkrankungen, Gicht, bestimmte Formen von Krebs und Allergien, Alzheimer usw. werden mit einem mangelnden Abbau von freien Radikalen in Zusammenhang gebracht. Außerdem werden durch Krankheiten große Mengen an freien Radikalen erzeugt. In allen diesen Fällen wird eine größere Menge an SOD gebraucht, das der Körper jedoch nicht immer in ausreichender Menge herstellen kann. So haben z. B. Diabetiker einen erhöhten Bedarf an SOD, das Folgeschäden ihrer Erkrankung vorbeugen kann. Auch bei Arthritis bzw. Arthrose braucht der Körper mehr SOD. In einer Studie mit an Arthritis bzw. Arthrose erkrankten Patienten wurde festgestellt, dass durch SOD Schmerzen, Schwellungen und Entzündungen gelindert werden konnten.

                    Wirksam gegen Entzündungen

                    Erkrankungen aus dem rheumatischen Formenkreis zählen zu den schmerzhaften, das Leben stark beeinflussenden Erkrankungen. Goldsalz-Injektionen wurden erfolgreich gegen rheumatoide Arthrit
                    is eingesetzt, es traten jedoch relativ häufig Nebenwirkungen wie Übelkeit, Veränderungen des Blutes und Störungen der Nieren und der Haut auf.

                    Kolloidales Gold wird nicht gespritzt, sondern eingenommen. Die Menge Gold, die man zu sich nimmt, liegt im homöopathischen Bereich. 1997 veröffentlichten Dr. Guy Abraham und Dr. Peter Himmel eine Studie, in der sie zeigten, dass reines kolloidales Gold eine nebenwirkungsfreie, schmerzlindernde und entzündungshemmende Wirkung bei diesem Krankheitsbild hat. Die Beweglichkeit der Gelenke nahm deutlich zu, Schwellungen gingen zurück und Erschöpfungszustände und schnelle Ermüdbarkeit ließen nach. Bereits nach einer Woche Einnahme spürten die Studienteilnehmer, da
                    ss sie alle Arten von Tätigkeiten besser ausführen konnten.

                    Ein Kick fürs Bindegewebe: Gold macht schön

                    Spektakulär ist auch die Wirkung von kolloidalem Gold auf das Bindegewebe und die Haut. Zucker ist ein wichtiger Faktor für die Haut- und Gewebealterung. Wird er in größeren Mengen genossen, steigt der Insulinspiegel stark an. Daraus entwickelt sich eine Reaktionskette, die schließlich auchBindegewebe und Haut negativ beeinflusst. Die Konzentration von Zucker im Blut steigt an, wodurch die Kollagenfasern verkleben. Ursache dafür sind so genannte AGEs (Advanced Glycation End-products), unkontrollierte Reaktionen von Zucker mit Proteinen und Lipiden, wodurch die Kollagenfasern verhärten und die Haut und das Bindegewebe am gesamten Körper unelastisch werden.

                    Die Folgen sind Erschlaffung und mehr und tiefere Falten. Die AGEs lagern sich in den Blutgefäßen ab und können zu Verkalkung führen, die Funktion der Zellen und das körpereigene Reparatursystem sind gestört, wodurch die Zellalterung beschleunigt wird. Dieser Zucker-Eiweiß-Vorgang heißt »Glykation«. Bei fortschreitender Glykation entwickeln sich Entzündungen in den Zellen, was sich u. a. durch Juckreiz, Ekzeme und allergische Reaktionen zeigen kann.

                    Kolloidales Gold hat einen Anti-Glykation-Effekt: Eine bereits bestehende Netzbildung im Gewebe nahm deutlich ab. Langzeituntersuchungen zeigten eine deutliche Verringerung der Abstände zwischen den Gewebefasern (40 Prozent), wenn Gold-Nanopartikel gegeben wurden.

                    Eine wundersame Medizin

                    Die Liste heilender und Gesundheit erhaltender Eigenschaften von kolloidalem Gold ist lang, ebenso die Liste an Erkrankungen, die positiv beeinflusst werden können. Gold fördert die Langlebigkeit und aktiviert die wichtigsten Systeme im Körper. Dazu zählen die Drüsen, allen voran die Zirbeldrüse, in der das Hormon Melatonin produziert wird. Melatonin ist für den Tag-Nacht-Rhythmus, den Schlaf und die nächtliche Regeneration unverzichtbar. Die Zirbeldrüse ist auch als das »Dritte Auge« bekannt, das kolloidales Gold »öffnen« kann. Daraus entstehen eine stärkere Intuition, geschärfte Wahrnehmung und Zugang zu spirituellen Erfahrungen.

                    Die entzündungshemmenden Eigenschaften bewähr
                    en sich bei Autoimmunerkrankungen. Gold stärkt das Immunsystem, ist ein Radikalfänger und entgiftet und reinigt Körper, Geist und Seele. Das Edelmetall heilt Krankheiten, die durch Stress ausgelöst werden, und wirkt sich positiv auf die Sexualorgane und die Libido aus. Sexuelle Blockaden und Impotenz können verschwinden. Bei einer längeren Einnahme kann kolloidales Gold ein natürliches Aphrodisiakum sein. Goldkolloide können Gleichgewichtsstörungen regulieren und neurologische Erkrankungen wie Alzheimer, Multiple Sklerose und Schlaganfallfolgen bessern. Anwender berichten unter anderem auch von einer Verbesserung der Sehfähigkeit, einer Normalisierung des Körpergewichts und einem Verjüngungseffekt.

                    Die Herstellung von kolloidalem Gold

                    Kolloidales Gold kann mit einem Elektrolysegerät und destilliertem Wasser (Aqua Bidest) hergestellt werden. Die Herstellung ist einfach und für kolloidales Gold und Silber gleich, dauert aber bei Gold deutlich länger, da es sich wesentlich langsamer löst. Es dauert zehn bis zwölfStunden, um 200 ml einer Konzentration von <1 ppm (entspricht der homöopathischen Konzentration D6) herzustellen.

                    Die fertige Lösung sollte in einer braunen Glasflasche, stets verschlossen, kühl und vor Sonneneinstrahlung geschützt aufbewahrt werden, aber nicht im Kühlschrank. Eine Lagerung in der Nähe eines elektromagnetischen Feldes, wie es von Kühlschrank, TV und Mikrowelle ausgeht, kann die Ladung neutralisieren. Verwenden Sie keine Gefäße aus Stahl, Aluminium oder Plastik zur Aufbewahrung. Kolloidales Gold ist etwa drei Monate haltbar, danach verlieren die Kolloide ihre elektrische Ladung und damit ihre Wirksamkeit.

                    Die Anwendung von kolloidalem Gold

                    Bereits geringe Mengen sind hoch wirksam. Am häufigsten sind Konzentrationen von 1 ppm (etwa D6) oder 6-8 ppm (etwa D3). Im Normalfall empfiehlt sich die Konzentration von 1 ppm. Die übliche Dosis für einen Erwachsenen sind ein bis zwei Teelöffel kolloidales Gold pro Tag. Sie kann bei Bedarf auf vier Teelöffel erhöht werden, im Einzelfall auch höher. Die optimale Dosis sollte jeder für sich austesten bzw. mit einem Arzt, einer Ärztin oder HeilpraktikerIn besprechen, die für alternative Heilmethoden offen sind. Beginnen Sie mit einer Menge von ein bis zwei Teelöffel pro Tag für zwei oder drei Wochen und steigern Sie die Menge, wenn Sie die Wirkung verstärken möchten.

                    Die Einnahme sollte am Morgen vor dem Frühstück erfolgen. Das Goldwasser wird ein bis zwei Minuten im Mund behalten, wo es über die Mundschleimhaut aufgenommen wird. Essen Sie für eine optimale Aufnahme erst 15 bis 20 Minuten später. Verwenden Sie keinesfalls einen Metalllöffel, da das die Ladung beeinträchtigen kann! Wählen Sie einen Plastik- oder Holzlöffel. Für den kurzen Zeitraum der Einnahme schadet der Plastiklöffel der Ladung nicht.

                    Kolloidales Gold ist ein generell stärkendes Mittel und kann langfristig eingenommen werden. Über Langzeitwirkungen liegen keine wissenschaftlichen Ergebnisse vor, deshalb ist es sinnvoll, selbst oder zusammen mit einem Arzt oder Heilpraktiker darauf zu achten, ob und wann Sie eine Einnahmepause machen sollten. Längerfristig ist eine Dosis von zwei Teelöffeln meist ausreichend. Größere Mengen kommen vor allem bei der Behandlung von Erkrankungen wie rheumatoider Arthritis zum Einsatz und sollten mit ärztlicher Begleitung eingenommen werden, um individuelle Reaktionen professionell zu überwachen.

                    Eine erste Wirkung kann sehr schnell spürbar sein. In der Regel dauert es ein paar Wochen oder Monate, bis sie sich voll entfaltet. Sie erkennen die Wirkung daran, dass es leichter fällt, sich zu konzentrieren. Die geistige Klarheit nimmt zu, ebenso die Leistungsfähigkeit, Vitalität und meistauch die Lebensfreude und Lust, aktiv zu sein. Symptome können nachlassen oder verschwinden. Oft strafft und glättet sich die Haut. Wie die Wirkung im Einzelfall erfahren wird, ist natürlich von Mensch zu Mensch individuell verschieden und hängt auch mit seiner Veranlagung zusammen.

                    Nebenwirkungen bei der Einnahme von kolloidalem Gold sind in der Literatur nicht bekannt. Auch in Studien wurden keine Hinweise darauf gefunden. Die Goldpartikel werden nach einigen Tagen bzw. Wochen wieder ausgeschieden. Nebenwirkungen, die bei anderen Formen von Goldgaben auftreten, wie z. B. bei Goldinjektionen, werden gemäß Untersuchungen durch die Begleitsubstanzen ausgelöst, nicht durch das Gold selbst.

                    Möchten Sie mehr wissen? Eine ausführliche Zusammenstellung zu Wirkung und Anwendung von kolloidalem Gold und zu Forschungsergebnissen finden Sie in meinem Buch Heilen mit Gold. Kolloidales Gold und weitere Goldarzneien, das im Januar 2014 erscheint.

                    Yorum yap


                    • #11


                      Kolloidales Gold: Entdecken Sie eines der großartigsten Heil- und Verjüngungsmittel
                      Brigitte Hamann
                      Vieles wurde über die kraftvolle Wirkung von kolloidalem Silber gegen Bakterien, Viren und Pilze geschrieben. Aber kennen Sie auch kolloidales Gold? Kolloidales Gold setzt an den fundamentalen Schaltstellen von Gesundheit, Jugendlichkeit und Regeneration an. Lesen Sie weiter und entdecken Sie, was kolloidales Gold alles für Sie tun kann.

                      Spektakuläre Eigenschaften
                      Kolloidales Gold besitzt eine Reihe spektakulärer Eigenschaften, die es aus der umfangreichen Liste von Naturheilmitteln herausheben. Die winzigen Partikel haben eine positive Wirkung auf die wichtigsten biologischen Funktionen des Organismus. Mittel, die wirklich regenerieren und verjüngen können, setzen an den fundamentalen Schaltstellen des Körpers an. Das tut kolloidales Gold, indem es auf der Zellebene wirkt. Goldkolloide intensivieren die Informationsübertragung zwischen den Zellen und regen so die Reparatur- und Regenerationssysteme des Körpers an. Die erhöhte Reizweite
                      rleitung findet auch im Gehirn statt, denn die winzigen Partikel können die Blut-Hirn-Schranke überwinden und Denkprozesse, Konzentrationsfähigkeit, die motorischen Fähigkeiten, die Geschicklichkeit und das Zeitempfinden deutlich verbessern.

                      Traditionelle medizinische Quellen verweisen auf die Nähe des Edelmetalls zur Sonne. Ihr Licht und ihre stärkende Kraft lassen alles Lebendige wachsen und üben eine heilsame Wirkung auf die Psyche aus. Vergleichbare Wirkungen lassen sich bei kolloidalem Gold beobachten: Es macht aktiv, weckt die Kreativität und Lebensfreude, lindert Stress und beruhigt die Nerven, und auch die erotischen Seiten des Lebens können davon profitieren.

                      Kolloidales Gold macht intelligent und hebt die Stimmung
                      Unser Körper ist ein komplexes System aus elektrischen Verknüpfungen. Jede Nervenzelle, im Gehirn wie im gesamten Körper, kommuniziert mit ihren Nachbarzellen über Kontaktstellen, die »Synapsen« genannt werden. Zwischen den Nervenzellen entsteht so ein Energiefluss, von dem es fundamental abhängt, ob wir gesund sind und wie unsere Sinnesorgane arbeiten, wie klar und konzentriert unser Denken ist und wie gut wir unsere Körperbewegungen koordinieren und ausführen können, wie Regenerationsprozesse ablaufen und ob und wie gut die körpereigenen Reparatursysteme Zellschäden reparieren können.

                      Kolloidales Gold besteht aus elektrisch geladenen Goldpartikeln, die in dest
                      illiertem Wasser schweben. Aufgrund ihrer Ladung gehen sie nicht unter. Die Größe der Teilchen liegt im Nanobereich, dem Bereich der Winzlinge und Zwerge. Auf Griechisch heißt nános »Zwerg«: Ein Nanometer ist ein Milliardstel Meter (10-9 m). Gold-Nanoteilchen können sich aufgrund ihrer Winzigkeit im ganzen Körper ausbreiten, den Energiefluss anregen und Blockaden lösen. Damit wird die Bahn frei für die elektrische Informationsübertragung im gesamten Organismus mit allen aktivierenden, stärkenden und heilenden Wirkungen.

                      Gold ist uns nichts Fremdes. Im menschlichen Körper kommt es als S
                      purenelement vor, insbesondere im Gehirn, wo es eine wichtige Rolle spielt. Menschen werden intelligenter, agiler, bewusster, wenn sie kolloidales Gold verabreicht bekommen, das haben Studien gezeigt. In einer Pilotstudie stieg der Intelligenzquotient der Teilnehmer um 20 Prozent, wie ein IQ-Test ergab, den die Probanden zu Beginn und nach drei Monaten Goldeinnahme ablegten.

                      Gold-Nanopartikel beeinflussen die elektrische Ladung der Nervenzellen. Sie intensivieren den Informationsfluss, der zwischen den Neuronen entsteht, wenn sie ihre Informationen »feuern«. Auf
                      diese Weise wirkt kolloidales Gold regenerierend und verjüngend auf das Gehirn. Darüber hinaus stimuliert es die Produktion endorphinartiger Hormone, die für gute Stimmung und eine positiveWeltsicht sorgen.

                      Gesunde Zellen durch erhöhte Leitfähigkeit der DNS

                      Auch die DNS wird durch elektrochemische Vorgänge bestimmt. Als Träger der Erbinformation, in der das gesamte genetische Lebensprogramm einer Zelle enthalten ist, hat sie fundamentale Aufgaben im Organismus. Zusammen mit der RNS steuert sie sämtliche Abläufe des Körpers auf Molekularebene. Dazu gehören auch die körpereigenen Reparatursysteme, die täglich gefordert sind, zahllose, meist ganz natürlich durch den Stoffwechsel entstehende Zellschäden zu beheben. Kolloidales Gold erhöht die Leitfähigkeit der DNS âââââₚšââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…âââà ¢‚Ã…¡Ã…ââ‚Ã…“ und kurbelt die Reparatur- und Regenerationssysteme an.

                      Mehr Energie und Leistungsfähigkeit

                      Die Leitfähigkeit der DNS ist ein wichtiger Faktor in der mitochondrialen Medizin, die sich mit der Energiegewinnung in den Zellen befasst. Denn viele gesundheitliche Störungen sind ein energetisches Problem innerhalb der Zellen. Nur wenn wir genügend Energie zur Verfügung haben, können wir aktiv und gesund leben. Diese Energie wird in den Mitochondrien gewonnen, den Kraftwerken in den Zellen. Kolloidales Gold wirkt auf der Zellebene und steigert die Leistu
                      ngsfähigkeit des Körpers rundum. Bei regelmäßiger Einnahme erhöht sich der elektrische Leitfluss im gesamten Organismus, die Zellen können sich regenerieren und ihre Kraft zurückgewinnen. Nach einigen Tagen bis Wochen stellt sich bei vielen Menschen eine größere Ausgeglichenheit ein und häufig verbessert sich auch der Schlaf.

                      Kraftvoller Fänger freier Radikale
                      Überall dort, wo Energie produziert wird, fallen Stoffwechselabfallprodukte an âââââₚšââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…âââà ¢‚Ã…¡Ã…ââ‚Ã…“ zerstörerisch wirkende freie Radikale. Um sie zu neutralisieren, braucht es Nährstoffe und Antioxidantien. Geschie
                      ht dies nicht im ausreichenden Maße, verstärkt sich der Energiemangel und eine Vielzahl von Symptomen, Erkrankungen und chronischen Leiden können entstehen. Dazu gehören Immunschwäche, chronische Müdigkeit, Leistungsabfall, Allergien, Fettleibigkeit, Autoimmunerkrankungen wie Multiple Sklerose, Rheumatismus, neurovegetative Beschwerden wie Unruhe und Nervosität, ADHS, erhöhter Cholesterinspiegel, reduzierte Leberentgiftung, Herzrhythmusstörungen, vorzeitige Alterungserscheinungen und Zellentartung bis zum Zelltod (Krebs). Der »oxidativer Stress« genannte Prozess hat dramatische Auswirkungen in den Zellen, wodurch der Alterungsprozess beschleunigt wird. Kolloidales Gold hilft den Zellen, gesund zu bleiben, indem es die Produktion von zwei kraftvollen Radikalfängern stimuliert: SOD und Gluthation.

                      Gluthation ist an entscheidenden Stoffwechselvorgängen beteiligt, stärkt das Immunsystem, hemmt Entzündungen, steuert Zellentgiftungsreaktionen und Coenzym-Funktionen und unterstützt die Reparatur von DNS-Schäden. Es schützt und baut die Darmschleimhaut auf, die heute bei vielen Menschen angegriffen ist. Besonders wichtig ist Gluthation für die Leber, die als Entgiftungsorgan von allen Organen die höchste Konzentration aufweist. Als starkes Antioxidans neutralisiert es die Wirkung freier Radikale und bewahrt den Organismus vorDegenerationserkrankungen.Untersuchungen haben
                      gezeigt, dass die Gabe von kolloidalem Gold den Gluthation-Spiegel deutlich erhöhte.

                      Gold stimuliert das »Methusalem-Enzym« SOD
                      Kolloidales Gold kann noch mehr, um unsere Zellen zu schützen. Die Nanopartikel regen die Bildung des Enzyms SOD an. Seine Aufgabe ist die Abwehr von freien Radikalen, insbesondere der Superoxide, der häufigsten und gefährlichsten Sauerstoffradikale. SOD ist daher das wichtigste enzymatische Antioxidans mit einem außergewöhnlich hohen Schutzpotenzial für die Zellen. Zivilisationskrankheiten wie Diabetes mellitus Typ II, degenerative Herz-Kreislauf-Erkrankungen, Gicht, bestimmte Formen von Krebs und Allergien, Alzheimer usw. werden mit einem mangelnden Abbau von freien Radikalen in Zusammenhang gebracht. Außerdem werden durch Krankheiten große Mengen an freien Radikalen erzeugt. In allen diesen Fällen wird eine größere Menge an SOD gebraucht, das der Körper jedoch nicht immer in ausreichender Menge herstellen kann. So haben z. B. Diabetiker einen erhöhten Bedarf an SOD, das Folgeschäden ihrer Erkrankung vorbeugen kann. Auch bei Arthritis bzw. Arthrose braucht der Körper mehr SOD. In einer Studie mit an Arthritis bzw. Arthrose erkrankten Patienten wurde festgestellt, dass durch SOD Schmerzen, Schwellungen und Entzündungen gelindert werden konnten.

                      Wirksam gegen Entzündungen

                      Erkrankungen aus dem rheumatischen Formenkreis zählen zu den schmerzhaften, das Leben stark beeinflussenden Erkrankungen. Goldsalz-Injektionen wurden erfolgreich gegen rheumatoide Arthrit
                      is eingesetzt, es traten jedoch relativ häufig Nebenwirkungen wie Übelkeit, Veränderungen des Blutes und Störungen der Nieren und der Haut auf.

                      Kolloidales Gold wird nicht gespritzt, sondern eingenommen. Die Menge Gold, die man zu sich nimmt, liegt im homöopathischen Bereich. 1997 veröffentlichten Dr. Guy Abraham und Dr. Peter Himmel eine Studie, in der sie zeigten, dass reines kolloidales Gold eine nebenwirkungsfreie, schmerzlindernde und entzündungshemmende Wirkung bei diesem Krankheitsbild hat. Die Beweglichkeit der Gelenke nahm deutlich zu, Schwellungen gingen zurück und Erschöpfungszustände und schnelle Ermüdbarkeit ließen nach. Bereits nach einer Woche Einnahme spürten die Studienteilnehmer, da
                      ss sie alle Arten von Tätigkeiten besser ausführen konnten.

                      Ein Kick fürs Bindegewebe: Gold macht schön

                      Spektakulär ist auch die Wirkung von kolloidalem Gold auf das Bindegewebe und die Haut. Zucker ist ein wichtiger Faktor für die Haut- und Gewebealterung. Wird er in größeren Mengen genossen, steigt der Insulinspiegel stark an. Daraus entwickelt sich eine Reaktionskette, die schließlich auchBindegewebe und Haut negativ beeinflusst. Die Konzentration von Zucker im Blut steigt an, wodurch die Kollagenfasern verkleben. Ursache dafür sind so genannte AGEs (Advanced Glycation End-products), unkontrollierte Reaktionen von Zucker mit Proteinen und Lipiden, wodurch die Kollagenfasern verhärten und die Haut und das Bindegewebe am gesamten Körper unelastisch werden.

                      Die Folgen sind Erschlaffung und mehr und tiefere Falten. Die AGEs lagern sich in den Blutgefäßen ab und können zu Verkalkung führen, die Funktion der Zellen und das körpereigene Reparatursystem sind gestört, wodurch die Zellalterung beschleunigt wird. Dieser Zucker-Eiweiß-Vorgang heißt »Glykation«. Bei fortschreitender Glykation entwickeln sich Entzündungen in den Zellen, was sich u. a. durch Juckreiz, Ekzeme und allergische Reaktionen zeigen kann.

                      Kolloidales Gold hat einen Anti-Glykation-Effekt: Eine bereits bestehende Netzbildung im Gewebe nahm deutlich ab. Langzeituntersuchungen zeigten eine deutliche Verringerung der Abstände zwischen den Gewebefasern (40 Prozent), wenn Gold-Nanopartikel gegeben wurden.

                      Eine wundersame Medizin

                      Die Liste heilender und Gesundheit erhaltender Eigenschaften von kolloidalem Gold ist lang, ebenso die Liste an Erkrankungen, die positiv beeinflusst werden können. Gold fördert die Langlebigkeit und aktiviert die wichtigsten Systeme im Körper. Dazu zählen die Drüsen, allen voran die Zirbeldrüse, in der das Hormon Melatonin produziert wird. Melatonin ist für den Tag-Nacht-Rhythmus, den Schlaf und die nächtliche Regeneration unverzichtbar. Die Zirbeldrüse ist auch als das »Dritte Auge« bekannt, das kolloidales Gold »öffnen« kann. Daraus entstehen eine stärkere Intuition, geschärfte Wahrnehmung und Zugang zu spirituellen Erfahrungen.

                      Die entzündungshemmenden Eigenschaften bewähr
                      en sich bei Autoimmunerkrankungen. Gold stärkt das Immunsystem, ist ein Radikalfänger und entgiftet und reinigt Körper, Geist und Seele. Das Edelmetall heilt Krankheiten, die durch Stress ausgelöst werden, und wirkt sich positiv auf die Sexualorgane und die Libido aus. Sexuelle Blockaden und Impotenz können verschwinden. Bei einer längeren Einnahme kann kolloidales Gold ein natürliches Aphrodisiakum sein. Goldkolloide können Gleichgewichtsstörungen regulieren und neurologische Erkrankungen wie Alzheimer, Multiple Sklerose und Schlaganfallfolgen bessern. Anwender berichten unter anderem auch von einer Verbesserung der Sehfähigkeit, einer Normalisierung des Körpergewichts und einem Verjüngungseffekt.

                      Die Herstellung von kolloidalem Gold

                      Kolloidales Gold kann mit einem Elektrolysegerät und destilliertem Wasser (Aqua Bidest) hergestellt werden. Die Herstellung ist einfach und für kolloidales Gold und Silber gleich, dauert aber bei Gold deutlich länger, da es sich wesentlich langsamer löst. Es dauert zehn bis zwölfStunden, um 200 ml einer Konzentration von <1 ppm (entspricht der homöopathischen Konzentration D6) herzustellen.

                      Die fertige Lösung sollte in einer braunen Glasflasche, stets verschlossen, kühl und vor Sonneneinstrahlung geschützt aufbewahrt werden, aber nicht im Kühlschrank. Eine Lagerung in der Nähe eines elektromagnetischen Feldes, wie es von Kühlschrank, TV und Mikrowelle ausgeht, kann die Ladung neutralisieren. Verwenden Sie keine Gefäße aus Stahl, Aluminium oder Plastik zur Aufbewahrung. Kolloidales Gold ist etwa drei Monate haltbar, danach verlieren die Kolloide ihre elektrische Ladung und damit ihre Wirksamkeit.

                      Die Anwendung von kolloidalem Gold

                      Bereits geringe Mengen sind hoch wirksam. Am häufigsten sind Konzentrationen von 1 ppm (etwa D6) oder 6-8 ppm (etwa D3). Im Normalfall empfiehlt sich die Konzentration von 1 ppm. Die übliche Dosis für einen Erwachsenen sind ein bis zwei Teelöffel kolloidales Gold pro Tag. Sie kann bei Bedarf auf vier Teelöffel erhöht werden, im Einzelfall auch höher. Die optimale Dosis sollte jeder für sich austesten bzw. mit einem Arzt, einer Ärztin oder HeilpraktikerIn besprechen, die für alternative Heilmethoden offen sind. Beginnen Sie mit einer Menge von ein bis zwei Teelöffel pro Tag für zwei oder drei Wochen und steigern Sie die Menge, wenn Sie die Wirkung verstärken möchten.

                      Die Einnahme sollte am Morgen vor dem Frühstück erfolgen. Das Goldwasser wird ein bis zwei Minuten im Mund behalten, wo es über die Mundschleimhaut aufgenommen wird. Essen Sie für eine optimale Aufnahme erst 15 bis 20 Minuten später. Verwenden Sie keinesfalls einen Metalllöffel, da das die Ladung beeinträchtigen kann! Wählen Sie einen Plastik- oder Holzlöffel. Für den kurzen Zeitraum der Einnahme schadet der Plastiklöffel der Ladung nicht.

                      Kolloidales Gold ist ein generell stärkendes Mittel und kann langfristig eingenommen werden. Über Langzeitwirkungen liegen keine wissenschaftlichen Ergebnisse vor, deshalb ist es sinnvoll, selbst oder zusammen mit einem Arzt oder Heilpraktiker darauf zu achten, ob und wann Sie eine Einnahmepause machen sollten. Längerfristig ist eine Dosis von zwei Teelöffeln meist ausreichend. Größere Mengen kommen vor allem bei der Behandlung von Erkrankungen wie rheumatoider Arthritis zum Einsatz und sollten mit ärztlicher Begleitung eingenommen werden, um individuelle Reaktionen professionell zu überwachen.

                      Eine erste Wirkung kann sehr schnell spürbar sein. In der Regel dauert es ein paar Wochen oder Monate, bis sie sich voll entfaltet. Sie erkennen die Wirkung daran, dass es leichter fällt, sich zu konzentrieren. Die geistige Klarheit nimmt zu, ebenso die Leistungsfähigkeit, Vitalität und meistauch die Lebensfreude und Lust, aktiv zu sein. Symptome können nachlassen oder verschwinden. Oft strafft und glättet sich die Haut. Wie die Wirkung im Einzelfall erfahren wird, ist natürlich von Mensch zu Mensch individuell verschieden und hängt auch mit seiner Veranlagung zusammen.

                      Nebenwirkungen bei der Einnahme von kolloidalem Gold sind in der Literatur nicht bekannt. Auch in Studien wurden keine Hinweise darauf gefunden. Die Goldpartikel werden nach einigen Tagen bzw. Wochen wieder ausgeschieden. Nebenwirkungen, die bei anderen Formen von Goldgaben auftreten, wie z. B. bei Goldinjektionen, werden gemäß Untersuchungen durch die Begleitsubstanzen ausgelöst, nicht durch das Gold selbst.

                      Möchten Sie mehr wissen? Eine ausführliche Zusammenstellung zu Wirkung und Anwendung von kolloidalem Gold und zu Forschungsergebnissen finden Sie in meinem Buch Heilen mit Gold. Kolloidales Gold und weitere Goldarzneien, das im Januar 2014 erscheint.

                      Yorum yap


                      • #12
                        Nanoparticles / Nanoparçacıklar / Kolloidal altın

                        Manyetik-nanotanecik teknolojisi biyosensörlere çağ atlatabilir, Google, nanoparçacıklarla kanseri önceden teşhis edecek
                        Dikkat bu döküman birden fazla kaynak içeriyordur.
                        Kolloidal altın, nanoaltın olarak da bilinir, sıvı (genelde su) içinde mikrometre-altı büyüklükte altın tanecikleri süspansiyonudur (yani kolloididir). Sıvının rengi genelde parlak kırmızı (100 nm'den küçük tanecikler için) veya pis sarı renklidir (daha büyük tanecikler için).[1][2]

                        Eski çağlardan beri varlığı bilinen kolloidal altın sentezi önceleri cam renklendirmede kullanılırdı.[3] Kolloidal altının modern bilimsel incelemesi Michael Faraday'ın 1850'lerdeki çalışması ile başladı.[4][5] Altın nanotaneciklerinin kendilerine has optik,elektronik ve moleküler tanıma özellikleri nedeniyle bunlar aktif bir araştırma konusudur, uygulama alanları elektron mikroskopisi, elektronik, nanoteknoloji, malzeme bilimi gibi alanlardadır.[6][7]

                        Kolloidal altın nanotaneciklerinin özellikleri ve uygulamaları onların şekillerine bağlıdır. Örneğin çubuk şekilli taneciklerin hem yanlamasına hem de boylamasına ışık soğururlar; şeklin anizotropisi taneciklerin özbirleşmesine (İng. self assembly) etki eder

                        Sentez
                        Genelde altın nanotanecikleri sentezi, sıvı içinde, kloroaurik asit (H[AuCl4])'in indirgenmesi yoluyla yapılır, ama daha ileri ve hassas yöntemler de mevcuttur. H[AuCl4] çözüldükten sonra çözelti hızla karıştırılırken bir indirgen eklenir. Bunun etkisiyle Au3+ iyonları nötür altın atomlarına indirgenir. Bu altın atomlarından gittikçe artan sayıda oluştukça çözelti süperdoyumlu hale gelir ve altın, nanometre-altı boyutlu tanecikler olarak çökelmeye başlar. Oluşan altın atomları mevcut taneciklere yapışır ve çözelti yeterince hızlı karıştırılırsa oluşan tanecikler oldukça üniform büyüklükte olur.


                        Tanecikler öbekleşmesini (aggeregatıon) engellemek için, nanotanecikler yapışan bir çeşit stabilizör ajan genelde eklenir. Tanecikler çeşitli organik ligandlarla fonksiyonalize edilip (ornatılıp) özel işlevleri olan organik-inorganik hibritler yaratılabilir.[4] Nanoaltın lazer aşındırması (laser ablation) ile de sentezlenebilir.

                        Turkevich yöntemi
                        J. Turkevich ve çalışma arkadaşları tarafından 1951'de keşfedilen[9][10] ve 1970'lerde G. Frens tarafından geliştirilen yöntem, en basit olanıdır. Genelde suda süspansiyon halinde olan, nispeten eşdağılımlı (monodisperse), 10-20 nm çapında küresel altın tanecikler oluşturmak için kullanılır. Daha büyük tanecikler de oluşturulabilir ama bunun bedeli monodispersite ve şekilden kayıp vermektir. Az miktarda sıcak kloraurik asit ile az miktarda sodyum sitratın tepkimesi söz konusudur. Kolloidal altın oluşmasının nedeni, sitrat iyonlarının altın taneciklerinin birbirine yapışmasına engel olmasıdır.

                        Turkevich tepkimesinde küresel altın taneciklerinin oluşması sırasında, geçici ara ürünler olarak yaygın altın nanotellerden oluşan bir ağ oluşur. Solüsyonun yakut kırmızısı bir renk almadan önceki koyu görünüşünün nedeni bu altın nanotellerdir.

                        Daha büyük tanecikler oluşturmak için daha az sodyum sitrat eklenmelidir (0,05% oranına kadar azaltılabilir, daha azı tüm altını indirgemeye yetmez). Sodyum sitrat miktarındaki azalma taneciklerin stabilizasyonu için mevcut sitrat iyonu miktarını azaltır, böylece küçük tanecikler öbekleşerek daha büyük tanecikler oluşur (ta ki, tüm taneciklerin toplam yüzey alanı mevcut sitratlar tarafından kaplanacak kadar azalır).

                        Brust yöntemi
                        Bu yöntem Brust ve Schiffrin tarrafından 1990'larda keşfedilmiştir.[14] ve toluen gibi suyla karışmayan organik sıvılar içinde altın naotanecikleri üretmekte kullanılabilir. Kloroaurik asit solüsyonu, tolüen içinde tetraoktilammonyum bromür (TOAB) çözeltisi ve sodyum borohidrür(NaBH) ile reaksiyonu yapılır. TOAB hem faz transfer katalizörü hem de stabilizör ajandır, NaBH ise indirgeyici ajandır. Altın nanotanecikler 5-“6 nm.[15] boyunda olur.

                        TOAB altın taneciklere sıkıca bağlanmaz, dolayısıyla çözelti iki hafta boyunca yavaş yavaş çökelir. Buna engel olmak için bir tiyol (özellikle alkantiyoller) gibi daha kuvvetli bir bağlayıcı ajan eklenebilir. Bunlar altın ile kovalent bağlanarak kalıcı bir solüsyon oluşturur. Alkantiyol tarafından korunmuş nanoaltın tanecikleri çökeltilip sonra tekrar çözündürülebilir. Saflaştırılmış nanotaneciklerde faz transfer ajanından bir miktar kalmış olabilir, bunun sonucu taneciklerin çözünürlük gibi bazı fiziksel özellikler etkilenebilir. Bu ajanın mümkün olduğu kadar çok bir kısmının giderilmesi için nanotaneciklerin Soxhlet ekstraksiyonu ile daha da saflaştırılması gerekebilir.

                        Perrault Yöntemi
                        Perralut ve Chan tarafından 2009'da keşfedilen bu yöntem[16] tohum olarak altın nanotanecik içeren sulu çözeltide HAuCl4'indirgemek için hidrokuinon kullanır. Bu süreç, fotoğraf filim banyosunda kullanılana benzerdir, filim içindeki gümüş tanecikler, üzerlerine indirgenmiş gümüş eklenmesi ile büyür. Benzer şekilde, altın tanecikler hidrokuinon ile etkiyerek iyonik altının kendi yüzeyleri üzerinde indirgenmesini katalizler. Sitrat gibi bir stabilizör taneciklerin kontrollü büyümesini sağlar. Tipik olarak nanotanecik tohumlar sitrat yöntemi ile üretilir. Hidrokuinon yöntemi Frens yöntemini tamamlar,[11][12] çünkü üretilebilen monodispers küresel taneciklerin çeşitliliğini genişletir. Frens yöntemi 12-20 nm tanecikleri için idealdir, hidrokuinon yöntemi ise 30-250 nm tanecikleri üretebilir.

                        Sonoliz
                        Altın taneciklerinin deneysel üretiminin bir diğer yöntemi sonolizdir. Ultrasona dayalı bu tür bir işlemde, HAuCl4'nin glukoz ile reaksiyonu olur.[kaynak belirtilmeli] Hidroksil radikalleri ve suyun içindeki kavitelerin çöktüğü olduğu arayüz bölgesinde meydana gelen şekerpiroliz radikalleri indirgeyici ajan olarak etkir. Reaksiyonun ürünü nanoşeritlerdir, bunlar 30 -50 nm genişlikte ve birkaç mikrometre uzunluktadır. Bu şeritler çok esnektir ve 90°'den büyük açılarla eğrilebilirler. Glukoz yerine bir glikoz oligomeri olan siklodekstrinkullanılınca sadece küresel altın tanecikleri meydana gelir; dolayısıyla şerit oluşmasında glukozun rolü olduğu anlamı çıkar.

                        Tarih
                        Eski çağlarda Hayat İksiri olarak adlandırılan, altından yapılmış bir iksirin varlığı hakkında çok yazılmıştır. Kolloidal altın Antik Roma döneminde cam boyamak için kullanılırdı, altının konsantrasyonuna bağlı olarak parlak sarı, kırmızı veya leylak rengi elde edilirdi. Hindu Kimyasında da altın, çeşitli iksirler yapmak için kullanılmıştır. 16. yüzyılda simyacı Paracelsus Aurum Potabile (Latince: içilebilir altın) yapmıştır. 17. yüzyılda cam boyama işlemi Andreus Cassius ve Johann Kunchell tarafından geliştirilmiştir. 1842'de John Herschelkolloidal altın kullanılarak resimlerin kağıt üzerine kaydedildiği Chrysotype (Yunanca altın sözcüğünden türetme) adlı bir fotoğrafçılık işlemi icat etmiştir. Paracelsus'un çalışması Michael Faraday'a ilham kaynağı olmuş ve 1857'de ilk saf kolloidal altın örneğini hazırlayıp ona "etkinleştirilmiş altın" adını vermiştir. Faraday, altın klorür solüsyonunu indirgemek için fosfor kullanmıştır.

                        Uzun bir süre Cassius'un yakut-renkli altınının bileşimi belli değildi. Hazırlanışı nedeniyle bazı kimyacılar onun bir altın-kalay bileşiği olduğundan şüphelenmişti.[17][18] Bileşiğin renginin altın taneciklerin küçük boyundan kaynaklandığını ilk anlayan Faraday olmuştur.[19]1898'te Richard Adolf Zsigmondy ilk derişik solüsyonda kolloidal altın hazırladı.[20] Ultrasantrifugasyonu icat eden Sevdberg ve küresel tanecikler tarafından ışık saçılımı ve soğrulmasının teorisi geliştiren Mie de kolloidal altın'ın sentez ve özelliklerine ilgi göstermiştir.[8]

                        Elektron mikroskopisi
                        Ana madde: immünoaltın işaretlemesi
                        Kolloidal altın ve onun çeşitli türevleri biyolojik elektron mikroskopisinde en çok kullanılan kontrast ajanlarından olmuştur.[21][22][23][24][25] Kolloidal altın tanecikleri antikor, lektin, süperantijen, glikan, nükleik asit gibi çeşitli geleneksel biyolojik problara bağlanabilir.[26]Farklı boyda tanecikler elektron mikrograflarında kolaylıkla ayırdedilebilir, böylece simültane çoklu işaretleme deneyleri yapılabilir.[27]

                        Sağlık ve tıbbi uygulamaları
                        Sıçanlarda romatoid artrit'in tedavisinde kolloidal altın başarılı şekilde kullanılmıştır.[28] İlgili bir çalışmada[29]
                        In vitro bir deneyde, kolloidal altın ve mikrodalga ışınım birlikte kullanılarak Alzheimer hastalığı ile ilişkili plak ve beta-amiloid fibrillerin imha edilebildiği gösterilmiştir.[30] Altın taneciklerin ışınımla ısıtıldığı benzer uygulamalar hakkında araştırmalar sürmektedir.[31]

                        İlaç taşıması
                        Altın nanotanciklerinin Paclitaxel gibi ilaçlar için taşıyıcı olmaları araştırılmaktadır.[32] Hidrofobik ilaçların verilmesi moleküler enkapsülasyon (kapsülleme) gerektirmektedir ve nano-büyüklükte taneciklerin retiküloendotelial sistemden kaçınmakta özellikle verimli oldukları bulunmuştur.

                        Tümör tespiti
                        Kanser araştırmasında kolloidal altın tümörleri hedeflemekte ve SERS (Surface Enhanced Raman Spectroscopy) ile onların in vivo tespitinde kullanılabilir. Altın nanotanecikler Raman habercileriyle (reporter) çevrilidir, bunların ışık emisyonu kuantum noktalardan 200 kat parlaktır. Nanotanecikler tiyol-modifiye polietilen glikol (PEG) örtü ile kapsüllendikeri zaman Raman habercilerin stabilize oldukları bulunmuştur. Bu sayede in vivo dolaşım ve uyum sağlanır. Tümör hücrelerini spesifik olarak hedeflemek için PEGlenmiş altın tanecikler bir antikor (veya scFv gibi bir antikor parçası ile) ile konjüge edilir. Antikor, Epidermal büyüme faktörü reseptörü gibi belli kanser tiplerinin hücrelerinde yüksek oranda ifade edilen bir proteine spesifiktir. SERS kullanılarak bu PEGlenmiş altın tanecikleri tümörün yerine tespit etmekte kullanılabilir.[33]

                        Fototermal ajanlar
                        Altın nanoçubuklar in vivo uygulamalarda fototermal ajan olarak kullanımı araştırılmaktadır. Altın nanoçubuklar çubuk şekilli nanotaneciklerdir, biçimlerinin ışığın oranı yüzey plasmon resonans (Surface Plasmone Resonance, SPR) bandını ayarlar. SPR'deki toplam ışık sönümü soğurma ve saçılımdan meydana gelir. Küçük eksen çaplı nanoçubuklar (~10 nm) için soğurma baskındır, daha uzun eksen çaplı (>35 nm) çubuklar saçılım baskındır. Dolayısıyla, in-vivo uygulamalarda küçük çaplı altın çubuklar yakın kızıl ötesi ışık için fototermal dönüştürücü olarak kullanılırlar, yüksek soğurma ara kesitleri nedeniyle.[kaynak belirtilmeli] Yakın kızılötesi ışık, insan derisi ve dokuları içinden kolaylıkla geçtiği için, bu nanoçubuklar kanser ve diğer hedefler için aşındırma (ablation) bileşikleri olarak kullanılabilirler.Polimerlerle kaplandıkları zaman altın nanoçubuklarının dolaşım sisteminde 15 saatlik bir yarı ömürle kalabildikleri bulunmuştur.[kaynak belirtilmeli]

                        Kaynakça
                        ^ Bernhard Wessling, Conductive Polymer / Solvent Systems: Solutions or Dispersions?, 1996 (on-line here)
                        ^ University of Edinburgh School of Physics: Colloids (mentions Elixir of Life)
                        ^ Murphy CJ, Gole AM, Stone JW, et al. (2008). "Gold nanoparticles in biology: beyond toxicity to cellular imaging". Acc. Chem. Res.41: 1721ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã …¡Ã…ââââ‚Å¡ Åââ‚Å“30. doi:10.1021/ar800035u. PMID 18712884.
                        ^ a b V. R. Reddy, "Gold Nanoparticles: Synthesis and Applications" 2006, 1791, and references therein
                        ^ Michael Faraday, Philosophical Transactions of the Royal Society, London, 1857
                        ^ Paul Mulvaney, University of Melbourne, The beauty and elegance of Nanocrystals, Use since Roman times
                        ^ C. N. Ramachandra Rao, Giridhar U. Kulkarni, P. John Thomasa, Peter P. Edwards, Metal nanoparticles and their assemblies, Chem. Soc. Rev., 2000, 29, 27-35. (on-line here; mentions Cassius and Kunchel)
                        ^ a b Sharma, Vivek; Park, Kyoungweon; Srinivasarao, Mohan (2009). "Colloidal dispersion of gold nanorods: Historical background, optical properties, seed-mediated synthesis, shape separation and self-assembly". Material Science and Engineering Reports 65 (1-3): 1ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã…¡Ã …âââₚÅâ â‚Å“38. doi:10.1016/j.mser.2009.02.002.
                        ^ J. Turkevich, P. C. Stevenson, J. Hillier, "A study of the nucleation and growth processes in the synthesis of colloidal gold", Discuss. Faraday. Soc. 1951, 11, 55-75.
                        ^ J. Kimling, M. Maier, B. Okenve, V. Kotaidis, H. Ballot, A. Plech, "Turkevich Method for Gold Nanoparticle Synthesis Revisited", J. Phys. Chem. B 2006, 110, 15700-15707.
                        ^ a b G. Frens, "Particle size and sol stability in metal colloids", Colloid & Polymer Science 1972, 250, 736-741.
                        ^ a b G. Frens, "Controlled nucleation for the regulation of the particle size in monodisperse gold suspensions", Nature (London), Phys. Sci. 1973, 241, 20-22.
                        ^ BK Pong et al. J. Phys. Chem. C, 111 (17), 6281 -6287, 2007. New Insights on the Nanoparticle Growth Mechanism in the Citrate Reduction of Gold(III) Salt: Formation of the Au Nanowire Intermediate and Its Nonlinear Optical Properties
                        ^ M. Brust; M. Walker; D. Bethell; D. J. Schiffrin; R. Whyman (1994). "Synthesis of Thiol-derivatised Gold Nanoparticles in a Two-phase Liquid-Liquid System". Chem. Commun.: 801. doi:10.1039/C39940000801.
                        ^ Manna, A.; Chen, P.; Akiyama, H.; Wei, T.; Tamada, K.; Knoll, W. (2003). "Optimized Photoisomerization on Gold Nanoparticles Capped by Unsymmetrical Azobenzene Disulfides". Chem. Mater. 15 (1): 20ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã…¡ ÅâââₚŠââ‚Å“28. doi:10.1021/cm0207696.
                        ^ S.D. Perrault; W.C.W. Chan (2009). "Synthesis and Surface Modification of Highly Monodispersed, Spherical Gold Nanoparticles of 50-200 nm". J. Am. Chem. Soc. 131: 17042. doi:10.1021/ja907069u.
                        ^ Gay-Lussac (1832). "Ueber den Cassius'schen Goldpurpur". Annalen der Physik 101 (8): 629ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã… ¡Ã…ââââ‚Å¡ Åââ‚Å“630. doi:10.1002/andp.18321010809.
                        ^ Berzelius, J. J. (1831). "Ueber den Cassius' schen Goldpurpur". Annalen der Physik 98 (6): 306ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã… ¡Ã…ââââ‚Å¡ Åââ‚Å“308.doi:10.1002/andp.18310980613.
                        ^ Faraday, M. (1857). "Experimental Relations of Gold (and Other Metals) to Light,". Philos. Trans. R. Soc. London 147: 145.doi:10.1098/rstl.1857.0011.
                        ^ Zsigmondy, Richard (December 11, 1926). "Properties of colloids". Nobel Foundation. Erişim tarihi: 2009-01-23.
                        ^ "Colloidal gold, a useful marker for transmission and scanning electron microscopy" by M Horisberger and J Rosset
                        Journal of Histochemistry and Cytochemistry Volume 25, Issue 4, pp. 295-305, 04/01/1977
                        [1]
                        ^ Electron Microscopy, 2nd Edition, by John J. Bozzola, Jones & Bartlett Publishers; 2 Sub edition (October 1998) ISBN 0763701920
                        ^ Practical Electron Microscopy: A Beginner's Illustrated Guide, by Elaine Evelyn Hunter. Cambridge University Press; 2nd edition (September 24, 1993) ISBN 0521385393
                        ^ Electron Microscopy: Methods and Protocols (Methods in Molecular Biology), by John Kuo (Editor). Humana Press; 2nd edition (February 27, 2007) ISBN 1588295737
                        ^ "Staphylococcal protein a bound to colloidal gold: A useful reagent to label antigen-antibody sites in electron microscopy", by Egidio L Romanoa and Mirtha Romanoa. Immunochemistry Volume 14, Issues 9-10, September-October 1977, Pages 711-715, doi:10.1016/0019-2791(77)90146-X
                        ^ Simultaneous visualization of chromosome bands and hybridization signal using colloidal-gold labeling in electron microscopy [2]
                        ^ Double labeling with colloidal gold particles of different sizes
                        ^ Amelioration of collagen-induced arthritis in rats by nanogold.
                        ^ Two years follow-up study of the pain-relieving effect of gold bead implantation in dogs with hip-joint arthritis.
                        ^ Gold is newest weapon in battle against Alzheimer's
                        ^ Therapeutic possibilities of plasmonically heated gold nanoparticles.
                        ^ Paclitaxel-Functionalized Gold Nanoparticles Jacob D. Gibson, Bishnu P. Khanal, and Eugene R. Zubarev J. Am. Chem. Soc. 2007, 129, 11653-11661 DOI:10.1021/ja075181k
                        ^ Qian, Ximei. "In vivo tumor targeting and spectroscopic detection with surface-enhanced Raman nanoparticle tags." Nature Biotechnology. 2008. Vol 26 No 1.

                        K:Wiki

                        * * * * * * * * * *
                        Elde tutulabilir biyosensörler ve teşhis cihazları, ferromanyetik demir oksit nanoparçacıklarının kullanımının gelişmesiyle beraber (manyetik nanotaneler olarak da bilinirler) ileriye doğru büyük adımlar atmaktadır. Oregon Eyalet Üniversitesi (OSU) bilim adamlarına göre, bu nanotanelerin kullanımıyla cihazlar küçük, hızlı, üretimi ucuz ve daha doğru sonuçlar veren hale gelebilirler.

                        Günümüzdeki mikroakışlı kimyasal assay sistemleri hakkında OSU grubu yaptığı değerlendirmede " Pahalı ekipman gerektiriyor, uzman personel ve gelişmiş laboratuarla ancak kullanılabilir" diyor. Yeni sistemde ise ferromanyetik demir oksit nanopartikülleri (bildiğimiz demir pasının küçük tanecikleri) biyokimyasal problara eklenebilecek. Özel kimyasallarla karşılaştığında ortaya çıkan nanoparçacıkların ferromanyetik titreşimi (rezonans) elektronik olarak bir bilgisayar tespit cihazına taşınabilir, böylece kimyasalların varlığı anlaşılabilir.
                        Araştırmacılar suda, havada ince bir film tabakaya veya karışık işlemlere ihtiyaç duymadan herşeyin bu teknolojiyle tespit edilebileceğini öngörüyorlar.

                        "Kullandığımız parçacıklar şu an yaygın olarak kullanılan teşhis testlerindekilerden 1000 kat daha küçük ve böylece cihaz taşınabilir olacak kadar küçülüyor" diyor takım lideri Prof. Vincent Remcho. " Önemli olmasının yanında bu nanoparçacıklar demirden yapılmış. Bu nedenle manyetik ve elektronik işlemleri uygulanarak cihazlar ayrıca bilgiye ulaşmamızı sağlayan sinyal verme aletine dönüştürülebilir".

                        Bu cihazın mümkün olan kullanım alanları ise; anti-terör, su iyileştirilmesi (arıtım), çevresel takip, kargo şüphelileri tespiti, biyomedikal uygulamalar (tıpta), ilaç testleri ve gıda güvenliği. Teknolojinin temel kullanılabilirliği deneylerle kanıtlanmış durumda , bilim adamları şu an ise kullanım alanlarına uygun hale getirmeye çalışıyorlar sistemi.

                        * * * * *
                        Google, nanoparçacıklarla kanseri önceden teşhis edecek
                        Wall Street Journal'ın düzenlediği bir etkinlikte geleceğe dair planlarını açıklayanGoogle, önümüzdeki yıllar içerisinde nanoparçacıklar yardımıyla insan kanını analiz ederek sağlık sorunlarını tespit edebileceklerini açıkladı.Teknolojiye olduğu kadar sağlık cephesinde de önemli yatırımlarda bulunan Google, hayat standartlarını arttırma adına çalışmalarını sürdürüyor. Öyle ki kısa süre önce düzenlenen konferansta konuşan GoogleX Lab'ın Yaşam Bilimleri departman yöneticilerinden Andrew Conrad, gelecekte nanoparçacıklar yardımıyla kan tahlili yaparak başta kanser olmak üzere hastalıklara erken teşhis konmasını kolaylaştırmak istediklerini açıkladı. Hapların içerisine yerleştirilecek nano tanecikler hücrelere bağlanarak vücuttaki düzensizlikleri belirleyecek ve elde edilen bulguları taşınabilir bir cihazda depolayarak doktorlarla paylaşacak. Şimdilik çağın ötesinde bir fikir ileri sürdüklerinin farkında olduklarını belirten Conrad doğru yatırım, yenilikçi fikir ve teknoloji üçgeniyle hayallerin gerçeğe dönüştürülebileceğini ifade ediyor.

                        * * * * * * *

                        Massachusetts Institute of Technology (MIT) mensubu bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir yöntem, ilaçların emilimini daha etkin getirme potansiyeline sahip. İsviçre'deki École Polytechnique Fédérale de Lausanne (EPFL) ile ortaklaşa yürütülen çalışma kapsamında, özel maddelerle kaplanmış altın nanotaneciklerinin, hücre zarına zarar vermeden hücreye girebildiğini ve ilaçları çok daha etkin biçimde hücre içine ulaştırabildiğini keşfettiler.

                        Nanotaneciklerin üzerindeki kaplama maddesinin özellikleri değiştirilerek, belirli bir hücre türünün hedeflenmesi de mümkün oluyor. Örneğin kanser hastalarında, ilacın sağlıklı hücrelere değil, kanser hücrelerine ulaşması sağlanabiliyor. Böyle bir yöntem sayesinde, kanser ilaçlarının güçlü yan etkileri kat kat azaltılabilecek.

                        Araştırmayı yürüten ekibin başında yer alan Reid Van Lehn ve Maria Ricci, henüz çalışmalarının başında olduklarını, ancak altın nanotaneciklerinin tıbbi uygulamalarda büyük potansiyel taşıdığını bildiriyorlar. Bu tür uygulamaların artmasıyla, farmakoloji sektöründe kullanılan altın miktarının artması da kaçınılmaz olacak.

                        * * * * * *
                        ÖZET
                        Nanopartikül: Geleceğin korkulu rüyası
                        Nanoteknoloji 1-100 nanometre uzunluktaki partiküllerin kullanıldığı fizik, kimya, elektronik, enerji üretimi, biyoloji, tıp gibi geniş uygulama alanları bulunan yeni bir bilim dalıdır. Her yeni teknolojide olduğu gibi, bu teknoloji ve ürünlerinin de çevre ve sağlık üzerindeki etkileri merak edilmektedir. Nanopartiküllerin insan vücudunda en önemli giriş ve hedef organı akciğerlerdir. Bu derlemede nanopartiküllerin başta solunum sistemi olmak üzere canlılar üzerindeki muhtemel olumsuz etkileri literatür eşliğinde tartışılacaktır.
                        Anahtar Kelimeler: Nanoteknoloji, nanopartikül, akciğer toksisitesi.
                        SUMMARY
                        Nanoparticle: a nightmare for the future
                        Department of Chest Diseases, Faculty of Medicine, Cumhuriyet University, Sivas, Turkey.
                        Nanotechnology is a new discipline where 1-100 nanometers long particles are used, with an extensive field of application including physics, chemistry, electronics, energy production, biology, and medicine. Just as in every innovation, the effects of this technology and its products on environment and health are wondered. Lungs are the major port of entry and target of the nanoparticles in human body. This review will discuss, in the light of the literature, the possible adverse effects of nanoparticles on living beings and especially on respiratory system.
                        Key Words: Nanotechnology, nanoparticle, pulmonary toxicity.
                        Geliş Tarihi/Received: 14/03/2012 - Kabul Ediliş Tarihi/Accepted: 14/03/2012
                        Nanobilim kavramı ilk kez 1959 yılında Nobel Fizik Ödülü sahibi Richard Feyman tarafından bilim felsefesiyle ilgili bir sohbeti sırasında gündeme getirilmiştir (1). Drexler 1986 yılında moleküler yapıdaki nanoteknolojinin dikkat çekici olanaklarını tartışmaya açmıştır. Zamanla nanoteknolojideki hızlı gelişmeler diğer teknolojik alanlarda olduğu gibi insan ve ekosistem için büyük yararları olduğu kadar önemli zararları olabileceği konusunu da gündeme getirmiştir (2). Son yıllarda nanoteknoloji alanındaki hızlı gelişmeler bu teknoloji ürünlerinin günlük yaşantımıza daha fazla oranda girmesine yol açmaktadır. Bugün itibariyle 1000'den fazla çeşit nanoteknoloji ürününün günlük kullanılan ürünler arasında yerlerini aldığı görülmektedir. Kir tutmaz bebek elbiseleri, leke tutmaz masa örtüleri, su tutmaz-ıslanmaz-kirlenmez boyalar, tıraş losyonları, güneş kremleri, hatta tanı ve tedavi amacıyla yapılan bir takım ilaç-tıbbi uygulamalar bunlardan bazılarıdır. Nanoteknolojiye dayalı ekonominin 2015 yılında 1 trilyon doları aşacağı tahminleri yapılmaktayken, bu beklentinin 3 trilyon doları aşacağı ifade edilmeye başlanmıştır (3,4). Nanoteknolojideki bu akıl almaz hızlı gelişmeler bu teknolojinin özünü oluşturan nanopartiküllere dikkatleri çevirmiş ve ilk deneysel gözlemler bu kuşkuyu haklı çıkaracak boyutlara ulaşmaya başlamıştır. Bu nedenle bu makalede nanoteknolojide kullanılan bazı nanopartiküllerin başta solunum sistemi olmak üzere insan vücuduna muhtemel toksik etkileri tartışılacaktır.
                        İnsanoğlunun asbest ile yaşadığı acı deneyim "nanopartiküller geleceğin asbesti olabilir mi?" sorusunu da tıp dünyasında daha fazla sorulur hale getirmiştir. Yirminci yüzyılın başından itibaren sanayide yaygın kullanılmaya başlanan asbestin insan vücudundaki ciddi toksik etkileri ancak 20. yüzyılının sonuna doğru kanıtlanmış ve tüm dünyada yasaklanmaya başlanmıştır. Son 40 yıldır sanayide asbest kullanımı giderek azalmakla birlikte asbestle ilişkili malign mezotelyoma sıklığı artmaya devam etmektedir. Sanayide amfibol kullanımının azalmasına rağmen hastalığın artmaya devam etmesi muhtemel çevresel krizotil ya da başka fiberlerin hastalığın etyolojisinde rol oynayabileceğini akla getirmektedir (5). Bu noktada asbeste benzer lifsel özellikler gösteren bazı nanopartiküllerin bu tür bir etkisinin olup olmadığı in vivo ya da in vitro araştırmalarla irdelenmeye çalışılmıştır.
                        Nanoteknolojide kullanılan nanopartiküller; "American Society for Testing and Materials (ASTM)"ın standart tanımlamasına göre partikül boyutları iki ya da üç boyutlu olarak 1-100 nm uzunluktaki parçacıklar olarak tanımlanmaktadır (6). Farklı özelliklerine göre farklı sınıflamalar bulunmakla birlikte basit olarak şu şekilde sınıflandırılabilir (7);
                        1. Karbon bazlı nanopartiküller (fullerenes, çok duvarlı karbon nanotübler vb.),
                        2. Metal bazlı nanopartiküller (altın kolloidler, nanokabuklar, nanoçubuklar, süperparamagnetik demiroksit nanopartiküller vb.),
                        3. Yarı iletken bazlı nanopartiküller (kuantum noktaları vb.).
                        Tıp alanında nanoteknoloji ve nanopartiküller; daha duyarlı analizler sağlamak amacıyla biyomarkır tabanlı proteomik ve genomik teknolojilerde, manyetik rezonans, ultrason, floresan, nükleer ve bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik alanlarda moleküler görüntüleme amacıyla, ilaç geliştirme sistemleri, hedefe yönelik tedavi, aşı geliştirilmesi gibi amaçlarla kullanılmaktadır. Bu yaygın ve yararlı kullanım özelliklerinin yanı sıra molekül özellikleri nedeniyle solunum sistemi, kan, santral sinir sistemi, gastrointestinal sistem ve cilt üzerindeki muhtemel toksik etkileri de araştırmalara konu olmuştur (8). Örneğin; elektriksel, mekanik ve termal özellikleri nedeniyle elektronik, bilgisayar ve havacılık endüstrisinde yaygın olarak kullanılan karbon nanotüblerin işlenmemiş formda çok hafif oldukları için havada asılı halde kalıp akciğerlere ulaşma potansiyeli taşıdığı belirlenmiştir (9).
                        Nanopartiküllerin insan vücudunda en önemli giriş ve hedef organı akciğerlerdir. İnhalasyonla akciğerlere alınan partiküller pariyetal plevraya kadar ulaşır. Kısa boyutlu ya da sarmal yapıdakiler makrofajlar tarafından çevrelenerek yok edilir. Ancak yüksek boy-en oranına sahip nanotübler asbest lifleri gibi stomalar çevresinde birikir. Makrofajlar, bu lifsi yapıları nedeniyle nanotübleri fagosite edemez ve ortama mezotel hücreleri tarafından proinflamatuvar, genotoksik, mitojenik mediatörler salınır (10). Bu sürecin gelişmesinde partikül boyutları özellikle önem taşımaktadır. Partikül boyutu 100 nm'den küçük nanopartiküllerin hava ve sıvıda daha fazla biriktikleri, epitel hücreleri, lenfatikler, kan, sinir sistemi ve sekonder hedef organlara daha fazla geçtikleri, büyük partiküllerin ise karaciğerin eliminasyonu nedeniyle hedef organlara ulaşamadığı ifade edilmektedir (11).
                        Akciğerlerin nanopartikül maddeleri ve diğer termodegradasyon ürünleri gibi atmosferde kirliliğe yol açan maddelere kolaylıkla maruz kaldığı iyi bilinmektedir. Yanma sonucunda oluşan nanopartiküllerin yol açtığı akciğer hasarının ana mekanizmalarından biri, farklı transkripsiyon faktörlerinin aktivasyonuyla proinflamatuvar protein sentezinin uyarılması ve oluşan oksidatif stresin neden olduğu hasardır (12). Brown ve arkadaşları nanopartiküllerin yüzey alanı ile oksidatif stresin neden olduğu inflamasyon arasında önemli bir korelasyon olduğunu bildirmişlerdir (13). Ayrıca, farklı tip nanopartiküllerin farklı derecelerde inflamatuvar reaksiyonlara yol açtıkları, örneğin; tek duvarlı karbon nanotüblerin akciğerlerde doza bağımlı epiteloid granüloma ve interstisyel inflamasyon oluşturmada diğer nanopartiküllerden daha toksik oldukları saptanmıştır (9). Nanopartiküllerin akciğerlerde granülasyon ve inflamasyon oluşturucu etkileri daha çok hayvanlar üzerinde gösterilmiştir. İnsanlarda da bu muhtemel etkileri doğrulayacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
                        İnhale edilen nanopartiküller farklı mekanizmalarla diğer hedef organlara ulaşmaktadır. Bunlardan biri solunum epiteline ulaşan partikülün önce interstisyuma sonrada kan veya lenfatik dolaşım aracılığıyla sistemik dolaşıma geçmesi şeklindedir. Farelerde intratrakeal uygulanan nanopartiküllerin alveoler epitel hücreleri arasındaki büyük çaplı deliklerden geçerek hava-kan bariyerine ulaştığı ve buradan sistemik dolaşıma geçtiği belirlenmiştir (14). Nemmar ve arkadaşları sağlıklı gönüllüler üzerinde yaptıkları bir araştırmada teknesyum 99M işaretli ultra ince karbon partiküllerin inhalasyon sonrası hızlıca (bir dakika içinde) sistemik dolaşıma geçtiğini göstermişlerdir (15). Nanopartiküllerin gerek solunum sistemi, gerekse diğer sistemler üzerine olan toksik etkilerinin mekanizmasının; inhalasyon sonrası partiküllerin akciğerlere ulaşmasıyla başlayan pulmoner ve sistemik inflamasyon olduğu ileri sürülmüştür. Bu görüşe göre inflamasyon sonucu oluşan pulmoner endotel disfonksiyonu, platelet aktivasyonu, trombotik faktörlerin uyarılması, aterosklerotik plak oluşumu ve rüptürü, vasküler endotelyal disfonksiyon, pulmoner reflekslerin uyarılması, kalp hızında ve ritminde bozulma ve hatta ani kardiyak ölümle sonuçlanabilecek önemli değişikliklerin olabileceği bildirilmiştir (16,17).
                        Nanopartiküllere daha uzun süreli maruziyetinin olası kronik etkileriyle ilgili çalışmalar daha çok farelerde mezotelyomaya neden olup olmadığı ile ilgilidir. Bu konuda yapılan ilk deneysel araştırmada 76 adet p53 heterozigot fare 19'arlı dört gruba ayrılarak birinci gruba çok duvarlı karbon nanotüb, ikinci gruba crocidolite, üçüncü gruba fullerene maddeleri intraperitoneal olarak uygulanmış, dördüncü grup ise negatif kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Çalışma sonucunda birinci gruptaki farelerin %87'sinde 84. günde, ikinci gruptaki farelerin %77.8'inde 25. haftada mezotelyomadan ölüm gerçekleşmiş, üçüncü grupta bir farede piyelonefrit gelişmiş, negatif kontrol grubunda ise herhangi bir patoloji gözlenmemiştir (18). Bu çalışmanın genetik olarak defektli farelerde yapılması tartışma konusu olmuş ve aynı araştırmacılar tarafından bu kez genetiği değiştirilmemiş farelerde benzer bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu yeni araştırmada yedi fareye çok duvarlı karbon nanotüb, 10 fareye crocidolite, beş fareye karboksimetil selüloz maddeleri intraskrotal olarak enjekte edilmiştir. Elli iki haftalık gözlem süresi sonrası otopsi incelemesi planlanmışken 37-40 hafta sonrası çok duvarlı karbon nanotübün uygulanan yedi fareden altısının yaygın peritoneal mezotelyoma nedeniyle öldüğü gözlenmiştir. Diğer iki gruptaki farelerin herhangi bir patoloji izlenmeden 52 hafta yaşadığı bildirilmiştir (19). Bu iki çalışma ile çok duvarlı karbon nanotübün hem genetik olarak defektli hem de sağlıklı farelerde mezotelyoma gelişimine neden olduğu gösterilmiştir.
                        Hayvan çalışmaları ve deneysel çalışmalar nanopartiküllerin plevra ve peritona toksik etkileri dışında akciğer hasarı ve diğer toksisitelere de neden olduğunu göstermiştir. Papageorgiou ve arkadaşları kobalt-krom karışımı nanopartiküllerin insan fibroblast doku kültürlerinde mikron boyutlarındaki partiküllerden daha fazla oranda serbest radikaller, DNA hasarı, anöploidi ve sitotoksisiteye neden olduğunu göstermişlerdir (20). Lam ve arkadaşları da intratrakeal yolla karbon nanotüb inhalasyonu uyguladıkları farelerin yedinci ve 90. gün akciğerlerinde yaptıkları histopatolojik incelemelerde doza bağımlı olarak epiteloid granülomların ve interstisyel inflamasyonun geliştiğini, bu histopatolojik değişikliklerin 90. günde daha belirgin olduğunu saptamışlardır (9). Başka bir fare çalışmasında ise farengeal aspirasyon yoluyla uygulanan tek duvarlı karbon nanotüblerin akciğerlerde progresif pulmoner fibrozis, granülomlar ve fonksiyonel pulmoner yetersizliklere neden olduğu gösterilmiştir (21). Daha güncel bir çalışmada Cho ve arkadaşları çinkooksit nanopartikülü intratrakeal olarak farelere inhalasyonla uyguladıklarında fare akciğerlerinin bronkoalveoler sıvı ve histopatolojik incelemelerinde; eozinofili, hava yolu epitel hücre proliferasyonu, goblet hücre hiperplazisi, pulmoner parankimal ve interstisyel fibrozis geliştiğini saptamışlardır (22). Çinkooksit nanopartikül; kozmetik, boya, tekstil ürünlerinde, gıdalarda katkı maddesi olarak ve kişisel hijyen ürünlerinde kullanılmaktadır. Özellikle translüsen ve ultraviyole A ve B'ye karşı yüksek koruma sağladığından güneş kremleri ve nemlendiricilerin vazgeçilmezlerindendir.
                        Nanopartiküllerin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini gösteren ilk çalışma 2009 yılında Song ve arkadaşları tarafından yayımlanmıştır. Bu çalışmada Pekin'de Ocak 2007-Nisan 2008 tarihleri arasında daha önce hiçbir sağlık sorunu olmayan, sigara içmemiş, değişik hastanelerde takip edilen, benzer klinik tabloda olan, aynı işi-mesleksel maruziyeti tanımlayan, yaşları 18-47 arasında değişen yedi kadın hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Hastalar klinik tablonun maruziyetleriyle ilişkisinin araştırılması, tetkik ve tedavi amacıyla takibe alınmıştır. Hastaların ortak klinik bulgularının nefes darlığı, nedeni bilinmeyen plevral veya perikardiyal efüzyon olduğu belirtilmiştir. Hastalara tanısal amaçla her türlü laboratuvar incelemesi (seroloji, immünoloji, bakteriyoloji, radyolojik, bronkoskopi vb.) ve video yardımlı torakoskopi dahil tüm invaziv girişimler yapılmıştır. Hastaların çalıştıkları fabrikalar doktorlar tarafından incelenmiş, kullandıkları boya hamuru, malzemeler, ortam ölçümleri, vantilatörlerde biriken toz numuneleri alınmıştır. Alınan örneklerde gaz kromatografik-spektrometrik analizlerinde poliakrilik esterler saptanmıştır (butanoik asit, butil ester, N-butil eter, asetik asit, toluen, di-tert-butil peroksid). Bu örneklerin elektron mikroskobik incelenmesinde de 30 nm ortalama çaplı nanopartiküller saptanmıştır. Ayrıca, hastaların akciğer epitel hücreleri, sitoplazmaları, karyoplazmaları ve plevral sıvılarında da bu nanopartiküllere rastlanmıştır. Araştırmacılar makalenin sonuç bölümünde uzun süre nanopartiküllere maruz kalmanın insan akciğerlerinde ciddi hasarlara neden olabileceğini vurgulamışlardır (23). Bu bağlamda nanopartiküllerle obstrüktif akciğer hastalıkları, interstisyel akciğer hastalıkları, akciğer kanserleri gibi daha sık görülen solunum sistemi hastalıkları arasında bir ilişkinin olup olmadığı konusu da yanıt aranması gereken bir soru olarak zihinlerdeki yerini almaktadır.
                        Nanopartiküllerin solunum sistemi dışındaki diğer organ ve sistemler üzerine olabilecek muhtemel toksik etkileri de araştırılmıştır. Nanofarmakolojide kullanılan karbon nanopartiküllerin in vivo ve in vitro platelet agregasyonu üzerine etkisini araştıran bir çalışmada çok duvarlı karbon nanotüb, tek duvarlı karbon nanotüb, C60 fullerenes (C60CS) ve mikst karbon nanopartikülün etkileriyle standart geleneksel partikülün (SRM1648, boyu: 1.4 µ) etkileri karşılaştırılmıştır. Araştırma sonucunda karbon nanopartiküllerin (C60CS hariç) geleneksel partiküllerden daha fazla oranda platelet agregasyonunu stimüle ettiği, sıçan karotis arterlerinde vasküler trombozisi hızlandırdığı saptanmıştır (24). Nanopartiküllerin in vivo protrombotik etkilerinin araştırıldığı daha güncel bir çalışmada ise intravenöz uygulanan yüksek doz "kuantum noktaları"nın farelerde akciğer, karaciğer ve kan hücrelerinin yüzeylerinde biriktiği, koagülasyon kaskadında aktivasyona yol açarak pulmoner vasküler trombozise neden olduğu gösterilmiştir (25). Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar nanopartiküllere maruz kalmanın insanlarda arteryel ve/veya venöz tromboembolizm olaylarını artırabileceği şüphesini doğurmaktadır. Kuşkusuz ki bu şüphenin insanlarda yapılacak araştırmalarla doğrulaması ya da dışlaması gerekmektedir.
                        Nanopartiküller gerek sistemik dolaşımla gerekse hava yolu epitelinde sonlanan duyu sinirleri üzerinden veya olfaktör sinir vasıtasıyla gangliyonik ve santral sinir sistemi yapılarına ulaşabilmektedir (8). Araştırmalar bu maddelerin santral sinir sistemi üzerine de toksik etkilerinin olduğunu göstermiştir. Güneş kremlerinde kullanılan titanyum dioksit nanopartiküllerinin farelerde beyin hasarına neden olduğu gösterilmiştir (26). Ağır metallerden olan nanopartikül boyutundaki manganezin (Mn) santral sinir sisteminde birikerek Parkinson sendromuna yol açtığı, santral sinir sisteminde reaktif oksijen ürünlerini ve dopamin tüketimini artırdığı bildirilmiştir (27,28). Chen ve arkadaşlarının çalışmasında da farelere oral yolla verilen nanopartikül boyutlarındaki (23.5 nm) bakır elementinin böbrek, karaciğer ve dalakta mikropartiküler (17 µm) boyuttaki bakır elementinden daha fazla hasara yol açtığı saptanmıştır (29). Nanopartiküllerin ciltteki etkilerinin araştırıldığı bir çalışmada da tek duvarlı karbon nanotübün in vitro olarak keratinosit hücrelerinde oksidatif stres ve proinflamatuvar yanıtı artırdıkları gösterilmiştir (30). Yamawaki ve arkadaşları nanopartiküllerin insan umblikal ven epitel hücrelerinde direkt sitotoksik etkiyle morfolojik değişikliklere neden olduğunu, proinflamatuvar yanıtı uyardığını, hücre büyümesi ve endotelyal nitrikoksit sentazın azalmasını inhibe ettiğini saptamışlardır (31). Literatürde nanopartiküllerin gastrointestinal sistemde direkt toksik etkilerini gösteren veri bulunmamaktadır. Bununla birlikte Crohn hastalığında kalsiyumdan fakir diyetin ve ekzojen mikropartiküllerin azlığının hastaların semptomlarında iyileşmeye yol açtığı belirlenmiştir (32).
                        Sonuç olarak, nanopartiküllerin canlılar üzerinde toksik etkilerinin olduğu in vivo ve in vitro araştırmalarla gösterilmiştir. Gelecekte nanoteknolojinin daha yaygın kullanılır hale gelmesi, insanların nanopartiküllerle daha fazla teması anlamına gelecektir. Bu nedenle insanoğlunun "asbestle gördüğü korkulu rüya"nın tekrarlanmaması için nanopartiküllerin, başta solunum sistemi olmak üzere insan sağlığı üzerine muhtemel olumsuz etkilerinin daha fazla araştırılması gereklidir.
                        ÇIKARÇATIŞMASI
                        Bildirilmemiştir.
                        KAYNAKLAR
                        Feyman RP. The pleasure of finding things out. Helix Books Perseus Publishing, ISBN: 0-7382-0349-1 Cambridge, Massachusetts, 1999: 151-70.
                        Seaton A, Donaldson K. Nanoscience, nanotoxicology, and the need to think small. Lancet 2005; 365: 923-4.
                        Roco MC. International perspective on government nanotechnology funding in 2005. J Nanopart Res 2005; 7: 707-12.
                        Lux report (2008). Nanomaterials State of the Market Q3 2008: Stealth Success. Broad Impact.
                        https://portal.luxresearchinc.com/re...t.excerpt/3735
                        .
                        Tse LA, Yu IT, Goggins W, Clements M, Wang XR, Au JS, Yu KS. Environ Health Perspect. Are current or future mesothelioma epidemics in Hong Kong the tragic legacy of uncontrolled use of asbestos in the past? Environ Health Perspect 2010; 118: 382-6. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        ASTM E 2456-06 "Terminology for Nanotechnology." ASTM International, 2006.
                        Lewinski N, Colvin V, Drezek R. Cytotoxicity of nanoparticles. Small 2008; 4: 26-49. [Özet]
                        Medina C, Santos-Martinez MJ, Radomski A, Corrigan OI, Radomski MW. Nanoparticles: pharmacological and toxicological significance. Br J Pharmacol 2007; 150: 552-8.
                        [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Lam CW, James JT, McCluskey R, Hunter RL. Pulmonary toxicity of single-wall carbon nanotubes in mice 7 and 90 days after intratracheal instillation. Toxicol Sci 2004; 77: 126-34. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Donaldson K, Murphy FA, Duffin R, Poland CA. Asbestos, carbon nanotubes and the pleural mesothelium: a review of the hypothesis regarding the role of long fibre retention in the parietal pleura, inflammation and mesothelioma. Particle and Fibre Toxicology 2010; 7: 5.
                        [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Oberdörster G. Safety assessment for nanotechnology and nanomedicine: concepts of nanotoxicology. J Intern Med 2010; 267: 89-105. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Schins RPF, McAlinden A, MacNee W, Jimenez LA, Ross JA, Guy K, et al. Persistent depletion of I kappa B alpha and interleukin-8 expression in human pulmonary epithelial cells exposed to quartz particles. Toxicol Appl Pharmacol 2000; 167: 107-17. [Özet]
                        Brown DM, Wilson MR, MacNee W, Stone V, Donaldson K. Size-dependent proinflammatory effects of ultrafine polystyrene particles: a role for surface area and oxidative stress in the enhanced activity of ultrafines. Toxicol Appl Pharmacol 2001; 175: 191-99. [Özet]
                        Shimada A, Kawamura N, Okajima M, Kaewamatawong T, Inoue H, Morita T. Translocation pathway of the intratracheally instilled ultrafine particles from the lung into the blood circulation in the mouse. Toxicologic Pathology 2006; 34: 949-57. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Nemmar A, Hoet PH, Vanquickenborne B, Dinsdale D, Thomeer M, Hoylaerts MF, et al. Passage of inhaled particles into the blood circulation in humans. Circulation 2002; 105: 411-4.
                        [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        BeruBe K. Balharry D, Sexton K, Koshy L, Jones T. Combustion-derived nanoparticles: mechanisms of pulmonary toxicity. Clinical and Experimental Pharmacology and Physiology 2007; 34: 1044-50. [Özet]
                        Duffin R, Mills NL, Donaldson K. Nanoparticles-a thoracic toxicology perspective. Yonsei Med J 2007; 48: 561-72. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Takagi A, Hirose A, Nishimura T, Fukumori N, Ogata A, Ohashi N, et al. Induction of mesothelioma in p53 +/- mouse by intraperitoneal application of multi-wall carbon nanotube. J Toxicol Sci 2008; 33: 105-16. [Özet]
                        Sakamoto Y, Nakae D, Fukumori N, Tayama K, Maekawa A, Imai K, et al. Induction of mesothelioma by a single intrascrotal administration of multi-wall carbon nanotube in intact male Fischer 344 rats. J Toxicol Sci 2009; 34: 65-76. [Özet]
                        Papageorgiou I, Brown C, Schins R, Singh S, Newson R, Davis S, et al. The effect of nano- and micron-sized particles of cobalt-chromium alloy on human fibroblasts in vitro. Biomaterials 2007; 28: 2946-58.[Özet]
                        Hamilton RF, Buford MC, Wood MB, Arnone B, Morandi M, Holian A. Engineered carbon nanoparticles alter macrophage immune function and initiate airway hyper-responsiveness in the BALB/c mouse model. Nanotoxicology 2007; 1: 104-17.
                        Cho WS, Duffin R, Howie SE, Scotton CJ, Wallace WA, Macnee W, et al. Progressive severe lung injury by zinc oxide nanoparticles; the role of Zn2+ dissolution inside lysosomes. Part Fibre Toxicol 2011; 8: 27. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Song Y, Li X, Du X. Exposure to nanoparticles is related to pleural effusion, pulmonary fibrosis and granuloma. Eur Respir J 2009; 34: 559-67. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Radomski A, Jurasz P, Alonso-Escolano D, Drews M, Morandi M, Malinski T, et al. Nanoparticle-induced platelet aggregation and vascular thrombosis. Br J Pharmacol 2005; 146: 882-93.
                        [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Geys J, Nemmar A, Verbeken E, Smolders E, Ratoi M, Hoylaerts M, et al. Acute toxicity and prothrombotic effects of quantum dots: impact of surface charge. Environ Health Perspect 2008; 116: 1607-13. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Long TC, Saleh N, Tilton RD, Lowry GV, Veronesi B. Non-photoactivated titanium dioxide nanoparticles produce reactive oxygen species in immortalized mouse microglia (BV2). Environ Sci Technol 2006; 40: 4346-52. [Özet]
                        Olanow CW. Manganese-induced parkinsonism and Parkinson's disease. Ann N Y Acad Sci 2004; 1012: 209-23. [Özet]
                        Hussain SM, Javorina A, Schrand AM, Duhart H, Ali SF, Schlager JJ. The interaction of manganese nanoparticles with PC-12 cells induces dopamine depletion. Toxicol Sci 2006; 92: 456-63.
                        [Özet] [Tam Metin] [PDF]
                        Chen Z, Meng H, Xing G, Chen C, Zhao Y, Jia G, et al. Acute toxicological effects of copper nanoparticles in vivo. Toxicol Lett 2006; 163: 109-20. [Özet]
                        Shvedova AA, Castranova V, Kisin ER, Schwegler-Berry D, Murray AR, Gandelsman VZ, et al. Exposure to carbon nanotube material: assessment of nanotube cytotoxicity using human keratinocyte cells. J Toxicol Environ Health A 2003; 66: 1909-26. [Özet]
                        Yamawaki H, Iwai N. Mechanisms underlying nano-sized air-pollution-mediated progression of atherosclerosis: carbon black causes cytotoxic injury/inflammation and inhibits cell growth in vascular endothelial cells. Circ J 2006; 70: 129-40. [Özet]
                        Podolsky DK. Inflammatory bowel disease. N Engl J Med 2002; 347: 417-29.
                        K:tuberktoraks, S e r d a r B E R K , İ b r ah i m A K KU R T
                        * * * * * * *
                        Nature dergisinde Malzemeleri Ekim 10 önceden online baskısında, araştırmacılar thioketal nanopartiküller olarak adlandırılan mühendislik parçacıklar kısa RNA parçaları kapsüllü ve sözlü olarak, doğrudan hayvanların iltihaplı bağırsak genetik materyal teslim nasıl açıklar. Ulusal Bilim Vakfı ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından araştırma sponsor oldu.

                        "Biz tasarladık thioketal nanopartiküller, asit ve bazlar hem de istikrarlı ve sadece, inflamatuvar bağırsak hastalıkları olan bireylerin gastrointestinal sistem, iltihaplı doku ve çevresinde bulunan reaktif oksijen türleri, varlığı RNA parçaları serbest bırakmak için açık ara "Niren Murthy, Biyomedikal Mühendisliği Wallace H. Coulter Bölümü, Georgia Tech ve Emory Üniversitesi'nde doçent söyledi.

                        Bu çalışma, Emory Üniversitesi profesörü Shanthi Sitaraman, doçentlik Didier Merlin ve post-doktora öğrencisi Guillaume Dalmasso Sindirim Hastalıkları Bölümü ile işbirliği yapıldı.

                        Thioketal nanopartiküller gastrointestinal sistemin sert bir ortamda küçük müdahale RNA'lar (siRNA) korumak ve iltihaplı bağırsak dokulara doğrudan hedef. SiRNA'lar sistemik enjekte edilirse önemli yan etkilere neden olabilir, çünkü Bu yerelleştirilmiş bir yaklaşım gereklidir.

                        Yazıda, yeni bir polimer thioketal nanopartiküller formüle edilmiştir - Poli (1,4-phenyleneacetone dimetilen thioketal) (PPADT) ve en iyi sözlü teslimat için yaklaşık 600 nanometre çapında olması için tasarlanmıştır.

                        Sindirim sisteminde iltihaplı hale geldiği bir zayıflatıcı inflamatuvar barsak hastalığı, yaşamı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir şiddetli ishal ve karın ağrısı neden olur, deneyler için, araştırmacılar ülseratif kolit bir fare modeli kullandı.

                        Alfa (TNF-ÃŽ±) - Araştırmacılar, tümör nekroz faktörü olarak adlandırılan bir inflamasyon teşvik sitokin inhibe siRNA yüklü sözlü thioketal nanopartiküller yönetilmektedir. Nanopartiküller reaktif oksijen türlerinin aşırı üretilen fare iki nokta üst üste doğrudan gitti ve orada sitokin üretim seviyeleri azaldı.

                        Belirtileri kolon, ülseratif kolit karşı korumalı olduğunu, bu thioketal nanopartiküller teslim siRNA ile tedavi iki nokta üst üste alınan doku örnekleri, iyi tanımlanmış bir parmak "crypt" yapıları ve düşük düzeyde inflamasyon, bozulmamış epitheliums sergilenmektedir.

                        "Ülseratif kolit, kolon sınırlı olan bu yana, bu sonuçlar, iltihaplı bağırsak dokuları siRNA hedef ise siRNA-yüklü thioketal nanopartiküller gastrointestinal sistem dışı-iltihaplı bölgelerinde istikrarlı kalır ki onaylamak," gazetenin kurşun yazarı Scott Wilson, yüksek lisans açıkladı Kimya ve Biyomoleküler Mühendisliği Georgia Tech School öğrenci.

                        Kağıt thioketal nanopartiküller iltihaplı bağırsak dokuları tedavi sağlamak için gastrointestinal sıvıları, barsak mukozası ve hücresel engelleri engelleri aşmak için gerekli kimyasal ve fiziksel özelliklere sahip olduğunu göstermiştir sözlerine ekledi.

                        Araştırmacılar henüz nanoparçacıkların bozulma oranının artırılması ve reaktif oksijen türleri ile reaktivite artırılması üzerinde çalışıyoruz. Ekip ayrıca, nanopartiküller vücut içinde yolculuk ne kadar ayrıntılı bir biodistribution çalışma yürütmek için planlıyor.

                        "Polimer toksisite, biz daha fazla araştırılması gerekecek bir şeydir, ama bu çalışma sırasında siRNA yüklü thioketal nanopartiküller FDA onaylı malzeme poli (laktik-ko-glikolik asit) ile formüle nanopartiküller için benzer bir hücre toksisite profiline sahip olduğunu keşfetti ( PLGA), "Murthy eklendi.

                        Gelecekte, thioketal nanopartiküller Murthy göre, gastrointestinal kanserler, inflamatuvar barsak hastalıkları ve viral enfeksiyonlar da dahil olmak üzere, bağırsak inflamasyonu ile bağlantılı çok sayıda gastrointestinal hastalıklar, tedavi önemli bir oyuncu haline gelebilir.

                        * * * * * *

                        Femtosaniye Lazer Işını Kullanılarak Nano Parçacıklar
                        Üretme ve Metallerde Su Tutmaz Yüzeyler Oluşturma
                        A. DEMİR1,2, 1
                        E. AKMAN, 1
                        B. GENÇ ÖZTOPRAK, 3 O.C. AKTAŞ 1 Kocaeli Üniversitesi Lazer Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi
                        2 Kocaeli Üniversitesi Elektro Optik Sistem Mühendisliği,
                        3 Leibniz Institute for New Materials ( INM), CVD/Biosurfaces Department,
                        Saarbrücken,, Germany
                        Özet
                        Son yıllarda, muhtemel kullanım alanlarından dolayı metalik nanoparçacıkların üretimi
                        önemli araştırma konularından biri halini almıştır [1]. Metalik nanoparçacıklara olan bu
                        ilgi, parçacıkların boyutlarına, yüzey plazmon rezonansına, serbest yüzey enerjilerine ve
                        yüzey alanlarına bağlı olarak optik, manyetik ve elektriksel özeliklerinde meydana gelen
                        değişimden dolayıdır [2]. Geleneksel nanoparçacık üretim teknikleri olan mekanik
                        öğütme ve sol-gel gibi kimyasal yöntemler, üretilen parçacıkların saflığı ve malzeme
                        çeşitliğinin azlığı gibi dez avantajlar ortaya çıkarmaktadır. Bu da özelikle biyomedikal
                        uygulamalarda kullanılabilecek yüksek saflıkta nanoparçacıkların elde edilmesinde
                        kısıtlamalara neden olmaktadır [3]. Atımlı lazerler ile malzemelerin ablasyonu,
                        geleneksel yöntemlerde ortaya çıkan sıkıntıları ortadan kaldıran ve limitsiz geniş bir
                        spektrumda malzemelerin kullanılabilmesini sağlayan alternatif bir metot olarak ortaya
                        çıkmıştır [4].
                        Femtosaniye lazerler ile gerçekleştirilen diğer bir çalışma metalik yüzeylerin işlenmesi
                        sonucu yüzeylere kazandırılan su tutmazlık özeliğidir. Lazer ile yüzey işleme hidrofobik
                        yüzeyler elde etme çalışmalarında gelecek vadeden bir teknik olarak ortaya çıkmıştır [5].
                        Temas olmadan işlem yapabilmesi, hızlı ve kısa zamanlarda işlemi tamamlayabilmesi,
                        çevreye uyumlu ve yüzeyler üzerine yapılan mikroyapıları maksimum düzeyde kontrol
                        edebilmesi bu işlemi endüstri için çok çekici bir hale getirmiştir [6,7].
                        Bu çalışmada femtosaniye atım uzunluğuna sahip Ti:Safir lazeri kullanılarak sıvı
                        ortamında metalik nanoparçacıkların üretimi ve karakterizasyon işlemleri
                        gerçekleştirilmiştir. Yine femtosaniye lazer kullanılarak paslanmaz çelik yüzeyler
                        üzerinde meydana getirilen mikroyapılar ile yüzeylerin su tutmazlık özelliği kazanması
                        sağlanmıştır. Şekil 1'de Ti:Safir lazeri kullanılarak üretilmiş altın nanoparçacıklara ait
                        SEM görüntüsü ve paslanmaz çelik yüzeylerin işlenmesi sonucu elde edilen su tutmaz
                        yüzeyin görüntüsü yer almaktadır.
                        Şekil 1. Ti:Safir lazeri kullanılarak elde edilen a) altın nanoparçacıklar ve b) su tutmaz
                        yüzey.
                        Anahtar kelimeler: Metal nanoparçacıklar, Yüzey plazmon rezonansı, hidrofobik yüzeyler, femtosaniye
                        lazerler
                        Kaynakça
                        1) L. Hu, M. Chen. Preparation of Ultrafine Powder: the Frontier of Chemical Engineering (review) //
                        Materials Chemistry and Physics. 1996. V.43. P.212ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡ Ã…¡Ã…ââââ‚Å ¡Ã…ââ‚Å“ 219.
                        2) A. Pal, S. Shah, S. Devi, "Preparation of silver, gold and silverââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ… ¡Ã…¡Ã…ââââ‚ Ã…¡Ã…ââ‚Å“gold bimetallic nanoparticles in w/o
                        microemulsion containing TritonX-100", Colloids and Surfaces A: Physicochem. Eng. Aspects 302 (2007)
                        483ââââââââ‚Ã…¡Ã…¡Ã…¡Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢Ã¢€šÃ…¡Ã… ¡Ã…ââââ‚Å¡ Åââ‚Å“487.
                        3-) Anne HAHN, Stephan BARCIKOWSKI and Boris N. CHICHKOV, "Influences on Nanoparticle
                        Production during Pulsed Laser Ablation", JLMN-Journal of Laser Micro/Nanoengineering Vol. 3, No. 2,
                        2008
                        4-) A. V. Kabashin, M. Meunier, "Femtosecond laser ablation of gold in aqueous biocompatible solutions
                        to produce colloidal gold nanoparticles", SPIE USE, V. 11 4977C-83, p:1-6, 2003.
                        5-) C.S. Lim, M.H. Hong, A.S. Kumar, M. Rahman, X.D. Liu, Int. J. Mach. Tools Manuf. 46 (2006) 552.
                        6-) M.F. Chen, Y.P. Chen, W.T. Hsiao, Z.P. Gu, Thin Solid Films 515 (2007) 8515.
                        7-) G.R.B.E. Romer, A.J. Huis in't Veld, J. Meijer, M.N.W. Groenendijk, CIRP Ann.-Manuf. Technol. 58
                        (2009) 201.


                        K: kocaeli.edu.tr

                        Yorum yap


                        • #13
                           

                          Yorum yap


                          • #14
                             

                            Yorum yap


                            • #15
                               

                              Yorum yap

                              Hazırlanıyor...
                              X