Duyuru

Collapse
No announcement yet.

GDO devi Monsanto'nun politik bağlantıları

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • GDO devi Monsanto'nun politik bağlantıları

    GDO devi Monsanto'nun politik bağlantıları

    Geçen haftaki yazımda; geleceğin tohumlarını elinde bulunduran Monsanto şirketinin kronolojik geçmişinden, bu şirketin tohumlarının –bugün kendi kurumsal geçmişinde hiç bahsetmese de- esasında son derece toksik kimyasal ürünlerle atıldığından, hatta atom bombası geliştirme çalışmalarıyla bağlantılarından söz etmiştim. Peki; bu son derece kirli kimyasal ürün geçmişi bir yana, günümüzde Monsanto dünyada nasıl bir güç oluşturmakta? Bunun için Monsanto'nun ABD'de, Avrupa'da ve Türkiye'deki girift ve karanlık politik bağlantılarına bir bakalım…


    Monsanto'nun ABD hükümeti ve kamu kuruluşlarıyla bağlantıları

    Resmî sayılara göre Monsanto ABD'de 2008 yılı lobicilik faaliyetlerine toplam 8,8 milyon dolar harcamıştır. Bu verilere yansıyan bir diğer kalem de bağışlardır; şirketin diğer dönemlerde doğrudan en büyük bağışta bulunduğu bilinen iki isim 1999-2003 yıllarının Temsilciler Meclisi Tarım Komitesi Başkanı Larry Combest ve 2001-2005 yıllarınınAdalet Bakanı John Ashcroft'dır. Ancak esas çarpıcı olan bildirilen resmî sayılara bakarak göremeyeceğimiz, Monsanto hesabına ABD hükümeti ve kamu kuruluşlarında çalışan birçok kilit adam olmasıdır.

    Monsanto'nun adamlarından biri hepimizin tanıdığı bir isim: George Bush Sr., yani “Baba Bush”. 1987 yıllında, o zaman Başkan Yardımcısı olan George Bush Sr., Monsanto laboratuvarını ziyaret eder ve bir ekin DNA'sına Roundup Ready transgeni enjekte ederken görüntü verir. Bu videoyu “The World According to Monsanto” belgeselinde ya da google'da arayıp seyredebilirsiniz. Roundup Ready soyanın piyasaya sürülmesinden dokuz yıl önceki bu haber görüntüsünde, bir şirket yetkilisi Bush'a üzerinde çalıştıkları bu ürünün onaylanması hakkındaki endişesini dile getirir ve Bush “Beni arayın,deregülasyon bizim işimiz” der [deregülasyon: düzenlemelerin azaltılması veya kaldırılması yönünde yapılan yasal düzenlemeler]. İki yıl sonra, 1989'da Bush Başkan seçilir. Üç yıl sonra 1992'de, Başkan Yardımcısı Dan Quayle, Food and Drug Administration'ın (FDA / “ABD Gıda ve İlaç Dairesi”) tüketicinin bilme hakkını hiçe sayan yeni politikasını ilan eder: Artık GDO'lu besinlerin etikette belirtilme zorunluluğu olmadığı gibi, test edilme zorunluluğu da yoktur.

    İkinci tanıdığımız isim, iki ayrı ABD hükümetinde Savunma Bakanlığı yapan ve 9 Eylül olaylarından sonra Afganistan ve Irak Savaşı'nın arkasındaki en önemli isimlerden biri sayılan Donald Rumsfeld. 1975 ve 1977 yılları arasında Ford Hükümeti'ndeki Savunma Bakanlığı görevinin ardından politik kariyerine ara verir ve G.D Searle & Company'de çalışmaya başlar. 1977-1981 yıllarındaAspartam patentini elinde bulunduran G.D Searle & Company ilaç şirketinin CEO'su, Başkanı ve sonra Yönetim Kurulu Başkanı olur. 20 Ocak 1981'de Ronald Reagan ABD Başkanı seçilince, Rumsfeld'i geçiş dönemi takımına alır. 20 Mayıs 1981'de, yani seçimden sadece dört ay sonra, aspartam FDA'den sekiz yıldır alamadığı onayı alır. 1985'te Monsanto G.D. Searle'i satın alır. Bu satıştan 12 milyon dolar kazandığı konuşulan Rumsfeld, 2001 ile 2006 yılları arası bu kez George W. Bush (oğul Bush) tarafından Savunma Bakanı olarak atanır.

    Diğer isimlere, hükümette önemli görevlerde bulundukları ve çevirdikleri oyunlar durumun vahametini ortaya koyduğu için kısaca değinmek istiyorum.

    Amerikan medyasının deyimiyle Monsanto ve ABD hükümeti arasındaki “döner kapı”yı sıklıkla kullanan diğer isimlere ise, Türkiye'de pek bilinmeseler de, durumun vahametini görebilmemiz için değinmek istiyorum.

    Clarence Thomas: 1976–1979 yıllarında Monsanto'da avukat. 1991'de George Bush Sr. tarafından Anayasa Mahkemesi'ne atanır. 2000 Başkanlık Seçimi'nde, Florida eyaleti oylarının yeniden sayılması hakkında açılan Bush vs. Gore davasında (Kevin Spacey'nin oynadığı Recount filminden hatırlayabilirsiniz) seçimin kaderini belirleyen oyu George W. Bush lehine kullanarak, oğul Bush'un seçilmesini sağlar. Anne Veneman: 1989-1991(Baba Bush dönemi) Tarım Bakanlığı müsteşar yardımcısı görevinde bulunur. 1993'te biyoteknoloji şirketi Calgene'in yönetim kurulu üyesidir. [Calgene insan tüketimine sunulan ilk genetik yapısı değiştirilmiş besin olan Flavr Savr domatesini üreten biyoteknoloji şirketidir. Flavr Savr 1992'de FDA'nın onayına, 1994'te ise tüketiciye sunulur ve 1997'de üretimi durdurulur.]. Flavr Savr'ın tüketime sunulmasından bir yıl sonra yani1995'te, Venema Kaliforniya Gıda Dairesi Başkanı olur. 1997'de Monsanto, Calgene'i satın alır. 2001-2005 yıllarında Veneman, George W. Bush hükümetinde Tarım Bakanı olur. Tommy Thompson:1987-2001 Wisconsin Eyaleti Valisi. Monsanto Thompson'un 1987 valilik seçimlerinde kampanyasına 50.000 dolar bağışta bulunur. Thompson döneminde Wisconsin eyaletinde Monsanto'nun 1994'te piyasa sürdüğü inek sütünü artıran büyüme hormonu Posilac'ın (rBST/rBGH) kullanımı için 37 milyon dolarlık bir biyoteknoloji bölgesi kurulur. Thompson, 2001-2005 yıllarında George W. Bush'un Sağlık Bakanı olur.


    Monsanto Posilac'ın (rBST/rBGH) FDAonayı, piyasaya sürülmesi, kullanılması ve ürün etiketinde rBGH içerip içermediğinin belirtilmemesi için yıllarca elinden geleni ardına koymaz. Piyasaya sürülmeden önce Posilac'ın FDA'dan onay alma sürecindeki bir kilit isim ise Margaret Miller'dır. Miller, FDA'ya rBGH büyüme hormonunun güvenirliği hakkındaki bilimsel raporu yazmakla sorumlu Monsantolaboratuvar yöneticisidir. Miller, raporu yazar ve 1989 yılında, Monsanto raporu FDA'ya sunmadan kısa bir süre önce Monsanto'dan ayrılıp FDA'da çalışmaya başlar. Peki, FDA'daki görevi ne midir? Miller artık Monsanto'dayken yazdığı raporun FDA'nın onaylayıp onaylamamasına karar verecek kişidir. (Bu dönemde bir diğer “başarısı” da FDA'nın sütte kabul ettiği antibiyotik oranını 100 milyonda 1'den, 1 milyon'da 1'e -yani 100 kat- yükseltmek olmuştur.) Onay sürecinde Miller'in yardımcısı da eski bir Monsanto araştırmacısı Susan Sechen'dir. Özetle, Monsanto kendi raporunu onaylamıştır. FDA onayından sonra; Monsanto etiket yönetmeliğini de birazdan okuyacağınız Michael R. Taylor aracılığıyla halledecektir.

    Monsanto ve kamu kurumları arasında gelip giden kilit isimlerden biri de EPA'da (Environmental Protection Agency - “ABD Çevre Koruma Kurumu) 10 yıl kadar müdür yardımcısı, yönetici yardımcısı gibi önemli görevlerde bulunan Linda J. Fisher'dır. Fisher, EPA'dan ayrılıp, 1995-2001 yıllarında Monsanto Başkan Yardımcısı olur. 2001'de ise Yönetici Vekili olarak EPA'ye geri döner.

    Monsanto'nun adamlarının sıklıkla girip çıktığı (hatta neredeyse birer Monsanto şubesi olan) iki önemli kurumdan biraz söz etmekte fayda var. İlki, FDA -Food and Drug Administration (“ABD Gıda ve İlaç Dairesi”)- kamu sağlığını koruma ve sağlamakla yükümlü, yönetmelik ve denetimler aracılığıyla tütün ürünleri, gıda takviyeleri, ilaç, aşı, biyoeczacılık ürünleri, kan transfüzyonları, medikal ürünler, elektromanyetik radyasyon yayan aletler, veteriner ürünleri ve kozmetiklerden sorumlu ve ABD Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir birim. FDA'nın başındaki yetkili (“Commissioner”) Senato'nun önerisi ve onayı doğrultusunda ABD Başkanı tarafından tayin ediliyor. İkincisi ise EPA - Environmental Protection Agency (“ABD Çevre Koruma Kurumu”)- insan sağlığı ve çevreyi korumakla yükümlü, Kongre'den geçen yasaları temel alarak yönetmelik yazan ve uygulamaya koyan ABD federal hükümetine bağlı bir kurum. Kurumun başındaki yönetici (“Administrator”) ABD Başkanı tarafından tayin ediliyor ve Kongre tarafından onaylanıyor. Yani, kamu sağlığını koruma ve sağlamakla ve insan sağlığını ve çevreyi korumakla yükümlü, bunlarla ilgili yönetmelik ve denetimleri yapan iki kurum Monsanto'nun elinde.


    Her şeyin Reagan ve Baba-Oğul Bush, yani Cumhuriyetçi hükümetler döneminde kaldığını ve Clinton hatta büyük değişimler vaat eden BarackObama döneminin farklı olduğunu düşünüyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Mayıs 2010'da Başkan Obama'nın FDA Gıda Güvenliği Dairesi Başdanışmanı olarak atadığı Michael R. Taylor'ın da geçmişi oldukça düşündürücüdür. 1976'da FDA Daire Başkanı Özel Kalem Müdürü olan Taylor, 1980'lerde (rBGH) Posilac'ın FDA onay sürecinde Monsanto'yu temsil eden hukuk şirketinde çalışmaya başlar. 1991-1994 yıllarında FDA Politikalarından Sorumlu Başkan Yardımcısı yani Monsanto'daki ikinci adam olur. FDA'nın rBGH etiketleme yönetmeliğini yazar ve süt ürünleri şirketlerinin etiketlerde rBGH içerir ya da içermez gibi bir ayrım yapmasını gerçek anlamda yasaklamış olur.1994-1996 yıllarında ise Tarım Bakanlığı'nda Gıda Güvenliği ve Denetimi Bölümü'nde yönetici olur. Kısa bir süreliğine aynı hukuk şirketine geri döndükten sonra, Obama'nın atamasına kadar Monsanto'nun Kamu Politikası'ndan Sorumlu Başkan Yardımcısı yani şirketin ikinci en güçlü adamı olarak görevini sürdürür. Ayrıca Obama'nın Tarım Bakanı Tom Vilsack, “Amerikalıların yeme alışkanlıklarını değiştirmeleri” gerektiğini söyleyen ünlü bir Monsanto ve biyoteknoloji destekçidir, ABD Zirai Ticaret Temsilcisi Siddiqui, eski bir Monsanto lobicisidir. Obama en son olarak da GDO'lu Roundup Ready Alfalfa Kontaminasyonu davasında Monsanto'nun savunma avukatı Elena Kagan'ı da Anayasa Mahkemesi'ne atadı.

    ABD'de durum son derece iç karartıcı, bakanlıklar ve kamu kuruluşları amiyane tabirle Dingo'nun hatta “Monsanto'nun ahırına” dönüşmüş vaziyette. Ne yazık ki, Monsanto'nun gücü ABD ile sınırlı kalmıyor. Ocak 2011'de Wikileaks, dünya gıda stokunu kontrol etmeyi hedefleyen Monsanto'nun, kuklası ABD Hükümeti aracılığıyla diğer ülkelere uyguladığı baskıları açığa çıkaran bazı diplomatik belgeler sızdırdı.

    Monsanto'nun Avrupa'daki diplomatik oyunları

    Belgelere göre, ABD'nin Paris Büyükelçisi Craig Stapleton (1989-1998 George W. Bush'un Texas Rangers Baseball takımındaki ortağı) Washington'la 2007 tarihli bir yazışmasında, Fransa'nın Monsanto'nun GDO'lu mısırını yasaklama girişimine cevap olarak, GDO'lu ürünlerin kullanımını teşvik etmeyen AB ve diğer ülkelerin askerî tarzda ticari savaşla cezalandırılmasını tavsiye eder. Belgeleri yayınlayan Guardian gazetesi, ABD diplomatlarının doğrudan Monsanto gibi GDO şirketlerine çalıştıklarını gösterdiğini yazar. Vatikan'la yapılan 2008 tarihli bir yazışma, gelişmekte olan ülkelerdeki Katolik piskoposlar GDO'lu ürünlere karşı çıktıkları için, ABD'nin Papa'nın danışmanlarına uyguladığı baskıyı ve Papa'nın GDO'lu ürünlere destek vermesi için Vatikan'daki lobi faaliyetlerini açığa çıkarmakta. 2009 Madrid Büyükelçiliği yazışmaları ise, ABD'nin AB'yi biyoteknoloji yasalarını sıkılaştırmamaya ikna etmek için İspanya'yla beraber çalıştığını göstermekte. Hatta bir yazışmada, büyükelçi “İspanya da düşerse, Avrupa'nın geri kalanı da düşer” ifadesini kullanır. Yazışmalar İspanya Hükümeti'nin ABD'den Brüksel'e baskı uygulamaya devam etmesini istediğini ve ABD'nin İspanya Biyoteknoloji Kurulu'nun açıklamasından önce İspanya'nın nasıl oy vereceğini bildiğini göstermektedir.

    Türkiye bağlantıları
    Bu son nokta, bugünlerde Biyogüvenlik Kurulu'nun Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu'nun gıda amaçlı 29 gen ve Tüm Gıda Dış Ticaret Derneği'nin 3 soya geni ithalat başvurularına cevabını bekleyen ülkemiz için de çok düşündürücüdür. (TÜGİDER'ın ithalatını istediği üç çeşit GDO'lu soyanın ikisi Monsanto, biri Bayer'indir).

    Türk medyası şu ana kadar GDO şirketlerinin oyunlarından ikisine yer verdi.
    Türk medyasında yer alan bir hadise, bir önceki yazımda bahsettiğim (Monsanto tarafından satın alınan) Delta & Pine Land'in Türkiye'deki şirketi Türk Delta Pine'nın 2001 ve 2006 yılları arasında hükümet raporları ve sertifikasyonlar elde etmek için bazı Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı çalışanlarına yaklaşık 43,000 dolar rüşvet vermesi. Bu skandal ABD Sermaye Piyasaları Kurulu tarafından ortaya çıkarıldı, yani esasında bu skandal ABD'de patlak verdikten sonra Türk medyasında yer aldı.


    Diğeri, Nisan 2009'da, yani Türkiye'de GDO'lu Ürün Yönetmeliği çıkmadan altı ay önce, TBMM Tarım Komisyonuüyeleri CHP Mersin Milletvekili Vahap Seçer, AKP Denizli Milletvekili Mehmet Erdoğan, AKP Gaziantep Milletvekili Özlem Müftüoğlu, AKP Bursa Milletvekili Ali Koyuncu, MHP Afyonkarahisar Milletvekili Abdülkadir Akcan ve TÜBİTAKBaşkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Arif Adlı ve Adana Çiftçiler Birliği Genel Sekreteri'nden oluşan bir heyetin ABD Tarım Bakanlığı'nın davetlisi olarak yaptıkları ABD gezisi. Heyetin TBMM Genel Kurulu kararıyla gittiği bu gezide, uçak paraları hariç tüm masraflar ABD Tarım Bakanlığı tarafından karşılandı. Heyet, Washington'da Tarım Komisyonu çalışmalarına katıldıktan sonra St. Louis'e gidipMonsanto'yu gezdi. Medyanın tepkisini çeken milletvekilleri dönüşte “uzaya götürseler etkilenmem”, “ben ikna olmadım” ve “faydalı bir gezi oldu” gibi açıklamalarda bulundular. Altı ay sonra ise GDO'lu Ürün Yönetmeliği yürürlüğe girdi.

    Monsanto
    'nun Türkiye'deki bağlantılarından bazıları da dünyanın en büyük gıda işleme ve dağıtım şirketlerinden Cargill üzerinden. Mayıs 1998'de Monsanto ile Cargill bir biyoteknoloji ortak girişimi kurduklarını ilan ederler, birkaç ay sonra Monsanto Cargill'in uluslararası tohum operasyonlarını 1.4 milyar dolara satın alır. Artık, Cargill'in tohum sattığı 51 ülkenin kapıları Monsanto'nun GDO'lu tohumları için aralanmıştır. 1960'dan beri Türkiye'de faaliyet gösteren Cargill, aynı yıl Türkiye'de bir hamle yaparak Bursa'da İznik Gölü'ne yakın bir mevkide, tarım arazisi üzerine 90 milyon dolarlık (mısırdan elde edilen) nişasta bazlı şeker (NBŞ) fabrikası kurar. Bazı sivil toplum kuruluşları ayaklanır, dava açılır ve iki yürütmeyi durdurma kararına rağmen 1999 sonu fabrika faaliyete geçer. 2004'te mahkeme yapı ruhsatının iptaline karar verir. Başbakan Erdoğan'ın 2004 ABD ziyareti öncesinde, Cargill tesisinin yasal bir statüye kavuşmasının ve bu firmanın üretimini yaptığı NBŞ üretim kotasının yükseltilmesinin Bush'la görüşmesinin gündem maddelerinden olduğu medyada yer alır. Daha sonradan Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı yasası ile tarım arazisinde inşa edilmiş sanayi tesislerine af getirilse de, hükümet işi sağlama almak için Temmuz 2005'te hazırladığı bir kararnameyle Cargill fabrikasının arazisini özel endüstri bölgesi ilan eder, ayrıcalıklı bir statü kazandırır ve mahkeme kararlarını etkisiz hale getirir. Mısırdan elde edilen NBŞ ve tatlandırıcı üretim kotasına gelince de o söz de tutulur; Fransa Hollanda ve İngiltere de %0, AB ülkeleri ortalaması %2-3 olan bu kotanın Türkiye'de kanunla belirlenen oranı her ne kadar %10 gibi yüksek bir oran olsa da, Bakanlar Kurulu bu oranı dilediği gibi daha da yükseltmekte bir çekince görmemektedir. 2009-2010'da toplam 25 Avrupa ülkesi 1,2 milyon ton NBŞ üretirken, Türkiye tek başına 500.000 ton üretmiştir.



    Türkiye'de NBŞ üreten beş tesisin en büyüğü Cargill(400.000 ton kapasite),
    2001'de Cerestar'ı satın alarak, bu Fransız nişasta ve tatlandırıcı şirketinin Ülker'le 1993'te ortaklaşa kurmuş oldukları PNS Pendik Nişasta Sanayi'nin de %50 ortağı olur. NBŞ'yi en çok kullanan gıda üreticilerinden Ülker'in piyasanın en büyük şirketiyle ortaklığından karı ve çıkarı çok büyüktür. Türkiye'de yaşanan bu denklemi özetlemek gerekirse: Dünyanın en önemli GDO'lu mısır tohumu üreticisi Monsanto'nun en büyük müşterilerinden (organik bağı da bulunan) Cargill, Türk ortağı Ülker ile Cola-Turka için mısırdan NBŞ üretir, Erdoğan'ın oğlu Cola-Turka'nın en büyük dağıtımcılarından biridir. Hükümet NBŞ'in hammaddesi mısırın ithalatında fon ve gümrükleri düşürür, bu arada eski Maliye Bakanı Unakıtan'ın oğlu da en büyük mısır ithalatçılarından biridir. Bakanlar kurulu da NBŞ üretim kotasını istediği gibi yükselterek bu çarkın dönmesine aracı olur.

    Bu yazıda Monsanto'nun sadece ABD, Avrupa ve Türkiye'de bazı bilinen bağlantılarından söz ettim. Gelişmekte olan ülkelere yapılan baskılar ve oynanan oyunlara başka bir yazıda değineceğim. Dünya gıda stokunu kontrol ederek dünyayı kontrol etmeyi hedefleyen bu büyük güce karşı Haiti ve Peru gibi bazı ülkelerin direnme gayretleri biraz da olsa ümit uyandırıyor. Öte yandan, 2010 yılında 500,000 Monsanto hissesi satın alan dünyanın en zengin adamıBill Gates'in, GDO'lu tohumların dünyayı açlıktan kurtaracak tek çare olarak göstermesi ve Asya ülkelerine kabul ettirilmek istenen GDO'lu “altın pirinç”in geliştirilmesi için kendi vakfı aracılığıyla 20 milyon dolar yatırım yapması, ne yazık ki daha da büyümekte olan bir güçle karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor.



    Monsanto dosyası "GDO ile dünyaya hükmetme hesapları" ile devam edecek.

    Ayşe Bereket
    info@yesilist.com

    GDO devi Monsanto'nun politik bağlantıları

  • #2
    Şeker, Cargill – Ülker..

    By Editor
    Şeker zehirdir!
    ABD (Amerika Birleşik Devletleri)’nin en büyük tarım tekellerinden biri olan Cargill, geçtiğimiz günlerde Habertürk aracılığıyla gündemimize tekrar oturdu.
    ABD (Amerika Birleşik Devletleri)’nin en büyük tarım tekellerinden biri olan Cargill, geçtiğimiz günlerde Habertürk aracılığıyla gündemimize tekrar oturdu. Bu yayınıyla Habertürk’e teşekkürler. Tabii bu teşekkür yapmaya çalıştığı şeyden bağımsız kuru bir teşekkür. Hangi ihtiyaçtan bunu gündeme getirdiğini Bakan Eker kendine göre açıkladı. Yapılan haberlerin yalan olduğunu, haberlerin asıl nedeninin Rant ve reklam pastasında ki kavga olduğunu vurguladı. Bu yanıyla bakanın söylediği doğru olabilir, fakat Habertürk’ün yaptığı haberin yalan değil, aksine eksik olduğunu bizler bilmekteyiz. Cargill hakkında aleyhine alınmış onlarca hukuksal karar olmasına karşın zorla ve takiye kanunlarla AKP hükümetince yasal hale getirildiğini unutmadık.
    CARGİLL – ÜLKER BAĞLANTISI
    2002 yılında Cargill ile Ülker gurubunun ortaklık kurmuş olmaları ve aynı yıl AKP’nin iktidar olmasının bu sürece etkisini de sorgulamamız gerekiyor. Dönemin ABD başkanı Bush tarafından, 2004 yılında Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında ricada bulunarak, Cargill’in önündeki yasal engellerin kaldırılması istemiş. Bu talep doğrultusunda birçok girişimde bulunan Başbakan yine de 2 yıl boyunca sorunu, oluşan tepkilerden dolayı çözememişti. 2006 yılında 2. ABD gezisi sırasında Cargill yöneticileri ile bir araya gelen Başbakan, görüşmeler sonucunda çok kararlı tarzla bakanlarına emir vererek sorunun derhal çözülmesini istemiştir. 2006 yılında çıkarılan özel bir af yasası kapsamında Cargill’in önündeki hukuki engeller kaldırılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, Şeker piyasası üst kuruluna Cargill şirketi de alınmıştır. Bu kurul doğal ya da yapay şeker üretim kotalarını yurtiçi talebine göre belirleyen, bu kotaları iptal edip idari para cezası uygulayan, şeker ticaretinin arz-talep dengesi, iç fiyatlar ve spekülatif hareketler doğrultusunda düzenlenmesini öneren bir yapıya sahip. Şeker piyasası üst kurulu aşağıdaki kuruluşlardan oluşmaktadır.
    T.Şeker Fabrikaları, Pankobirlik, Pancar ekicileri Koop.Birliği, Cargill Tarım ve Gıda AŞ, San.Tic. Bakanlığı, Tarım Köy İşleri Bakanlığı ve Devlet bakanlığı. Sizce bu kadar kamu kuruluşu içinde Cargill’in işi ne olabilir?
    Günümüzde Neoliberal politikalar gereği artık devletleri şirketlerin yönettiğine dair çok güzel bir örnek. Günümüzde burjuva partilerinin milletvekilleri ve hükümetleri tamamen şirket temsilcilerinden ya da işbirlikçilerinden oluşuyor. Kamu, şirketlerin elinde olunca birçok örnekte olduğu gibi, şeker kotasının da dün yüzde10 a, bugün yüzde15 e, yarın yüzde 50 ye çıkması gayet anlaşılır bir şey.
    HALK SAĞLIĞI TEHLİKEDE
    AKP Hükümetinin 2009 yılında mısır için belirlediği fiyat 45 Krş/Kg’dı. 2010 yılında ise 37 Krş/Kg fiyat belirledi. Burada yapılmak istenen ise, mısır ve mısır ürünlerinin ithalatını artırmaya yönelik bir politika uygulanıyor olması. 2010 yılının ilk altı ayında 450 bin ton mısır ithal edilmiş. İthal edilen diğer ürün ise mısır küspesi ve mısır grizi. 2008 yılı ithalat miktarı ise 1 milyon ton ve ABD’den ithal edilmiş. Bu ithalatları kimler yaptı diye baktığımız da, ilk göze çarpan Cargill firması tabii ki. Cargill mısır küspesi ve grizini kullanmadığı halde ithal ediyor olması, yem piyasasının ihtiyacını da ABD’den çözmek ve ülkemizde ekilen mısır sahalarının hızla azalmasını sağlamak ve ithalat yoluyla bölgede tek hakim olmak istemesi. Ortadoğu da bulunan ülkeler şeker ihtiyaçlarının yüzde 65 ini Türkiye’den sağlamaktalar. ABD’de ekilen mısırın neredeyse tamamı GDO’lu mısır. Cargill fabrikasında işlenen mısırda ithal olarak getirdiği GDO’lu mısırlar. Bize ve Ortadoğu halklarına buradan GDO’lu ve NBŞ (nişasta bazlı şeker) sayesinde, hayvanlara verilen yemler nedeniyle de kanser ve birçok hastalıkla boğuşmak kalıyor. ABD ve AB ülkelerinde kullanılan şekerin içindeki NBŞ oranı yüzde 2 iken Cargill’in isteği ile yüzde 15 e çıkarılması üzerinde dikkatlice durmamız gereken bir durum.
    Çikolata, baklava, meşrubat ve benzeri imalatlarda tespit edilen yüzde 15 oranını kontrol eden bir mekanizmanın varlığından da kuşkuluyuz, üretimin tamamını NBŞ olan mısır şurubunun kullanıldığı aldığımız duyumlar içinde. Tarım Bakanlığı bu konuda açıklama yapmak zorundadır. Halk sağlığı nedeniyle de NBŞ oranı kabul edilebilir oran olan yüzde 2 seviyesine çekmelidir.
    ÇİFTÇİ TEKELLERE MAHKUM EDİLİYOR
    Hükümetin 2010 yılında belirlediği 37 krş/kg mısır fiyatı ve diğer tarım ürünleri üzerindeki fiyat politikalarının ardındaki gerçek, çiftçiyi yıldırmak, bankalara borçlandırarak topraklarını tekeller elinde toplanmasını sağlayıp, şehirlere göç etmek zorunda kalan çiftçileri de ucuz iş gücü olarak yedeklemektir. Pancar ekim sahalarının daraltılmasını sağlayan, fındık ekim alanlarını sınırlayan düzenlemeler ve uyguladığı fiyat politikaları ile ülkemiz tarımının tekeller eline geçmesi amaçlanmaktadır. Artık geçimlik tarım dahi yapılamaz hale geldi.
    GDO’lu ve hibrit (kısır) tohumlarla ekim yapmaya çalışan çiftçiler tohum tekellerinin kıskacı altında inletilmekte. Geçmişte, yıl içinde yapılan hasatın bir kısmı tohumluk olarak ayrılırdı, artık bu süreç neredeyse tamamıyla bitmiş durumda. Çıkarılmış olan Tohum Yasası sayesinde tohum ve tarım tekelleri için cennet yaratanlar emekçi halkımıza açlığı reva görmekte. Yerel tohumlarımız ise tohum tekelleri tarafından patentlenerek elimizden alınmakta.
    Cargill’in kuruluş sürecinde Bursa’da bulunan tüm kuruluşlar hatta valilik bile bu yatırıma karşı çıkmıştı. Firmaya İznik’te yatırım yapamazsınız size başka yer gösterelim önerilerini kabul etmeyen firma İznik üzerinde ısrar etmiştir.
    NEDEN İZNİK
    İznik bölgesi gölüyle tanınan ve su bakımından zengin olan bir bölge. Sakın göl suyunu kullandıklarını sanmayın. Göl suyunu kullanmaları onlar için artı bir maliyet oluşturuyor bu nedenle dertleri bu değil, İznik gölü ilerisi için stratejik olması bakımından önemli.
    Üretim için 1.sınıf suya ihtiyaçları var, bu ihtiyacı karşılayabilecekleri bir kaynak bulmuş olmaları yatırım nedenlerinin başında geliyor.
    Fabrikanın çok yakınından geçen yer altı deresini tespit etmişler ve buraya yaptıkları sondaj ile günlük 10-12 bin ton suyu buradan çekiyorlar. Bedava 1. sınıf su ne güzel hayat değil mi?
    Yalnız su değil tabii, Gemlik Limanının çok yakın olması, serbest bölgenin de burada olması ve İstanbul Bursa karayolunun üstünde olması firmaya dayanılmaz çekici gelen kareyi tamamlayan diğer hususlar. Fabrika çevresinde bulunan köylerde yazlar dahil, yıl boyu sokak çeşmelerinden akan su artık maalesef akmamakta. Yer altından sulama amacıyla 1-2 metreden çıkan su artık 150-200 metrelere inmiş durumda. Bulunduğu bölgeye onarılmaz zararlar veren firma aynı zamanda tarımımıza da verdiği zararlarla gündemimizde olmaya devam edecek.
    YUSUF GÜRSUCU, 16/02/2011
    Editörün notu: Gıda konusunda bir yazıyı daha paylaşmak isteriz:
    Beslenmenin Demokratikleştirilmesi | Patika Yolcuları

    Yorum yap

    Hazırlanıyor...
    X