Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Çocukları NBŞ'li ürünlerden uzak tutun Şeker-İş Genel Başkanı İsa Gök, TürkiyeÂ’de öze

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • Çocukları NBŞ'li ürünlerden uzak tutun Şeker-İş Genel Başkanı İsa Gök, TürkiyeÂ’de öze

    Çocukları NBŞ'li ürünlerden uzak tutun
    Şeker-İş Genel Başkanı İsa Gök, Türkiye'de özellikle çikolata ve şeker ürünlerinin tamamına yakınında kısa adı NBŞ olan nişasta bazlı şeker kullanıldığını ve bütün uyarılara rağmen bu yönde henüz bir önlem alınmadığını söyledi.

    Gök, yazılı açıklama yaparak, başta obezite, alzheimer, kalp, astım, baş ağrısı ve kansere kadar birçok hastalığın nedeni olabilecek tatlandırıcılar arasında NBŞ'ler konusunda aileleri uyardı. Halk sağlığını tehdit eden tatlandırıcıların yetişen yeni nesil çocukların geleceğini körelttiği yönünde uyarıda bulunan Gök, başta aspartam olmak üzere nişasta bazlı şeker ve çoğunluğunu çocukların tükettiği şekerleme, bisküvi, çikolatalar ile pek çok gıda ürününde kullanılan NBŞ'lere kansere davetiye çıkardığı vurgusunu yaptı.

    "Sakın ben mısır şurubu tüketmiyorum demeyin. İçtiğiniz kolada, meyve suyunda, gazozda, yediğiniz çikolatada, tatlıda, kekte, pastada dondurmada kısacası yüzlerce üründe bu mısırdan elde edilen şeker kullanılıyor. Çocuklarımız büyük tehlike altında" diye uyarıda bulunan Gök, nişasta bazlı şeker ve suni tatlandırıcıların fayda ve zararları hakkında ortaya atılan görüşler hakkında şu bilgileri verdi: "Tüm dünya ülkelerinde sağlığa zararlı gerekçesiyle yasaklanan tatlandırıcılar, her yıl yüzde 50 oranında kota artışıyla ülkemize sokuluyor. Siklamat adı altındaki yapay tatlandırıcıların ise kanser yapıcı etkisi bilimsel olarak kanıtlandığından Amerika ve İngiltere başta olmak üzere çok sayıda ülkede kullanımı yasak. AB müktesebatına göre uyum çerçevesinde Türkiye bu gidişle çok yakın zamanda bir tatlandırıcı istilasına uğrayacak. Türkiye'de çikolatadan, meşrubata kadar hemen her üründe nişasta bazlı şeker kullanımı gün geçtikçe artış göstermektedir. Bu tatlandırıcıların kullanılmasının artmasına bağlı olarak bazı hastalıklar da daha sık görülecek. Uzmanlar önümüzdeki yıllarda yapay tatlandırıcı kaynaklı hastalıkların ortaya çıkacağı uyarısını yapmaktadır. Şeker-İş Sendikası olarak NBŞ'lerin şeker pancarına alternatif olamayacağını defalarca kamuoyuna anlatmaya çalıştık. Buna rağmen, bugün ülkemizde bir taraftan şeker fabrikaları özelleştirilmeye çalışılırken bir taraftan da GDO'lu ürün ithalatına izin verilmektedir."

    -"PASTANELERDEKİ ÜRÜNLERE DİKKAT EDİN"-

    Türkiye'de 407 bin ton civarında tatlandırıcı tüketildiğine vurgu yapan Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı Gök, kola fabrikaları, meşrubat, pek çok reçel ve helva fabrikalarının nişasta bazlı şeker kullandığını kaydetti. Ülkemizde pek çok pastanenin de aynı şekilde ürettikleri tatlılarda daha ucuz ama daha sağlıksız tatlandırıcılar kullandığının altını çizen Gök, "Dış ülkelere baktığımızda tatlandırıcılar, nişasta bazlı şekerler kanserojen olduğu için yasaklanmıştır. Ülkemizde de yüzde 10'luk kısmına müsaade ediliyordu. Bakanlar Kurulu kararıyla bu rakam yüzde 15'e çıkarıldı. Avrupa'da kişi başına 1.5 kg tatlandırıcı düşerken ülkemizde 6 kg düşmektedir. AB tarımının lokomotifi konumunda olan Fransa, Hollanda ve İngiltere de NBŞ üretilmezken Almanya da bu oran pancar şekerinin yüzde 1.9 kadardır. Yaklaşık 300 milyon nüfuslu olan AB 15 ülkelerine bakıldığında NBŞ üretimi 300 bin ton civarında iken, 70 milyon nüfuslu Türkiye'de bu rakam 406 bin ton civarındadır. Şeker pancarı dururken GDO'lu mısırdan şeker üretimi halk sağlığını daha da olumsuz etkileyecektir." diye konuştu.
    Avrupa Birliği'nde Gıda Ürünleri ile ilgili Genel Düzenlemeler Gıda Ürünlerinin Etiketlenmesi ile ilgili Düzenlemeler Gıda ürünlerinin etiketlenmesi, sunulması ve reklamının yapılması ile ilgili genel şartların 2000/13/EC Konsey Direktifi ile düzenlendiğini hatırlatan Gök, şöyle devam etti:

    -"ÜRÜNLERE 'SAĞLIĞA ZARARLIDIR' İBARESİ KONULMALI"-

    "Bu koşullar sadece ürünün ulaştığı son birim olan tüketiciye satılan gıda ürünleri için değil, restoran, hastane ve büyük yiyecek içecek tedarikçilerine satılan ürünler için de geçerlidir. Bu yönergeye göre ürünün içindeki malzemeler-genetik yapısı değiştirilmiş gıda ürünleri, ambalaj gazları, tatlandırıcılar, aspartam, kinin, kafein, meyan kökü, phytosterol, için etikette özel bir ibare gerekmektedir. Ülkemizde de bu yönde sıkı bir denetimin yapılması, hatta ürünlerin üzerine mutlaka sigara örneğinde olduğu gibi 'sağlığa zararlıdır, obezite yapar, kansere yol açar, v.s.' ibareleri yazılmalıdır."

  • #2
    Keyik; “NBŞ kota artırımı, Burdur’a zarar verir”

    Burdur Ticaret ve Sanayi Odası (BUTSO) Başkanı Yusuf Keyik, Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) kotalarının arttırılmasına yönelik çalışmaların durdurulması konusundan, Şeker İş Sendikası Başkanı Mustafa Onay’a destek verdi. Başkan Keyik, pancar tarımını, pancar şekeri üretimini ve özellikle Burdur Şeker Fabrikası üretim kapasitesini ve pancar üreticisini olumsuz etkileyecek her gelişmeye Oda olarak karşı olduklarını belirterek şöyle dedi:
    “Nişasta Bazlı Şeker kotalarının artırılması, şeker pancarı tarımını ve şeker üretimini olumsuz etkileyeceği açıktır. Burdur ekonomisi için ise, çok daha hayati bir öneme sahiptir. Türkiye ekonomisi ve insanımızın sağlığı açısından da zararlı sonuçlar doğuracak olan NBŞ kotalarını arttırma düşüncesinden vazgeçilmelidir. Bu ve benzeri konularda yaptıkları olumlu çalışmaları için Şeker İş Sendikası Başkanı Mustafa Onay ve yönetimini destekliyoruz. Onların kaygısına, Burdur’umuz adına biz de katılıyoruz. Bu konuda Sanayi Bakanlığı ve Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü’ne uyarıcı yazılar gönderdik.”
    Şeker İş Başkanı Onay, konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler verdi:
    “Bazı çevrelerin çabaları sonucunda pancar şekeri kotaları azaltılırken, Avrupa Birliği ülkelerine göre pancar şekeri aleyhine zaten yüksek olan nişastadan üretilen şekerlere tanınan yüzde 10 kota, yüzde 50 arttırılarak yüzde 15'e çıkartılmak üzere Bakanlar Kurulu gündemine getirilmek istenmektedir.
    AB Ülkelerinde nişastadan üretilen tatlandırıcılara tanınan kota ortalama yüzde 4 iken ülkemizde yüzde 10'dur. Bu yüksek kotanın sonucu olarak, halen 2010 yılı sonuna yaklaşık 500 bin ton şeker stokuyla girilmektedir. Bu stokların oluşmasındaki en önemli faktörlerden birisi de NBŞ kotalarının ülke ihtiyaçlarının çok üzerinde tespit edilmesidir.
    Stoklarda kalan şeker nedeniyle sonraki pazarlama dönemlerinde Ülkemizin en büyük sanayi kuruluşlarından birisi olan ve kırsal kalkınma boyutunda ülkemizde inanılmaz işler başaran Türkşeker olarak kanun gereği tahsis edilen kotayı stoktaki şeker miktarı kadar eksik kullanmak durumunda kalınmıştır. Bu durumdan en büyük zararı yine Türkşeker görmüş, düşük kapasite ile çalışmaktan dolayı verimlilik azalmış, maliyetler artmıştır.
    Verimli çalışamadığı için devlete yük olduğu gerekçesiyle özelleştirme kapsamına alınan kamu fabrikalarının yüksek kapasite ile çalışması ve stoklarını azaltması NBŞ'lere verilen kotanın Bakanlar Kurulu Kararı ile azaltılmasına bağlıdır.
    Nişasta içeren şekerlere verilen kotanın yüksek belirlenmesi sonucu üretilemeyen yaklaşık 10 milyon ton pancarın ve 1 milyon tondan fazla şekerin etkilediği tüm sektörlerle beraber ülkemiz hazinesine kaybettirdiği değer yaklaşık 500 milyon TL olmuştur.
    Nişastalı tatlandırıcıları üretenlerin sanayinin sıvı şeker talebi var iddiaları da doğru değildir. Konya Şeker bünyesinde üretilen sıvı pancar şekeri üretim miktarı yıllık 200 bin tona ulaşmıştır. Bu miktar şekerli ürün üreten firmaların ihtiyaç duyduğu sıvı şekerin tamamını karşılamaktadır.
    Nişasta içeren tatlandırıcıların kotasının artırılması halinde pancar şeker stokları daha da artacaktır. Küçük ölçekli 4 fabrika üretim yapamaz hale gelecektir. Bu durumda nişastalı tatlandırıcıların kotalarının artırılması değil azaltılması gerekir. Bu milli menfaatlerimiz açısından gereklidir.”

    Yorum yap


    • #3
      Türkiye zehirden vazgeçmiyor
      Türkiye’de Danıştay’ın kesinleşmiş kararına rağmen Bakanlar Kurulu kotayı düşürmemekte ısrarlı. Şeker pancarı üretiminde dünyanın 4. büyük üreticisi olan Türkiye, Nişasta Bazlı Şeker üretmek için yalnızca 2010’da 425 bin 646 ton mısır ithal etti. Kayıtdışı üretilen NBŞ ise cabası

      Fruktoz arıları bile zehirliyor!
      Çok vahim bir iddia
      Bakanlık kötü şekere el koydu
      Birleşmiş Milletler çare arıyor
      Tüm ilgili haberler
      73 milyon nüfuslu Türkiye’de Bakanlar Kurulu kararıyla kota oranı yüzde 15’e çıkartıldı. Bakanlar Kurulu, kotayı yüzde 50’lere kadar yükseltme veya düşürme yetkisine sahip ancak bugüne dek yetkisini yükseltme üzerine kullandı. Üstelik bu konuda Şeker-İş Sendikası’nın yaptığı başvuruyu değerlendiren Danıştay’ın kararına rağmen. Oysa ABD’de 7.821 bin ton, Meksika’da 347 bin ton, Kanada’da 368 bin ton, Asya ve Okyanusya’da toplam 2.551 bin ton, Avrupa’da 1.012, Latin Amerika - Afrika’da 492 bin ton olmak üzere dünyada toplam 12 bin ton kuru madde olarak nişasta bazlı mısır şekeri üretiliyor.

      ŞEKER-İŞ DAVA AÇTI
      Türkiye Şeker-İş Sendikası, her kota artırılışında Danıştay’a başvurarak, NBŞ üretim kotasını artıran Bakanlar Kurulu kararının iptalini istiyor. Danıştay, “AB ülkelerinde yüzde 2 olan NBŞ üretim kotasının Türkiye’de Bakanlar Kurulu kararıyla sürekli artırılmasının sektörde pancar şekeri aleyhine dengeleri bozduğunu, pancar şekerinin pazar payını daraltarak stok oluşumuna neden olduğu ve üretime darbe vurduğunu, kota artırımı ile NBŞ üretiminin fiili olarak pancar şekeri üretiminin yüzde 17’sine ulaştığı” gerekçesiyle yapılan başvuruyu yerinde buldu. DANIŞTAY KARARI İPTAL ETTİ Danıştay, “gerçekte bir şeker ihtiyacının bulunup bulunmadığı ya da şeker kotalarının artışının mevcut ülke şeker stoklarına yapacağı etkisi araştırılmaksızın her yıl düzenli olarak nişasta kökenli şeker kotalarının artırılmasını kanuna ve Şeker Kurumu’nun kuruluş amacına aykırı buldu ve “Bakanlar Kurulu kararında kamu yararı ve hizmet gerekleri yoktur” diyerek Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Ancak yargı kararına uyulmadı. Sonunda Şeker -İş, yargı kararına uymayan Bakanlar Kurulu’nu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet etti. İddiaya göre bazı şirketler, Nişasta bazlı şeker (NBŞ) için belirlenen kotanın üzerinde üretim yapıyor, bu nedenle de üretimle satış arasındaki rakamlar birbirini tutmuyor. Türkiye’deki kaçak üretimin yanı sıra, yurtdışından da Türkiye’ye kaçak ve GDO’lu NBŞ sokuluyor. Serbest bölgelerden giriş çıkış yapan firmalar, kotayı bu yolla da aşmayı başarıyor. Obezliğe yol açtığı, kanser, kalp, böbrek, diyabet, karaciğer yetmezliği gibi hastalıklara neden olduğu gerekçesiyle tehlikeli bulunan ve bazı AB ülkelerinde yasaklanan NBŞ, denetimsizlik nedeniyle merdivenaltı olarak bilinen sağlıksız ortamlarda da üretiliyor.

      ETİKETTE, NBŞ UYARISI YOK
      Birçok gıda ürünü etiketinde ‘fruktoz’ uyarısı bulunmadığını söyleyen beslenme uzmanları, gıda üreticilerinin denetlenmediğini, gıda etiketlerinin üzerinde uyarı bulunmadığını, etiketteki uyarıların keyfi olarak yapıldığı bu nedenle de ‘obez ve hasta bir nesille karış karşıya kaldığımızı’ ileri sürüyor. Bu tip şekerlerle üretilen gıdaların günde ne kadar tüketileceğinin, kişinin yaşına, ağırlığına, boyuna, yaktığı kaloriye, kadın veya erkek olmasına göre değiştiğini belirten uzmanlar, AB ülkelerinde gıda etiketlerinde üzerinde bu miktarları yazan uyarılar bulunduğuna, Türkiye’de de bir an önce bu uygulamanın hayata geçmesi, halkın bilinçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyorlar.

      15 ülkede 300 bin ton Türkiye’de 500 bin ton
      ŞEKER-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök, Türkiye Şeker Kurumu verileriyle Türkiye’nin kota sorununa şöyle dikkat çekti: “AB ülkelerinde NBŞ kotaları ortalama yüzde 2-3 civarındayken Türkiye’de yasal olarak bu oran, şeker üretiminin yüzde 10’udur.

      STANDARDA UYGUN DEĞİL
      Yaklaşık 300milyon nüfuslu AB (15) ülkelerinde NBŞ üretimi 300 bin ton civarında iken, 73milyon nüfuslu Türkiye’de bu rakam2009/10 yıllarında 540 bin ton civarındadır. Türkiye’de kişi başına 6-7 kg civarında NBŞ düşerken, AB (25) ülkelerinde kişi başına düşen NBŞmiktarı 1.5 kg civarındadır. Burada ülkemizde üretilen NBŞmiktarının AB standartlarına uygun olmadığı açıkça ortadadır. Ülkemizde kişi başına 1.5 kg NBŞ düşmesi için üretilmesi gerekenmiktar 110 bin tondur.Maalesef Türkiye’de bugün itibarıyla bu rakamın 5 katımiktarında üretimyapılmaktadır. Diğer bir ifade ile ülkemizde AB rakamları oranında üretimyapıldığı takdirde şeker üretimi her yıl 300 bin ton artacak ve kazanan ülkemiz olacaktır. Özetle ifade etmek gerekirse Türkiye de kişi başına olması gereken şeker üretiminde eksik kalan kısımsağlığımızı tehdit eden NBŞ ve tatlandırıcı üretimi ile ikame edilmektedir.”

      Türkiye’de şeker üretimi
      TÜRKİYE Şeker Kurumu verilerine göre; Şeker Kanunu kapsamında kota tahsisi yapılan 5 şirkete ait 6 fabrikanın nişasta bazlı şeker üretim kapasitesi 0.9 milyon ton/yıldır. Bunun dışında kota hakkı bulunmayan ve kota tahsis edilmeyen, sadece yurtdışına ihraç edilmek üzere nişasta bazlı şeker üretim faaliyetinde bulunabilen iki şirkete ait nişasta bazlı şeker üretim kapasitesi ise 102 bin ton/yıldır. 2009 takvim yılında 721 bin ton mısır, NBŞ üreten şirketler tarafından kullanılmıştır. 2010/2011 pazarlama yılı ülke toplam A kotası yüzde 10’u nişasta bazlı şeker olmak üzere 2 milyon 444 bin ton olarak belirlenmiştir. Pancar şekeri A kotası miktarı 2 milyon 200 bin ton, B kotası ise A kotasının yüzde 4’üdür. Şeker Kanunu kapsamında kota tahsisi yapılan 7 şirkete ait 33 şeker fabrikasının pancar şekeri üretim kapasitesi 3.1 milyon ton/yıldır. Yedi şirketin altı tanesi özel şirket olup, bir tanesi kamuya ait olan ve özelleştirme kapsamında bulunan Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’dir.

      Kalbin en büyük düşmanı
      “VATANDAŞ, piyasada hazırlanmış ucuz ve hamurişi içeren tatlıları almasın” diyen ünlü Kalp Damar Cerrahı Bingür Sönmez, bunun nedenlerini şöyle anlattı: “İnsan sağlığında felaket 200-250 sene önce endüstriyel şekerin keşfedilmesiyle başladı. Mısır şurubu, suni tatlandırıcı veMono SodyumGlutamayla (MSG) birlikte kalp sağlığımızı riske sokan üç canavardan biridir.Mısır şurubu hipoglisemi oluşturuyor. Hipoglisemi de iştah açıyor, insan yedikçe yemek istiyor. Kalp sağlığı yönünden obezite en büyük düşmanımız. Sağlık Bakanlığı, obeziteyi programa almış ancakmısır şurubuyla ilgili önleme yer vermemiş. ABD’de son 30 yılda görülen obezitenin birinci nedenininmısır şurubu şerbetinden kaynaklandığı tespit edilince, kota düşürüldü. ABD veya AB standardı istiyoruz. Yüzde 2 olsun, hatta yüzde 1’le sınırlandırılsın. ABD’deki bilimadamları, iki ameliyatmasasını birleştirerek ameliyatlar yapıyoruz diye isyan etmişti. Vatandaşın da bilinçlendirilmesi gerekiyor. Vatandaş, şekerli gıdamaddesi tüketirken, etiketine dikkat etsin. Üzerinde NBŞ yazan tatlandırıcıyı almasın, yediği tatlının neyle tatlandırıldığını sorsun.”

      ŞEKER KURULU 14 ŞİRKETE CEZA KESTİ
      Türkiye Şeker Kurulu, yurtdışına ihracı zorunlu olan C şekerinin yurtiçinde satılması, Dahilde İşleme Rejimi çerçevesinde, imalatçı ihracatçıya ihraç kaydıyla teslim edilen ve yurtiçine satışı yasak olan şekerin yurtiçinde satılması, Şeker Kurulu’na yanıltıcı bilgi verilmesi gibi nedenlerle 2009 yılı içinde, 11 firmaya 2.529.181.61 TL ve kota sahibi 3 şirkete 43.577.755.34 TL olmak üzere toplam 14 firmaya 46.106.936.95 TL idari para cezası verdi.

      KOTAYI AŞMAK İÇİN SERBEST BÖLGEYİ KULLANDILAR
      Şeker Kurumu, kotayı aştığı için Ülker&Cargill Ortaklığı’ndaki Pendik Nişasta Sanayii’ne ve Mersin Serbest Bölgesi’ne ihraç ettiği şekeri, daha sonra tekrar yurtiçine sattığı için Amylum Nişasta şirketine 2004 yılı sonunda ceza kesmişti. 97 DAVA AÇILDI 2009 yılı sonu itibarıyla Türkiye Şeker Kurumu aleyhine 97 ayrı dava açıldı, 60’ı karara bağlandı, 37 davanın yargılaması halen devam ediyor. Karara bağlanan 60 davadan 58’i kurum lehine, 2’si kurum aleyhine kesinleşti.

      EN YÜKSEK KOTA
      ÜLKER-CARGILL Ülker tek başına, NBŞ ürünlerinde 3. büyük üretici olarak görünüyor. 2008-2009 NBŞ kotası 52 bin 541 tondu. Birinci sıradaki Cargill’e Ülker aynı zamanda ortak. Cargill’in tek başına 156 bin 165 ton NBŞ kotası var. İkinci sıradaki Amylum Nişasta 113 bin 413 ton. Tat 22 bin 32, Sunar Mısır ise 15 bin 894 ton kotaya sahip.

      TÜRKİYE, DÜNYANIN 4. BÜYÜK ŞEKER ÜRETİCİSİ
      Dünya pancar şekeri üretiminde Türkiye, dünyanın 4’üncü (AB, ABD ve Rusya’nın ardından), Avrupa’nın ise 3’üncü (AB ve Rusya’nın ardından) büyük pancar şekeri üreticisi.

      ŞÜKRAN ÖZÇAKMAK- GAZETE HABERTURK

      Yorum yap


      • #4
        Şekerde acı oyunlar
        Mısırdan elde edilen Nişasta Bazlı Şeker maddesinin başta ABD olmak üzere Fransa, Hollanda, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerdeki üretimi, halkın bilinçlenmesi ve devletin duyarlılığıyla beraber sınırlandırılarak kullanımı engellenirken Türkiye'de her sene artan kotanın ve beraberinde gelen tüketim artışının yarattığı ikilem nihayet gündemimize girdi.

        Sadık Çelik

        Cumhuriyet- Doktorlar uyarıyor; önceki senelere oranla günlük tüketimi hızla artan nişasta bazlı şeker, diğer bir ismiyle mısır şurubu insan sağlığını tehdit ediyor… Çay şekerinde yarı yarıya olan glukoz/fruktoz oranı mısır şurubunda %20 / %80 ile fruktozun lehine. Mısır şurubu özellikle paketlenmiş şekerlemelerde, meşrubat ve bilhassa çocukların tükettiği kolalı içecekler, bisküvi, kek gibi yüzlerce üründe çok kullanılıyor.

        Aşırı fruktozun insan vücudu için neden uygun olmadığını ise İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Görevlisi Dr. Yavuz Dizdar açıklıyor; “Fruktoz insülin salgısını uyarmıyor, kanda yüksek seviyelere çıkıyor ve arkasından yağa dönüşerek depolanıyor. Bu yağa dönüşerek depolanma özellikle iç organlarda meydana geliyor". Prof. Dr. Kenan Demirkol da yine NBŞ ile ilgili olarak şunları söylüyor: “Pancardan elde edilen şekerin bilimsel adı sakarozdur. Sakaroz bir molekül glikoz ve bir molekül fruktozdan oluşur. Yendikten sonra ince bağırsakta bu iki şeker birbirinden ayrılır ve ayrı ayrı emilir. Mısır şurubunda ise fruktoz, glikoza bağlı olmadığından ve daha hızlı emildiğinden pancar şekerine göre daha fazla şişmanlatıcı etkisi olmaktadır. Normalde şeker insanı zehirliyor, fruktoz üzerinden…”

        Sonuç olarak aşırı fruktoz insülin direnci, kilo problemi, karaciğer yağlanması, trigliserid yüksekliği ve neticede diyabet, kalp-damar hastalıkları, obezite ve hipertansiyonu tetikleyebiliyor. Nişasta Bazlı Şekerin (NBŞ) kişi başına düşen tüketimi Avrupa’da 1-1.5 kilo arasında seyrederken bu rakam ülkemizde 6 kilo civarında. ABD’de gerçekleştirilen araştırmalar NBŞ’nin obezite ile obeziteye bağlı hastalıklara neden olduğunu, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğünü ortaya koyduktan sonra ve insanların bu konudaki bilinç düzeyinin artıp tüketimin düşmesiyle birlikte üretimde de yüzde 14 oranında azalma görüldü. ABD Başkanı Barack Obama’nın eşi Michelle Obama bile içerisinde mısır şurubu ihtiva eden ürünleri tüketmeyeceğini ve bu ürünleri çocuklarına vermeyeceğini söyledi.

        Ülkemizde, “Herkes kendi sağlığından sorumludur” mantığı üzerinden “optimal beslenme”yi öne sürerek çözülemeyecek derece sağlığı tehdit eden NBŞ maddesiyle ilgili önlem almak en başta vatandaşın sağlığını korumakla yükümlü olan devlete düşmektedir. NBŞ’nin sağlık üzerindeki olumsuz etkisiyle ilgili gelişmiş ülkelerde yükselen alarm seslerine rağmen Türkiye’de üretimi düşürmek şöyle dursun, üretimin artırılması yoluna gidiliyor. Şeker-İş Sendikası Başkanı İsa Gök NBŞ üretim kotasının düşürülmesi için sendika olarak her sene dava açtıklarını, mahkemenin sendikayı haklı bulduğunu fakat Bakanlar Kurulu’nun kararı uygulamadığını söylüyor. Peki NBŞ üretimi neden ısrarla artırılıyor?

        Lobicilik İddiaları

        Sebep, şeker pancarına göre NBŞ’nin üretim maliyetinin düşüklüğü gibi aslında basit bir gerçeğe dayanıyormuş gibi görünse de olayı değişik açılardan değerlendirip, küresel boyutta ilişkilendirdiğimizde tablo biraz daha karmaşıklaşıyor. NBŞ üretimi, şeker pancarı üretimine nazaran ton başına 250-300 dolar kadar daha ucuz. Bu sebeple Türkiye, şeker pancarı üretiminde dünyada dördüncü ülke konumundayken mısır şurubunu üretmeyi tercih ediyor ve bu amaçla, örneğin geçtiğimiz 2010 senesinde, 500 bin ton mısır ithalatı yaptığı gözleniyor. Neticede genetiğiyle oynanmış mısırdan üretilen mısır şurubu insanların sağlığı üzerinde tehdit yaratmaya devam ediyor. Öte yandan konunun uluslar arası ilişkiler boyutunda daha ilginç niyet ve iddialar ortaya çıkıyor.

        Türkiye coğrafi konumu itibariyle şeker pancarı üretimine en elverişli ülkeler arasında.. Bunun yanında etrafı yüksek oranlarda şeker ithalatı yapan ülkelerle çevrili. Bu durumda Türkiye’nin, şeker pancarı üretimini devam ettirdiği sürece etraf ülkelere hakim olup rekabet üstünlüğü sağlaması muhtemel. Buna izin vermek istemeyen AB Şeker Rejimi de çeşitli baskı yollarını kullanarak Türkiye’nin şeker sektöründe ipleri eline almasını önlemek istiyor.

        Toplum sağlığı için duyulan endişe bir yanda, uluslar arası gıda A.Ş’lerinin ve yerli işbirlikçilerin ticari çıkarları ile küresel politik ve ekonomik çıkarlar öteki yanda… Nişasta bazlı şeker maddesinin denetimsiz üretiminin birbirinden ciddi ve birbirini tetikleyen sağlık problemleri üzerinden -hele ki toplumun kanserden yıkıldığı çağımızda- halkın geleceğini tehdit ettiği ise en temel gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

        Yaşanan durumun ülkemizdeki çiftçileri ve tarımı köstekleyen, yerli şeker pancarı üreticilerini ve pancar işleyen yerli şeker fabrikalarını iflasa sürükleyerek kapanmasına neden olan bir iktisadi politika olma niteliği ise konunun bir başka çarpıcı, tehlikeli ve acı boyutudur. Ve dört bir koldan yükselen tüm bu tehditlere rağmen uluslar arası gıda A.Ş’lerinin başrolleri üstlendiği ve ortada dönüp duran bir takım şeker oyunları…

        Yorum yap


        • #5
          Nişasta bazlı şeker için meclis komisyonu istedendi

          CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, kanserden kalp hastalıklarına ve karaciğer yetmezliğine kadar birçok kronik hastalığa yol açtığı ileri sürülen nişasta bazlı şekerin (NBŞ) sağlık üzerine zararlarının tespiti için Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını istedi.

          CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, TBMM Başkanlığı’na verdiği önerge ile NBŞ üretiminin Avrupa’daki makul düzeylere çekilmesi, NBŞ’nin sağlık üzerine zararlarının tespiti, NBŞ’li ürünlerin Türk şeker pancarı üreticilerine zararının tespiti, NBŞ içeren ürünlerin ortaya çıkarılması ve bütün bu sorunların çözümlenmesi amacı ile araştırma komisyonu kurulmasını önerdi.

          Şeker pancarı yerine nişastadan yapılan NBŞ’nin AB üyesi Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklandığına işaret eden Dibek, önergenin gerekçesinde şöyle dedi:

          "Tokluk hissi vermeyen ve kanserden kalp hastalıklarına ve karaciğer yetmezliğine kadar birçok kronik hastalığa yol açtığı ileri sürülen nişasta bazlı şeker (NBŞ) hakkında uzmanlar, Bakanlar Kurulu’nun, Danıştay’ın kesinleşmiş kararına rağmen, yetkisini kotayı artırma yönünde kullandığını ifade etmektedir. NBŞ şuanda kotalı, kotasız ve merdiven altı olarak; alkollü, gazlı, kolalı içeceklerde, baklava, bisküvi ve her türlü unlu mamul sanayisinde kullanılmaktadır. Bu gelişmeler yaşanırken Türkiye, yüzde 10 olan NBŞ üretim kotasını Bakanlar Kurulu kararı ile yüzde 15’e çıkarılmıştır."

          -"HALKIN SAĞLIĞI HİÇE SAYILIYOR"-

          Mahkeme kararına rağmen kotanın artırılmasının hükümetin halkın sağlığını hiçe saydığının kanıtı olduğuna dikkat çeken Dibek, şöyle dedi:

          "Ayrıca ülkemizden NBŞ kullanılan gıda maddelerinin üzerinde fruktoz içerdiği bilgisi yer almadığı için, halk hangi ürünlerde bu NBŞ kullanıldığını bilmemektedir. Halkımızın sağlığı ile oynayan Bakanlar Kurulu kota artırımının bir an önce kaldırılması gerekmektedir."

          Yorum yap


          • #6
            Nişasta bazlı şekerden kaçının
            Gök, kanserle savaş için NBŞ'li ürünlerden uzak durulması gerektiğini bildirdi.

            Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök, nişasta bazlı şekerlerin obeziteye bağlı kansere yol açtığını belirterek, kanserle savaş için NBŞ'li ürünlerden uzak durulması gerektiğini bildirdi.

            Gök, yaptığı yazılı açıklamada, dünyada ve Türkiye'de çok sayıda insanın kanser nedeniyle hayatını kaybettiğine dikkati çekerek, sıkça gündeme getirdikleri nişasta bazlı şekerlerin (NBŞ) obeziteye bağlı kanser, karaciğerde yağlanma, trigliserit seviyesinin yükselmesi, baş ağrısı gibi sağlık sorunlarına yol açtığının Dünya Sağlık Örgütü ve tıp otoritelerince de sürekli dile getirildiğini belirtti.
            Tatlandırıcıların obezite ve kanser olmak üzere alzheimer, kalp, astım gibi birçok hastalığın da nedeni olduğuna değinen Gök, tatlandırıcıların yeni nesil çocukların geleceğini körelteceğini savundu.

            İsa Gök, özellikle mısır şurubundan üretilen kola, meyve suyu, gazoz gibi içeceklerle çikolata, tatlı, kek, pasta ve dondurma gibi yüzlerce ürünün kanserin yanı sıra obeziteye de yol açtığını ifade ederek, mısır şurubunun, şeker pancarından elde edilen şekerden daha ucuz ve taşınması kolay olduğu için tercih edildiğini anlattı.

            Birçok Avrupa ülkesinin NBŞ tesislerini kapattığını ya da üretimini durdurduğunu belirten Gök, Türkiye'nin bu gidişle çok yakın zamanda bir tatlandırıcı istilasına uğrayacağını iddia etti.
            Gök, Türkiye'de yüzde 10'luk kısmına izin verilen NBŞ üretim kotasının indirilmesi beklenirken tam tersi bir uygulamayla ve Bakanlar Kurulu kararıyla bu rakamın yüzde 15'e çıkarıldığını savunarak, bu yüzden Avrupa'da kişi başına düşen 1.5 kilogramlık tatlandırıcı miktarının Türkiye'de 6 kilograma çıktığını bildirdi.

            İnsanların artık nişasta bazlı şekerler konusunda bilinçlenmesi gerektiğine işaret eden Gök, bu konuda Şeker-İş Sendikası olarak hiçbir ticari amaç gütmeden çocukların geleceği adına, halkın sağlığı ve toplumun bilinçlendirilmesi adına üzerlerine düşen sorumluluk bilinciyle hareket etmeye devam edeceklerini kaydetti.

            Yorum yap


            • #7
              NBŞ'yi Dünya sınırlıyor, Türkiye'de yayılıyor!
              İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi uzmanı Prof. Dr. Kenan Demirkol, HABERTÜRK TV'de Duygu Candaş'ın sorularını yanıtladı

              HABERTURK.COM SAĞLIK HABERLERİ SERVİSİ

              Üç tehlikeli beyaz olarak bilinen 'un, şeker ve tuz'un insan sağlığına etkisi tartışılırken, daha az maliyetle elde edilen ve gazozdan çikolataya pek çok üründe kullanılan nişasta bazlı şeker (NBŞ), bazı AB ülkelerinde yasaklandı. Sebebi nişasta bazlı şekerin pek çok hastalığa neden olması.

              İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi uzmanı Prof. Dr. Kenan Demirkol, HABERTÜRK TV'de Duygu Candaş'ın sorularını yanıtladı.

              Prof. Dr. Demirkol, nişasta bazlı şekerin karın tipi şişmanlığa neden olduğunu ifade ederken, bu şişmanlığın kansere kadar pek çok rahatsızlığa sebebiyet verdiğini söyledi.

              Gofretten, dondurmaya, bisküviden, meşrubatlara kadar hemen hemen her üründe nişasta bazlı şekerin kullanıldığına değinen Prof. Dr. Kenan Demirkol, "Kemik erimesinden, kansızlığa, gut hastalığı, karın tipi şişmanlık, karaciğer yağlanması, kanserlere neden oluyor. Kanserlerde yüzde 40 artışa neden olabiliyor. Şişmanlık üzerinden bu hastalıklara yol açıyor. Dondurmalar, tatlı şerbetleri bile bu maddeden yapılıyor. Çikolataya kadar her alanda bu var. Meşrubat en tehlikelisi. Çok çabuk vücudu terk edebildiği için etkisi daha hızlı yayılıyor" dedi.

              "ETİKET ZORUNLULUĞU YOK"
              "Tüketiciye iş düşmeden önce hangi tip şekerin kullanıldığı ürünlerin etiketlerinde yazması gerekir" diyen Prof. Dr. Demirkol şunları söyledi: "Yüzde 90 mısır fruktozu içeren bir madde bir üründe kullanılırsa vay çocuklarımızın haline. Etiket zorunluluğu yok. Hangi tip bir mısır şurubunun kullanıldığı belirtilmiyor. Siz alırken neye istinaden alacaksınız?
              GDO'lu mısırın bu sanayide kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz. Mısır nişasta içerir. Nişasta glukoze dönüşür. Kimyasal olarak fruktoza çevirilir. Biz GDO'lu ürün de almış oluyoruz. Bu sayede GDO'lu ürünlerin zararlarını da almış oluyoruz."

              "BU GİDİŞE MÜDAHALE EDİLMELİ"

              Türkiye Ziraatçiler Derneği Başkanı İbrahim Yetkin ise HABERTÜRK TV'de Pelin Çift'in sorularını yanıtladı. Yetkin nişasta bazlı şekerin ucuz olması nedeniyle tercih edildiğini söylerken, pek çok ülkenin nişasta bazlı şekerin yasaklandığını belirtti.

              Yetkin şunları da söyledi: "Her yıl NBŞ kotasının artırılması gündeme geliyor. Türkiye bu kota konusunda oranı en yüksek ülke. Türkiye'de bu gidişe müdahale etmek lâzım."

              "ÇOCUKLARIN SEVDİĞİ GIDALARDA BOLCA VAR"
              Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Pediatri Onkolog Prof. Dr. Nurdan Taçyıldız da "Nişasta bazlı şekerli ürünler kalorisi yüksekliği nedeniyle kilo yapıyor" derken şöyle devam etti: "Çocuklarımızın çok sevdiği gıdada var. Daha tatlı, şekeri daha yüksek hissettiriyor. Meyve sularında, gazlı içeceklerde var. Çocuklarımızın tüketmesi risk taşıyor. Obezite düşmanımız halinde. Son çalışmalarda obezite artık ülkemizde sorun. Kiloya katkısı olan her şeye dikkat etmemiz gerekiyor. Mısır şurubu içeren maddeleri tüketmekte dikkatli olmalıyız. Bizler de hekimler olarak, ebeveynler olarak çocuklarımıza eğitim verebiliriz. Öğünlerin yerine yerleştirmemeleri konusunda eğitim verebiliriz."

              Prof. Taçyıldız şunları da ekledi: "Çocukların sevdiği keklerde, çikolatalarda, şekerli içeceklerin yüzde 40'ından fazlasında bulunuyor. Pasta, şeker, şekerlemeleri tüketmemelerini tembihlememiz gerekir. Evimizde ürettiğimiz kek ya da poğaçaları tüketmelerini sağlamalıyız."

              Yorum yap


              • #8
                “NBŞ insan sağlığını tehdit ediyor”Türk-iş Genel Eğitim Sekreteri ve Şeker-iş Sendikası Genel Başkanı İsa Gökten tatladırıcı açıklaması
                Türk-iş Genel Eğitim Sekreteri ve Şeker-iş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök nişasta bazlı şekerden üretilen tatlandırıcıların insan sağlığı, özellikle de çocuklar üzerinde olumsuz etkileri olduğunu belirterek, yapılacak ilk işin NBŞ üretiminin azaltılması ve kullanılmasının sınırlandırılmasına yönelik kodekse uygunluğunun denetlenmesi olduğunu söyledi.Gök, Nişasta Bazlı Şekerden üretilen tatlandırıcılar konusunda kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik gayretlerinin bir takım çevrelerin iddia ettiği gibi ticari değil, halk sağlığını gözeten, insani bir görev olduğunu vurguladı. Gök \"Asıl ticari manipülasyon yaratmaya çalışanlar \`nişasta bazlı şekerler de şeker pancarı kadar sağlıklıdır diyerek kamuoyunu bilimsellikten uzak yönlendirenlerdir\" diye konuştu. Gök, yapılacak ilk işin NBŞ üretiminin azaltılması ve kullanılmasının sınırlandırılmasına yönelik kodekse uygunluğunun denetlenmesi olduğunu söyledi.Ağırlıklı olarak uluslar arası sermaye şirketlerinin yatırım yaptığı KBŞ sektörünün milli sermaye ile kurulmuş 33 fabrika ile yaklaşık 4 milyar dolar yatırımı bulunan. ve ülke ekonomisi için sağladığı katma değer ve İstihdamla pancar şekeri sanayinin geleceğini tehdit eder hale geldiğini kaydeden Gök NBŞ kota artışı nedeniyle geçen süreçten bugüne 1.3 milyon ton şeker üretimi.. 10 milyon ton da pancar üretiminin yapılamadığın ifade etti.Gök \"İthal mısırların GDO\`lu olma ihtimali yüksek. Bu durum, İstihdam, yan Ürün, nakliye sektörü, hayvancılık ve diğer sektörlerle ilişkileri değerlendirildiğinde, ülkemizin toplam katma değer kaybı yaklaşık 500 milyon lira olmuştur. Buna karşılık 2008 yılında. 1 milyon 151 bin 40? ton, 2009 yılında 485 bin 130 ton ve 2010 yılı Ekim ayında 425 bin 643 ton mısır ithal edilmiştir, ithal edilen mısırların yürürlükteki mevzuatlar gereği yem sanayinde veya NBŞ sektöründe hangi miktarlarda kullanıldığı tam olarak bilinmemektedir. Ancak, yurtiçi fiyatlara göre ucuz olan bu mısırların GDO’lu olma olasılığı yüksek ve NBŞ sektöründe kullanılma ihtimali de son derece kuvvetlidir.\"NBŞ\`lerin başta kolalı içecekler ve meşrubatlar almak üzere, baklava ve diğer tatlılarda maliyeti düşürmek amacıyla yoğun olarak kullanıldığının bir kez daha altını çizen Şeker-İş Sendikası Genel Başkam İsa Gök \"Pancar şekeri sektörü ülkemizde tarımsal hammadde üretimi ve kurulu sanayi tesislerinin üretim kapasitesi açısından kendi kendine yeterlilik gücüne ulaşan yegâne sektördür, Sektör 2001 yılma kadar 6747 Sayılı Şeker Kanunu hükümleri çerçevesinde sevk ve idare edilmiş, dünya ve AB şeker sektörlerine uyum ve rekabet gücünün artırılması gerekçesiyle AB\`nin de dayatmasıyla 2001 yılında 4634 sayılı Şeker Kanunu yasalaşmıştır, O günkü şartlar gereği Nişasta bazlı şekerlerde de (NBŞ) kamın kapsamına alınarak dünya ortalamalarının çok üzerinde yüzde 10 oranında kota tahsisi yapılmıştır,

                \"Davayı kazandık lobiye kaybettik\"

                Bununla birlikte, Kanunla Bakanlar Kurulu’na NBŞ kotalarını yüzde 50\"ye kadar artırma ve eksiltme yetkisi verilmiştir. Bu yetki; kanunun, yasalaşmasından bugüne NBŞ Üreticilerinin mağdur rolü oynaması ve gerekse lobicilik faaliyetleri sonucu sürekli pancar şekeri aleyhine kullanılmıştır. Türkiye Kanun ile NBŞ kotasını zaten AB ülkeleri ortalamasına göre 5 kat fazla belirlenmesine rağmen Bakanlar Kurulu\`nca. Her yıl kotaları arttırmıştır. Şeker-İş Sendikası olarak bizler de sektörün geleceği ve temsil ettiğimiz kesimin haklarını korumak amacıyla NBŞ kotalarının artırımına ilişkin Bakanlar Kurulu Kararlarının iptaline yönelik dava açtık. Açılan davaları kazanmamıza, kesinleşen Yargı Kararlarında, kotaların belirtilen şekilde ve hukuka uygun olarak belirlenmediğinin ortaya konmasına rağmen adeta \`atı alan Üsküdar\`ı geçti\" misali NBŞ kota artışı fiili olarak gerçekleşti ve neticesinde pancar şekeri sektörü yıllar itibariyle büyük zarar gördü.\`\"

                Yorum yap


                • #9
                  Gazoz ve keke dikkat!

                  ABD ve AB’de kotaları kısıtlanan mısır şuruplu şekerlerin pankreas kanserine neden olduğu iddia edildi

                  Burak KARA / VATAN HABER MERKEZİ


                  AB ve ABD’de kotaları kısıtlanan nişasta bazlı şekerlerin (mısır şurubu) pankreas kanserine neden olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlandı. İstanbul Üniversitesi’nden onkolog Yavuz Dizdar, bu konuda hazırladığı raporu Sağlık Bakanlığı’na gönderdi. Gazozdan bisküviye, çikolatadan keke tatlı her yiyecekte mısır şurubu kullanılıyor.

                  Bisküvi, baklava, çikolata hatta gazlı içeceklerde kullanımına sık sık rastlanan ‘nişasta bazlı şekerlerin’ (früktoz) kansere yol açtığı raporlandı. Bu iddia İstanbul Üniversitesi (İÜ) Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Uzman Doktor Yavuz Dizdar’ın hazırladığı “Şeker Raporu”nda yer aldı. Dizdar’ın hazırladığı şeker raporu, nişasta bazlı şekerlerin (NBŞ) diyabet ve pankreas kanserine neden olduğuna ilişkin bilimsel verilerin analizini içeriyor. Raporda şekerleme, bisküvi ve çikolatalar ile pek çok gıda ürünlerinde kullanılan nişasta bazlı şekerlerin(NBŞ)(Mısır şurubu) kansere davetiye çıkardığı vurgulanıyor ve bu ürünlerin kullanılmaması konusunda vatandaşlar uyarılıyor. Halk sağlığını tehdit eden tatlandırıcıların, yetişen yeni neslin geleceğini tehlikeye attığını kaydeden Dizdar, dünyada, “sağlığa zararlı gerekçesiyle” yasaklanan tatlandırıcıların, her yıl yüzde 50 oranında kota artışıyla Türkiye’ye sokulduğu ifade ediliyor.

                  Çocukların bayıldığı şeylerde var

                  VATAN’ın sorularını yanıtlayan doktor Yavuz Dizdar konuyla ilgili şunları söyledi, “Temel bilim araştırmaları früktozdan zengin nişasta bazlı şekerin insan metabolizmasıyla uyumlu olmadığını ortaya koymuştur. Früktoz, şeker metabolizmasını düzenleyen en önemli hormon olan insülinin salınımını uyarmamakta, hızla bir yağ olan trigliseride dönüştürüldüğünden karın içi organların yağlanmalarına neden olmaktadır. Bu durum diyabet başta olmak üzere, metabolik sendrom olarak adlandırılan hastalık tablosunu artırmaktadır. Bununla birlikte çok miktarda früktoz alımı ülkemizde de aşikar olduğu gibi pankreas kanseri başta olmak üzere pek çok organ kanseri gelişmesini tetiklemektedir. Yapılan temel bilim çalışmaları früktozun kanser hücrelerinin çoğalmasını hızlandırdığını göstermiştir. Başta aspartam (yapay tatlandırıcı) olmak üzere, nişasta bazlı şeker ve çoğunluğunu çocukların tükettiği şekerleme, bisküvi, çikolatalar ile pek çok gıda ürünlerinde kullanılan NBŞ’ler kansere davetiye çıkarıyor. Sakın ‘ben mısır şurubu tüketmiyorum’ demeyin. İçtiğiniz kolada, meyve suyunda, gazozda, yediğiniz çikolatada, tatlıda, kekte, pastada, dondurmada kısacası yüzlerce üründe mısırdan elde edilen şeker kullanılıyor. Başta çocuklarımız tüm halkımız kanser riski altında.”

                  AB kotayı düşürdü, Türkiye katladı

                  ABD ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede ‘Siklamat’ adı altındaki yapay tatlandırıcıların yasaklandığını belirten Yavuz Dizdar, NBŞ’lerin şeker pancarına alternatif olmayacağını vurguladı. Dünyanın en yüksek kotası yüzde 2 ile ABD’de iken, ülkemizde kota 2001’den bu yana yüzde 15’e çıkarılmıştır. Bu veriler ışığında Ülkemizdeki yüzde 15’lik nişasta bazlı şeker kotası ivedilikle en az yüzde 1 seviyesine indirilmeli, toplumun şeker gereksinimi sükrozdan (pancar şekeri) karşılanmalıdır.

                  Yorum yap


                  • #10
                    Fatih Altaylı
                    fatihaltayli@haberturk.com
                    Halk sağlığı için bakanlar uyuyor mu?

                    BU hafta bizce önemli bir yazı dizisi başlattık. “Tatlıdaki tatsız tehlike” diye.
                    Gelen mail’in, sorunun, feryadın haddi hesabı yok. Habertürk, haberciliğin sadece siyasetçiyi eleştirerek değil, halkın temel sorunlarına inilerek yapılacağına inanıyor.
                    Bu konuyu da bu bağlamda ele aldık: Halk sağlığı.
                    Nişasta bazlı şeker (NBŞ) konusunu yıllar önce yazdığım köşede de işlemiş, bunun sakıncalarına dikkat çekmiş, özellikle çocuklar açısından nasıl bir büyük risk doğurduğuna değinmiştim o günlerde.
                    En büyük üretici olan Cargyll ortalığı ayağa kaldırmıştı. Ancak gazetem benim kopardığım kıyamete pek değer vermedi.
                    Konu amacına ulaşmadı.
                    Zaman geçti, sorun azalacağına büyüdü.
                    Türkiye’deki üç bakanlık söz birliği etmişçesine pancardan yapılan şeker üretimini kısar, kota koyar, azaltmaya çalışırken, NBŞ üretimi alabildiğine arttı.
                    Cargyll bir de yanına yerli ortak, Ülker’i aldı.
                    Nişasta bazlı şeker mısırdan üretiliyor.
                    Büyük bölümü “genetiğiyle oynanmış mısır”.
                    Bunlar ya doğrudan ithal ya da yerli üreticiye “kısır tohumdan” ürettiriliyor. Yani her yıl tohumluk için dışa bağımlılık artıyor. Çitfçi kendi tohumluğunu üretemiyor, dışarıdan gelecek tohuma bağımlı oluyor.
                    Bu yetmiyor.
                    NBŞ, genetiğiyle oynanmış mısırdan yapıldığı için, bilinen bilinmeyen potansiyel pek çok tehlikeye sahip.
                    Zaten sırf bu nedenle pek çok ülkede, özellikle de AB’de hem üretimine, hem de ürünlerin içindeki kullanım oranlarına kota koyuluyor.
                    Dün Habertürk TV, gazetemizdeki bu haberden bir program yaptı.
                    Oraya bağlanan ABD Konsolosu, “ABD’de kota yok” dedi.
                    Doğru. Doğrudan bir kota yok ama hangi üründe ne kadar kullanılacağına ilişkin kotalar var. Mesela gazlı içeceklerde Türkiye’deki kullanım oranı ile ABD’deki kullanım oranlarını sıkıysa açıklasınlar.
                    Ya da çocukların tükettiği ürünlerde.
                    Hiçbir ülkede ya da medeni hiçbir ülkede bizdeki gibi sınırsız sorumsuz bir üretim de yok, tüketim de.
                    Biz bunları yazıyoruz ama ne Sağlık Bakanlığı’ndan, ne de Tarım Bakanlığı’ndan çıt çıkıyor.
                    Toplum sağlığı için belki de sigara kadar büyük bir tehlike yaratan NBŞ üretimi alabildiğine artıyor. Yeni bir artış için Bakanlar Kurulu’na bir karar sunulduğu iddia ediliyor.
                    Hadi onu bir yana bırakın, pancar üreticimize üretim yaptırılmıyor, şeker fabrikalarımız çalıştırılmıyor. Bu yüzden dünyanın en pahalı şekerini tüketiyoruz.
                    Ama NBŞ üretenlere gık çıkmıyor.
                    Çünkü ABD başkanları bile bu iş için devreye giriyor.
                    Bizimkiler ise uyuyor.

                    Bu da teğmenin yanıtı
                    TEĞMEN Mehmet Çelebi’nin avukatlarından da bir yanıt geldi.
                    İstanbul Emniyet Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in açıklamalarına bir mektupla karşılık veriyorlar.
                    Öncelikle “Emniyet’in savcılık makamı gibi davranmaya başladığını, savcılığın öne sürmesi gereken isnatları ve iddiaları Emniyet’in ortaya koyduğunu” belirterek duruma dikkat çekiyorlar.
                    Müvekkilleri genç teğmenin Hizbuttahrir Örgütü ile hiçbir bağlantısı olmadığını, şans eseri bindiği bir taksinin sürücüsünün örgüt üyesi olduğunu sürücüden öğrenmesi üzerine “vatanseverlik” görevi olarak sürücüyü takip ettiğini, delil toplamak amacıyla dostluk kurduğunu, özellikle halka açık bir meydanda buluşmayı talep ettiğini, bu buluşmada örgüt mensubu olan bu kişiden örgütle ilgili dokümanlar aldığını, bu durumu kendisinin fotoğraflattığını ve dosyaladığını, ancak şimdi kendi çektirdiği fotoğrafın sanki başkaları tarafından elde edilmiş bir delilmiş gibi dosyaya konulduğunu, müvekkillerinin örgüt üyesi taksi şoförü dışında örgütten tanıdığı hiç kimse olmadığını, örgütle ilgili telefon numaralarının telefona sonradan yazıldığının bilirkişi raporuyla sabit olduğunu söylüyorlar.
                    Teğmenin Süleyman Solmaz adlı taksi şoförü dışında hiçbir örgüt üyesiyle asla ne telefonla ne de yüz yüze bir görüşmesi olmadığını belirtiyorlar.
                    Elde ettiği bilgileri iki sivil şahıs, Kemal Aydın ve Neriman Aydın’la paylaşmasını ise “onların tecrübesinden yararlanmak ve bu konuda nasıl bir resmi yol izlemesi gerektiğini öğrenmek” maksatlı olarak belirtiyorlar.
                    Vallahi her şeyi anlarım da, bir askerin kendi üstleri dururken gidip başkalarına rapor vermesini anlamakta hayli zorlanıyorum.

                    Yorum yap


                    • #11
                      Birleşmiş Milletler çare arıyor
                      42 milyon çocuk obez!
                      02 Şubat 2011 Çarşamba, 10:42:53

                      Fruktoz arıları bile zehirliyor!
                      Çok vahim bir iddia
                      Bakanlık kötü şekere el koydu
                      Halk sağlığı için bakanlar uyuyor mu?
                      Tüm ilgili haberler
                      Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre dünyada 250 milyon kişi şeker hastası ve ölümlerin yüzde 5'i şeker hastalığı kaynaklı. Bu oranın 2030'da iki katına çıkması bekleniyor. Birleşmiş Milletler (BM), bulaşıcı olmadığı halde salgın gibi dünyayı saran; diyabet, kalp, kanser ve akciğer hastalıklarıyla mücadelenin yollarını ararken DSÖ, 5 yaşın altında 42 milyon çocuğun aşırı şişman ya da obez olduğunu belirterek hükümetleri uyarıyor. Çocukları obezite ve ilgili diğer hastalıklardan korumak için hükümetlere seslenen DSÖ, yüksek düzeyde “şeker, tuz, doymuş ve trans yağı” içeren gıda reklamlarının kısıtlanmasını önerdi.

                      DÜNYA NBŞ'Yİ TARTIŞIYOR
                      BM'ye bağlı DSÖ bu açıklamayı, geçen yıl mayıs ayındaki genel kurulunda aldığı karar doğrultusunda yaptı. Bu karara göre; 12 yaş altı çocukların sağlıksız gıdaları tüketmesinin teşvik edilmemesi çalışması başlatılmıştı. Bu çalışmalar doğrultusunda hazırlanan rapora göre obezite artık, orta ve düşük gelirli ülkelerde de giderek artan bir hastalık. Hatta bu ülkelerde bile erken ölümlerin yüzde 90'ı bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklanıyor. DSÖ üyesi 193 ülke; reklamların kısıtlanması konusunda özel sektör, hükümetler ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği için çalışma başlatırken, Habertürk'ün “Tatlıdaki Tatsız Tehlike” başlığıyla yaptığı dizi haber, Türkiye'de üretim kotası sürekli artan ve obezitenin asıl nedeni sayılan Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) tartışmasını alevlendirdi.

                      ŞEMSİ KOPUZ: NBŞ'DE TİCARİ OYUN
                      Şekerli Mamul Sanayiciler Derneği Başkanı Şemsi Kopuz, NBŞ hakkında ortaya atılan iddiaları ticari bir oyun olarak niteliyor ve şunları söylüyor: “NBŞ kullandığımız şekerleme ürünlerimiz, kanser riski taşımayı bir kenara bırakın, en ufak bir sağlık riski dahi taşımamaktadır. Bu tip ürünler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de aynı hammaddelerden ve aynı teknoloji kullanılarak üretilmekte ve hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın dünya pazarına sunulmaktadır.” Avrupa Birliği ülkelerinde şeker pancarının fiyatı yükseltilerek, mısır şurubu fiyatının düşürüldüğünü söyleyen Demirkol, “ABD ise dünya mısır üretiminin yüzde 40'ını yapıyor ve kendi ürettiği mısır dağlarını eritmeye çalışıyor. Türkiye'de tüketici dernekleriyle birlikte, anne-baba ve okul aile birlikleriyle sivil baskı oluşturmak zorundayız” dedi.

                      ORAN BELİRTİLMİYOR
                      Prof. Dr. Kenan Demirkol ise şunlara dikkat çekti: “Biz gıda maddesi satın alırken bunun yüzde kaç oranında kullanıldığını bilmiyoruz. Etikette yazmıyor ve devlet tarafından denetlenmiyor. Fruktoz oranı iddia edildiği gibi standart olarak yüzde 42 değil yüzde 90 olarak kullanılıyorsa vay halimize. O zaman kalp, damar sertliği gibi diğer tüm kronik hastalıklara yol açacaklardır. 10 yıldır çikolata yediğinizde genziniz yanmıyor mu? Baklava şerbetini bile bundan yapıyorlar. Dışarda yediğiniz neredeyse tüm tatlılarda fruktoz var.”

                      FRUKTOZLU SAHTE BAL
                      Alkolsuz içecekler tebliğinden yararlanan üreticilerin, yüksek fruktoz içeren mısır şurubunu kullanarak sahte bal kullandığını söyleyen eski Türkiye Arıcılar Birliği Genel Başkanı Mustafa Sarıoğlu da şöyle konuştu: “Bu yıl bal üretimi yok denilecek kadar az olmasına rağmen, mısır şurubu katılarak üretildiği için bal tüketilmiyor. Sahte balın ana maddesi yüksek fruktoz. Fruktozlu balı gerçeğinden ayırmak mümkün değil. Vatandaşı aldattıkları gibi bebeklerin de sağlığını tehdit ediyorlar. Örneğin, nar ekşisinin içerisinde de nar aroması var. Renklendirip tatlandırılan nar ekşisi, tamamıyla fruktoz içeriyor. Köylerde 25-30 lira olan nar ekşisi marketlerde 1 ila 5 lira. Bunların etiketlerinde, ancak büyüteçle görebileceğiniz NBŞ veya mısır şurubu yazısı var.”

                      'ŞEKER ZARARLI, FRUKTOZ DAHA ZARARLI'
                      Prof. Dr. Kenan Demirkol NBŞ ile ilgili şunları söylüyor: “Mısır şurubu üreticileri, mısır şurubu içindeki fruktoz miktarının pancar şekerinden elde edilen şekere eşdeğer olduğunu, bu nedenle arada fark olmadığını iddia etmektedirler. Pancardan elde edilen şekerin bilimsel adı sakarozdur. Sakaroz bir molekül glikoz ve bir molekül fruktozdan oluşur. Yendikten sonra ince bağırsakta bu iki şeker birbirinden ayrılır ve ayrı ayrı emilir. Mısır şurubunda ise fruktoz, glikoza bağlı olmadığından ve daha hızlı emildiğinden pancar şekerine göre daha fazla şişmanlatıcı etkisi olmaktadır. Normalde şeker insanı zehirliyor, fruktoz üzerinden. Almanlar fruktoza, 'meyve şekeri' diyor. Doğal olduğunu savunuyor ve zararlı olmadığını ileri sürüyorlar. Ancak bu doğru değil. Meyvede fruktoz, glikoz ve sakaroz hatta başka bazı şekerler de var. Günde 15 gramdan fazla fruktoz almamamız gerekiyor. Örneğin; 200 gram üzüm veya 300 gram portakal ya da 400 gram erikte 15 gram fruktoz var. Kamu sağlığını yeniden elde etmemiz için şekeri daha azaltmak gerekirken, fruktozdan daha zengin bir şekerle baş etmek zorunda bırakılıyoruz.”

                      ŞÜKRAN ÖZÇAKMAK- GAZETE HABERTURK

                      Yorum yap


                      • #12
                        BİLE BİLE ZEHİRLENİYORUZ BİZE DAYATILAN ŞEYLERDEN KURTULALIM.
                        “YAĞ” ve “ŞEKER”

                        Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir. Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…
                        Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi.


                        Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

                        Elimizde iki tane yağ var şu anda. Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir. Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun. Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz. Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır. Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur. Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

                        Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, biz de antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
                        Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

                        Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

                        İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.


                        İkinci büyük hata şeker. Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

                        Peki şeker bir besin maddesi midir?
                        Değildir.
                        Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

                        Evet. Beyin glikozla çalışıyor.
                        Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
                        Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor.
                        Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
                        Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

                        Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü? Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü; insanın ihtiyacı olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor.
                        Dışarıdan alınmasına asla lüzum yok.
                        Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
                        Asla hiçbir bedeni ihtiyacımız yok.

                        O yüzden şekere boş kalori denir. Yani lüzumsuz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

                        Halbuki mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu, aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı.


                        Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak ispatlandı.
                        Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, topluma aşılamak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.

                        Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma. O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor. Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur. Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir ilmi delil sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane ilmi yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış. 17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir.

                        Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun.
                        Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.
                        Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

                        Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor. Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

                        Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani insanın zarar görmeden günde yiyebileceği şeker miktarı 30 gram dolayındadır. 30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

                        Ama bu şeker ne yazık ki meyvede de var, balda da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.

                        Karın tipi şişmanlık = şeker hastalığı = kâlp hastalığı = kanser

                        O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

                        - Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?

                        - Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak.

                        Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi şartıyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

                        Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman -karaciğer yağlanması açısından- nişastayı da kesmemiz lazım.

                        Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Yani nişasta da şekerdir.
                        - Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?
                        - Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.
                        Kolesterol masum bir maddedir.
                        Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar.
                        Peki oksitleyen ne?
                        Şeker.


                        Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;
                        ayçiçeği yağı,
                        mısır özü yağı
                        veya margarinden
                        elde edilen trans yağ asitleri
                        kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.

                        Üç, sun'i yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan sende damar sertliği olma ihtimali kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun.
                        Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor. Yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

                        O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu, Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu cevap versin istendi. Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal,150 gibi bir değer ileri sürdüler.
                        Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.


                        - Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?

                        - Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.
                        - Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
                        - 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar. O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır.

                        Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca


                        - Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.
                        O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş
                        yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor.
                        Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır. O da suyun içine karışıyor.
                        Dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda
                        .

                        Peki, ne yapar bunlar size? Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.
                        Yani musluk suyu için Allah aşkına.
                        - Arıtıcılar hocam?
                        - Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.
                        Musluk suyu, kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun, ondan 100 kat iyidir.

                        İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor.

                        Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor. Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz. Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır. 80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz? Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba? Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla. Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

                        - Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?

                        - Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası tesbit edilmemiştir. Daha büyük sorun yoğurt kapları. Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.


                        Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı. Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar. Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın. Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor. Ne acı. Yani ayırım yapıyor.
                        - Yani hocam üçgenin içinde 5 mi yazması lazım?

                        - Evet polipropilen
                        - 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.
                        - Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.
                        Bu günlük de bu kadar…..

                        Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

                        Yorum yap


                        • #13
                          Perşembe, 17 Eylül 2009
                          Beslenmenin Demokratikleştirilmesi (Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL)
                          Demokrasinin en önemli tanımlarından biri, kişinin yapmak istemediği bir şeye zorlanamamasıdır. Diğer taraftan “başkasının ne yiyeceğine hükmeden kişi en güçlü kişidir” (1). Bizler ne yiyeceğimize karar verme yetisinden yoksun bırakıldığımıza göre bugünkü durum insan onuru ile bağdaşmamaktadır.Kentlerimizdeki beslenme alışkanlığını anlayabilmek için lokantalarda sunulan besinler ve marketlerin besin reyonlarına göz atmak yeterli olur. Herhangi bir Avrupa ülkesi ya da ABD’den hemen hemen hiç bir fark kalmamıştır. Marketlerdeki besin reyonlarında koridorlarca meşrubat, bisküvi, gofret, çikolata, şekerleme gibi temel besin maddesi sınıfına girmeyen, çoğu Türkçe olarak adlandırılmamış binlerce ürün ile karşılaşılmaktadır. Bu ürünlerin hiçbiri sağlık için gerekli olmadığı gibi insan sağlığını çoğu zaman ileri derecede tehdit edici niteliktedirler. Temel besin maddeleri olan ekmek, et, süt, sebze, meyve gibi ürünlerin ise hangi koşullarda üretildiği takibi yeterince yapılmamaktadır. Bunların besleyici özelliklerine de kuşku ile yaklaşmak, hatta atalarımız için sağlık kaynağı olan bu besinlerin sağlığımızı ne oranda tehdit ettiğini düşünmek ve araştırmak zorundayız.

                          Lokantalardaki durum da çok farklı değil, hamburgerler, sosisler, çiftlik balıkları, laboratuar tavukları v.b. ileri derecede sanayileşmiş tarım ve hayvancılık ürünleri. Daha çok değil, birkaç onyıl önce tavuk yendiğinde en çok 5-10 kilometre ötedeki bir çiftlikte serbest dolaşan ve doğandan neyi bulduysa onunla karnını doyuran, hiç bir ilaç (antibiyotik) ya da kimyasal madde kullanmayan gerçek tavuklar yenirdi memleketimizde. Dana ve koyun için de benzer koşullar geçerliydi. Domates ya aynı ilden ya da en çok komşu ilden pazara gelirdi. Şimdi domatesin nereden geldiği belli değil ayrıca kendisi değil fotoğrafı geliyor. Bu domatesin tohumu muhtemelen İsrail’den gelme, zirai mücadele ilacı muhtemelen ABD’den, hibrit tohum olduğundan gübresi de muthemelen yine yurt dışından gelmektedir. Bu şekilde üretilen domates ismen ve şeklen domatestir. Biolojik olarak domates olduğundan şüphe duymak gerekir. Verimi yükselttik diyerek, sadece tohum, gübre ve pestisit üreticilerinin kar verimliliğini yükseltmiş olduk. Ne pahasına? Besi değeri yarı yarıya, hatta daha da aza inmiş sebzeler uğruna. Domates seyretmek için üretilmez. Domates insana vitamin, mineral, antioksidan sağlasın diye üretilir. Bu maddeler “modern” diye tanımlanan endüstriyel tarımda en iyimser bakışla asgari yarı yarıya azaldığına göre, besin maddesi verimi de yarı yarıya azalmış demektir. Hani verim artmıştı..! Diğer taraftan hibrit tohumlar fazla su gerektirdiğinden yapılan hatalı sulamalarda topraklarımız tuzlanmakta, tarım için elverişsiz hale gelmekte. Ülkemizde kişi başına ekilebilir tarım arazisi 1990-2005 yılları arasındaki 15 yılda %25 oranında geriledi (2) . Hani verim artmıştı..!

                          Ülkemizde 4 milyon şeker hastası var (3). Eskiden çok az kalp hastalığı görülen illerimizde dünya metropolleri ile yarışabilecek hasta sayısına ulaşıldı. Tüm nüfusta ama özellikle çocuklarda belirgin bir şişmanlama göze çarpmakta.

                          Ne oldu da bu durumlara geldik? Bunu anlamak için gıda emperyalizim tuzağına nasıl düştüğümüzü tarih sayfalarını geriye çevirerek incelememiz gerekir.

                          Her şey Marshall Yardımı ile başladı. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan çok ağır hasar görerek çıktı. 1946 ve 1947 yıllarında buna çok soğuk geçen iki kış da eklenince Avrupa’da açlık çok büyük bir sorun haline geldi.

                          Aynı dönemde ABD savaştan hiç zarar görmemiş, 1920’li yıllardan beri sürdürdükleri araştırmalarla hibrit tohumculuğu geliştirmiş, endüstriyel tarıma geçmiş olduklarından çok büyük tarım ürünü stoklarına ulaşmışlardı. Bu ürünleri ülke içinde tüketmeleri olanaklı değildi. Ürünlerini dış pazarlara taşımaları zorunluluk kazandı. ABD’de tarım ürünleri fazlalığı, Avrupa’da açılık denklemi 1948 yılında “Avrupa Kalkınma Planı”nın doğumuna yol açtı. Hedef, Avrupa’lılara bir bölümü hibe bir bölümü ise kredi tarzında parasal yardımda bulunarak, verilen paralarla ABD ürünlerini Avrupa’lılara satmaktı. Türkiye’de bu plana dahil edildi. Türkiye Avrupa’lı ya da savaştan ağır zarar gördüğü için plana dahil edilmedi. 1947 yılında komünizmi önlemek için yaşama geçirilen Truman doktrini nedeniyle Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapıldı ve aynı gerekçeyle Türkiye “Avrupa Kalkınma Planı”na katıldı. Ülkemizde daha çok planın fikir babası olan Marshal’ın adıyla anılan bu yardım paketi, yardımdan çok bir sömürme paketiydi. Birçok alanda tavizlere neden olan bu plan (4) (5), gıda açısından bağımlı hale gelmemizin başlangıcı oldu.

                          ABD dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. Geçmişte de bu böyleydi. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmek için değişik yollar aramıştır. Bunlardan biri de mısırözü yağı ihracaatıdır. İşte Marshal yardımının koşullarından biri ABD’den mısırözü yağı almamızdı (6).Aynı açılımla Türkiye’de ilk margarin fabrikası kuruldu (7). Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırıldı. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmadı; halbuki zeytinyağı dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir. Zeytinyağını kötüleyen türkü yapıldı (Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman. ...). Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde derlenmiştir (İhsan Kaplayan, Repertuar numarası 1133). Milyonlarca zeytin ağıcı kesildi o dönemde. ABD zeytinyağımızı Dolarla satın alıyordu, teşvik edici olsun diye. Türk halkı zeytinyağına sırtını döndükten sonra ise başlarda TL karşılığı bize satılan mısırözü yağı artık Dolarla satılmaya başlandı. Zeytinyağımızı ise almaktan vaz geçtiler, zaten satacak pek zeytinyağı da kalmamıştı. Türk toplumu sıvı yağ dendiğinde mısırözü yağı, katı yağ dendiğinde ise margarin anlar olmuştu.

                          1960lara gelindiğinde mısırözü yağına alternatif bir yağ ülkemize girmiştir. Bir Amerika bitkisi olan ayçiçeği esas ülkesinde çok rağbet görmemiştir. 1500 yıllarında İspanya’ya getirilen ayçiçeği Avrupa’ya bir süs bitkisi olarak yayıldı. İlk kez 1716 yılında İngiltere’de ayçiçeği tohumundan yağ elde edilmesi ile ilgili patent hakkı alındı fakat yağ üretimine başlamadı (8). Ayçiçek yağı ilk kez Rusya’da 1769 yılında elde edilir, 1830 yılında sanayi üretimine geçilir (9).

                          1960’lı yıllarda Bulgaristan üzerinden ülkemize gelen ayçiçek yağının halen en çok Trakya’da üretilmesinin ana nedeni de budur. Yanlış anlaşılmasın, bu yağ da çok uluslu şirketler aracılığı ile gelmiştir.

                          Aynı yıllarda ABD’de hibrit tohumculuğu zirveye ulaşmıştı, fakat dünyada hiç kimse bu tohumları istemiyordu. Hibrit tohumları nasıl satabiliriz araştırmasına giren ABD’nin “Avrupa Kalkınma Planı”nda oynadıkları açlık kartı akıllarına geldi ve yine aynı oyunu oynadılar: “Dünyada bir milyar aç insan var, bunları ancak verimi yüksek tohum kullanarak doyurabiliriz” dediler ve “Yeşil Devrim” diye anılan projeyi başlattılar. Bu proje ile ilk olarak Pakistan ve Hindistan’a bedava tohum verdiler. Bu tohumlar bazı koşullarda yerel tohumlardan daha yüksek verim vermektedir (kilo bazında, besi değeri bazında değil, bkz. önceki bölüm). Bunun için ama çok fazla suya ve özel gübreye gereksinimleri vardır. Ayrıca zirai mücadele ilaçları da özel. Tohumu pazarlayan şirket gübre ve zirai mücadele ilacını da parzarlıyor. Bu tohumlar başlangıçta kısır olduğundan sadece bir kez ürün vermekteydiler, ertesi yıl ekildiğinde ürün alınamamaktaydı. Tepkiler üzerine şirketler kısır tohum uygulamasını bitirdiler. Ancak yine de sebze üreticisi ürününden elde ettiği tohumu ektiğinde bitki çıkmakta meyvesini vermemektedir. Hindistan ve Pakistan ilk yıldan sonra bu tohumları ve gerekli diğer maddeleri satın almak zorunda kaldı. Hala da aynı durumda. 1980 yılında Türkiye de Yeşil Devrim programına katıldı(10). Hibrit tohum, Anadolu tohumuna göre çok daha fazla su gerektirdiğinden, halen de sulama yöntemimiz %94 oranında vahşi sulama olduğundan (11) geniş tarım arazileri tuzlandı, tarım yapılamaz hale geldi. Damla sulama ya da yağmurlama tarzı sulamaya geçilmesi düşünüleceğine yüzlerce sulama barajı yapılarak suyun ekosistemi bozuldu. Bu tercihli politikalarla 1955 yılında kişi başına 8500 metreküp su rezervi olan Türkiye (12), şimdi kişi başına 1466 metreküp su rezervi ile suyu kıt ülkeler sınıfına girmiş bulunmaktadır .(13)
                          1999 İMF kapitülasyonuyla Türkiye özellikle tarım alanında oldukça köşeye sıkıştırıldı. Bu emperiyal baskı ile 2001 yılında şeker yasası çıkartıldı. Türkiye Dünya’nın dördüncü büyük şeker pancarı üreticisi olduğu halde nişasta bazlı şekere (NBŞ) %10 kota tanındı. Bakanlar kuruluna da yıllık bazda %50 azaltma ya da arttırma yetkisi verildi. O yıldan beri bakanlar kurulu genellikle yetkisini %50 arttırma yönünde kullandı. Her ne kadar NBŞ üreticileri kendi ürünlerinin ayrı bir pazarı olduğunu bu nedenle de pancar üretimine rakip olmadıklarını iddia etseler de, bu insanı saf yerine koymaktan öte bir iddia değil, çünkü sanayide NBŞ üreticilerinin ürünleri ile yapılan her şey önceden pancar şekeri ile yapılmaktaydı. Sanayici ucuzluğu yüzünden NBŞ ürünlerini tercih etmesi başka, yapılabilirlik başka.

                          Nişasta bazlı şeker, doğada bulunan bir nişastanın kimyasal ve enzimatik yollarla glikoz ya da früktoza dönüştürülmesidir. Nişasta ham maddesi olarak mısır kullanılmaktadır. Nişasta binlerce glikoz molekülünün biraraya gelmesi sonucu oluşur. Bu nedenle kimyasal yollarla nişasta yapı taşı olan glikoza dönüştürülebilmektedir. Glikozu früktoza dönüştürmek için ise enzimler kullanılmaktadır (14). Bu enzimlerin elde edilişi çok ilginç. Doğal enzimler oldukça az bulunduğundan ticari amaçla ucuz enzim elde edebilmek için genetik yapısı değiştirilmiş mikroorganizmalar (bakteriler) kullanılmaktadır. Ancak genetik teknoloji ile bu enzimlerin ticari kullanımı mümkün olmuştur. NBŞ üretiminde bir yandan genetik yapısı değiştirilmiş ithal mısırların kullanım riski vardır diğer yandan ise zaten üretim sürecinde GDO’lu bakterilerden elde edilen enzimler kullanılmaktadır . (15)

                          Genetik yapısı ile oynanmış organizmalardan elde edilen maddelerin insan sağlığına etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak bugüne kadar yapılan araştırmalara göre antibiyotiklere direnç, hayvan deneylerinde sakat doğumlar gibi oldukça ürkütücü bulgular saptanmıştır (16). GDO kökenli maddelerin sağlık sonuçları tam olarak aydınlatılmadan topluma sunulması ciddi bir sorumsuzluk örneğidir.

                          NBŞ’lerin diğer bir sakıncası pancardan elde edilen şekerden daha fazla früktoz içermesidir. Çağımızda gelişmiş ülkelerde ve özellikle ABD’de son 30-35 yıldır görülen şişmanlık hastalığının (toplumun %60’ı obez) ana nedenlerinden birinin mısırdan elde edilen, früktozdan zengin NBŞ olduğu bilim çevrelerinde kabul edilen bir gerçektir (17). Früktoz insanda bağırsaktan emildikten sonra hemen karaciğere taşınır ve trigliseritlere (kan yağlarına) dönüştürülür. Bu yağlar hem şişmanlamaya yol açar, hem de kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluştururlar. Oksi-kolesterol damar sertliğinin (ateroskleroz) ana yapı taşıdır. Ayrıca früktoz insan vücudundaki tüm hücrelerin insüline direnç kazanmalarına yol açarak şeker hastalığı oluşumunu kolaylaştırır (18). Bakır metabolizmasını bozarak yine damar sertliği, osteoporoz (kemik yumuşaması), yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklar diye adlandırılan geniş bir hastalık grubuna yol açar .(19)

                          Gıdalarla alınan glikozun metabolize edilebilmesi için insülin gerekli olduğundan, bağırsaktan glikoz emilir emilmez daha karaciğere varmadan insülin reseptörleri uyarılarak insülin salgılanmasına neden olur. İnsülin salgılanmasıyla olumlu bir gelişme de olur: insülinle birlikte tokluk hormonu olan “leptin” de salgılanır. Böylece insan tokluk hissettiğinden yemeye ara verir. Früktoz insülin salgılatmadığı için leptin salgılanması da oluşmaz, böylece de tokluk hissi gelişmez. Bu da aşırı kalori alınımına ve şişmanlığa yol açar. Kronik hastalıkların oluşumunda şişmanlık kilit bir öneme sahiptir. Hem kalp-damar hastalıkları hem de bazı kanser cinsleri şişman hastalarda çok daha fazla görülmektedir (20).
                          İnsanı şişmanlatan en önemli madde früktozdur. Bilinçli olarak besin maddesi demiyor, sadece madde olarak adlandırıyorum, çünkü insan organizmasının hiçbir işlevi için früktoza gereksinim yoktur. Beslenmek beden gereksinimlerinin sağlanması olduğuna göre bedenin hiç gereksinim duymadığı bir maddeyi de besin maddesi olarak adlandırmak olası değildir. Aynı şey glikoz için de geçerlidir. Bu nedenle bu iki şekerin gıdarla alınması insana “boş kalori” verir. Boş kalori çünkü hiçbir beslenme işlevini yoktur. Sadece şişmanlatır.
                          Yukarıda da belirtildiği gibi hem früktoz hem glikoz şişmanlatıcı etkiye sahiptir. Ancak früktoz glikoza göre daha tehlikelidir. Bu nedenle NBŞ’lerden uzak durmak gerekir. Aslında şekerden tümüyle uzak durmak en doğru davranış olur.

                          18. YY’lın başlarında Avrupa’da yıllık şeker tüketimi bir tatlı kaşığı kadar iken (21), günümüzde kişi başı yıllık tüketim ortalama 70 kilograma yükselmiştir.

                          İki yüz yıl öncesine kadar şeker sadece şeker kamışından üretildiği için oldukça pahallı bir üründü. Amerikan kıtasıyla yapılan ticaret hacminin artmasıyla 18 YY boyunca şeker fiyatı giderek düştü ve Almanya’da ılıman iklimlerde yetişen şeker pancarından şeker üretilebileceğinin keşfedilmesi ve 1801 yılında ilk fabrikanın kurulmasıyla şeker fiyatı daha da ucuzlayarak yaygın kullanıma açılmış oldu. 1805 yılında İngiltere’de yıllık tüketim 5 kg’a yükselmişti.
                          Son iki yüz yıldır insan bedeni hiç gereksinimi olmadığı halde aşırı şekere maruz kalmaktadır. Bu ülkemiz insanı için de ne yazık ki böyle. Şeker fabrikalarının yıllık üretimi 2.2 milyon ton, kaçak olarak ülkemize giren şeker miktarının 1 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve NBŞ üretiminin de yıllık 300 bin ton olduğunu düşünürsek, yeni doğan bebekler dahil kişi başı yıllık şeker tüketimini yaklaşık 50 kilogram olarak hesaplamak mümkün. Doğu-Batı, ya da kent-köy alım gücü farkı göz önünde bulundurulursa özellikle batıdaki kentlerde şeker tüketiminin Avrupa’nın ortalama şeker tüketimi olan 70 kg dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle de Avrupa’da görülen kronik hastalık artışının aynısı kentlerimizde de görülmektedir.

                          İnsan bedeni günde yaklaşık 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edibilmektedir. Pancardan ya da şeker kamışından üretilen şeker (“sakaroz”, bir yapay tatlandırıcı olan sakarin ile karıştırılmamalı) bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşmaktadır. Bu nedenle sakaroz (kesme şeker, toz şeker) yendiğinde eş miktarda glikoz ve früktoz alınmış olur. Bedenimiz 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edebildiğine göre günde yediğimiz meyvedeki şeker de dahil edilmek koşuluyla 30 gramdan fazla şeker (sakaroz) yenmemelidir. Bu da yılda 11 kg’a denk gelir. Zararsızca metabolize edebileceğimizden 5-7 kat fazla şeker tüketilmesi bunun bir kısmının da früktozdan zengin NBŞ olarak alınması, bugünün hastalık tablosunu açıklayan çok önemli bir unsurdur.

                          Belli bir yasal zorlamayla olmasa da ticari baskılar sonucu hayvancılığımızda da köklerimize göre belirgin farklılıklar oluştu. Onbinlerce yıldır Anadolu ekosisteminin oluşturduğu yerli ırk inekler et ve süt verimi yüksek (?) yabancı ırklarla melezleştirildi. Ya da tümüyle yabancı ırk hayvanlar ithal edilerek bunlar beslendi. Veteriner hekimlik okullarında sürdürülen eğitim, bu hayvanlardan nasıl en çok süt ya da karkas elde edilebileceğine göre ayarlandı. İnsan sağlığı hiç hesaba katılmadı, sanki bu ürünler uzaylılara pazarlanacakmış gibi davranıldı, hayvan sağlığı ile de sadece sermaye kaybı olmasın diye ilgilenildi. Onbinlerce yıldır meralarda, steplerde beslenen hayvanlar ahırlara tıkılarak kendi pislikleri için boğulmalarına göz yumuldu. Hijyenik olmayan bu ortamda hasta olmamaları (sermaye kaybı) için antibiyotiklerle şişirildiler. Süt verimi artsın diye hormonlar (ülkemizde yasak olduğu iddia edilmekte) verildi. Merada otlayacağına önüne pancar küspesi, mısır silajı, arpa, saman gibi nişasta ağırlıklı besinler verildi. Nişasta ve dolayısıyala şeker nasıl insanı şişmanlatıyorsa hayvanda da semirmeye yol açıyor. Hayvanın beslenmesindeki bu değişim insan sağlığında büyük kayıplara yol açmıştır.

                          Çayır otu, yonca gibi yeşil bitkilerde ağırlıklı olarak var olan yağ asidi (yağların yapı taşı yağ asitleridir) omege-3 yağ asididir. Doğada birkaç çeşit omega-3 yağ asidi bulunur. En yaygın olan 3 tanesinin biri bitkilerde bulunan alfa linolenik asittir, diğer ikisi ise hayvanlarda bulunan eikosapentaen asit (EPA) ve dokosahekzaen asittir (DHA) . Çayır otu ve yonca gibi yeşil bitkilerde şeker ve nişasta ya hiç bulunmaz ya da ihmal edilebilecek miktardadır.

                          Mısır, arpa, buğday gibi tahılların ana yağ asidi omega-6 yağ asididir. Ayrıca bu bitkilerde bol miktarda nişasta bulunur. Nişastadan zengin ya da pancar küspesinde olduğu gibi şekerden zengin besin verildiğinde, hayvanın iç yağında ve süt yağında belirgin değişiklikler olur. Merada otlayan hayvanın iç yağında başlıca doymuş yağ asidi stearik asittir. Stearik asidin erime derecesi 37 derecenin üzerinde olduğundan fakat insan vücut ısısı 36,5 derece olduğundan tüm stearik asit eriyerek emilmemektedir. Yine de eriyip emilen stearik asit vücutta hızla oleik aside dönüşür. Oleik asit zeytinyağının ana yağ asididir. Diğer bir ifade ile; dedelerimizin Adana kebaba koydukları iç yağ aslında zeytinyağı idi. Nişasta ve şekerden zengin besinler alan hayvanların iç yağının ana doymuş yağ asidi palmitik asittir. Bu yağ asidi daha düşük ısıda erir, bu nedenle de tümüyle bağırsaktan emilir. Palmitik asit damar sertliğine yol açan üç doymuş yağ asidinden biridir (diğer ikisi laurik asit ve miristik asit). Bu üç aterojenik (damar sertliğine yol açıcı) yağ asidi kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluşumuna yol açar. Daha önce de belirtildiği gibi oksi-kolesterol damar sertliğinin yapı taşıdır. Diğer taraftan insan sağlığı için vazgeçilmez olan omega-3 yağ asitleri de sadece merada otlayan hayvanlarda bulunmaktadır.

                          Bir de süte bakalım. Merada otlayan hayvanın sütünde ağırlıklı olarak doymamış yağ asitleri vardır. Aterojenik doymuş yağ asitleri çok az bulunur. Nişasta ve şeker ağırlıklı beslenen hayvanın sütünde ise %41 oranında miristik asit (daha önce adı geçen üç aterojenik yağ asidinden biri) bulunur. Bu nedenle bugün marketlerden ya da pazarlardan alınan süt ve süt ürünleri insan sağlığını tehdit edicidir. Ayrıca merada otlayan hayvanın sütünde olup da yapay beslenen hayvanın sütünde olmaya 3 çok önemli madde vardır.

                          - Bunlardan biri omega-3 yağ asidi, günümüz yaşam koşullarında sadece balıktan aldığımız yaşamsal yağ asidi. Aldığımız denilse de ne yazık ki toplumun çok az bir bölümü dışında kronik omega-3 eksikliği mevcut. Bu durum birçok kanserin oluşumundan sorumludur ve kalp-damar hastalığı ve inme gibi çağımızın ana ölüm nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

                          - Diğer bir madde yine bir yağ asidi; konjüge linoleik asit (CLA). Bu madde sadece merada otlayan hayvanları sütünde bulunur ve insan sağlığı açısından çok önemli iki işlevi vardır. CLA doğada bilinen en güçlü antioksidanlardan biridir. Hem damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların önlenmesinde hem de bazı kanserlerin gelişmesinin engellenmesinde çok güçlü etki gösterir. Nitekim CLA’dan zengin beslenen kadınlarda meme kanseri gelişme riski aynı yaş ve risk grubu diğer kandınlara göre %60 daha azdır. CLA’nın diğer özelliği ise şişmanlamayı (yağlanmayı) engellemesidir. Bu nedenle bazı insanlar CLA hapları kullanmaktadır. Ancak hap olarak satılan CLA’lar aspir çiçeğinden elde edildiğinden inek sütünden elde edilenden farklı bir üç boyutlu yapıya sahiptir. Aspir çiçeğinden elde edilen CLA esas CLA’nın bazı özelliklerini gösterse de kalp kasını zayıflatarak kalp yetersizliğine yol açabilmektedir, asla kullanılmamalıdır.

                          - Üçüncü madde insüline benzer büyüme hormonu (insuline-like growth hormon) dur. Bu madde insan vücudundaki tüm hücrelerin kendini yenilemesine yardımcı olmaktadır.
                          Görüldüğü gibi salt mera otları ile beslenen hayvanın sütü, tereyağı, yoğurdu, peyniri sağlığımızı koruyucu çok değerli bir besin iken “modern” hayvancılıkla elde edilen süt ve ürünleri insanı hasta eder özelliktedir. Ekolojik hayvancılık yasamız, hayvan beslenmesinde verilen tüm besinlerin ekolojik tarımla elde edilmiş olmasını öngörüyor fakat %10 oranında endüstriyel besinlere izin veriyor ve nişasta ve şeker gibi hayvanın geleneksel beslenmesinde hiç yeri olmayan besinleri kısıtlamıyor. Bu nedenle bio-süt, ya da ekolojik süt ürünleri insan sağlığını sadece kısıtlı olarak koruyabilirken, insan sağlığına zararlı maddeler de vermektedir. İnsanı koruyucu hayvancılık sadece türe özgü doğal beslenme ile sağlanabilir.

                          Bu yazının giriş bölümünde dile getirildiği gibi temel besin maddelerinin üretimleri de ne yazık ki insan sağlığını tehdit edici niteliktedir.

                          Son 60 yılda besin maddelerimizi, dolayısıyla da sağlığımızı bu şekilde kaybettik. Fakat bu doğru olamaz çünkü aynı süre içinde ortalama yaşam süresi beklentisi heriki cinste de 5-10 yıl kadar uzayarak bugün 70 yaşın üzerine çıktı.

                          Yaşam süresi beklentisinin uzamasının 4 ana nedeni var:
                          1.Ülkemizde yenidoğan ölümleri belirgin oranda azaldı (2005’te binde 22,8) (22).
                          2.Doğuma bağlı anne ölümleri çok azaldı.
                          3.Aşılama ve antibiyotiklerle enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümler azaldı.
                          4.Savaşlar azaldı.

                          Yaşam süresi uzaması bu nedenlerle oldu. Son 60 yıl içinde gıdalarımızı bozmasaydık ortalama yaşam süresi beklentisi çok daha yüksek olabilirdi. Nitekim sanayileşmiş ülkelerde son yıllarda sürekli yükselen ortalama yaşam süresi beklentisi 2 yıldır artık düşüşe geçmiştir. Bu özellikle son 40-50 yıldır giderek yapaylaşan, şeker içeriği, trans yağ asidi içeriği, aterojenik yağ asit içeriği yüksek gıdalara bağlanmaktadır.

                          Beslenme emperyalizminin ölümcül kıskacından kurtulmanın yollarını bulamazsak 20’li yaşlarda kalp krizi, çocukluk yaşlarında şeker hastalığı ve evlenme çağına gelmeden kanser olan insanları görmeye kendimizi şimdiden alıştırmamız gerekir.

                          Tabii ki böyle olması gerekmez. Neler yapılabileceğine göz atmadan önce büyük filozof Noam Chomsky’nin neoliberalizm ve küresel dünya düzeni başlıklı yazsına göz atmakta yarar var: „Stabiliteyi tehdit eden ulusal hükümetler başka ülkeleri de hasta edebilecek „virüsler“ olarak adlandırılırlar. 1948 yılının İtalya’sı bunun için bir örnektir. Aradan 25 yıl geçtikten sonra Henry Kissinger (ABD’nin eski dışişleri bakanı) Şili’yi toplumsal değişim olasılığı bağlamında yanlış mesajlar verebilecek ve başka ülkeleri hastalandırabilecek bir virüs olarak adlandırmıştır” (23). Noam Chomsky bu yazısında kapitalistlerin şu görüşünü de açığa vurur: „ulusalcı hükümetler CUŞ’ları (çok uluslu şirketler) en çok tehdit eden hükümetlerdir ve bu nedenle gerekirse zor kullanılarak ulusalcı iktidarlar yok edilmesi gerekir“.

                          O halde yapılacakların başında ulusalcı yapımızı var güçle korumak gelmektedir.

                          Bunun dışında neler yapabiliriz sorusunun elbette tek bir yanıtı yok, fakat kestirmeden gidilmek istenirse küçük çiftçiliği korumak ve geliştirmek yanıtı verilebilir.

                          Sayın tarım bakanı kırsal kesimde çalışanların sayısının %26’ya gerilemesinden övünç duymaktadır. Sanayileşen ülkelerde sanayinin gereksinimi olan çalışma gücünün kırsal alandan çekilmesi doğal ve durdurulmaz bir gelişmedir. Ancak çiftçinin tarım yapmasını engelleyici yasalar çıkartarak kırsal alanda varoluş olanaklarını kaybettirerek çiftçiyi köyden uzaklaştırıp kentlerin varoşlarına mahkum etmek, sağlıklı bir toplum oluşturmak için yapılması gerekenin tam tersidir.

                          Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa Bürosu kronik hastalıkların önlenmesi için başlatmış olduğu CINDI programı kronik hastalıkların önlenmesinde tarımla ilgili bazı önerileri de olmuştur (24). Bu öneriler, tarımsal üretimin yerel yapılıp yerel tüketilmesi ilkesine dayanır. Bu ilkenin birkaç gerekçesi vardır:

                          -İnsan sağlığına en uygun gıda kendi ekosisteminde yetişen ürünlerdir.

                          -Yakın çevreden edinilen sebze ve meyveler tüketiciye varana kadar uzun bir yol katetmek zorunda olmadığından henüz olgunlaşmadan toplanması gerekmez, dalında olgunlaşmasına izin verilebilir, böylece vitamin, mineral ve antioksidan içeriği daha yüksek olur.

                          -Besinlerin ülkeler hatta kıtalar arasında taşınması için çok büyük enerji gereksinimi olmaktadır. Nitekim ABD’de bir yılda tüketilen enerjin toplamının %17’si gıda taşımacılığına harcanmaktadır (25). Küresel ısınmanın yerküremizi tehdit ettiği çağımızda bunun ne kadar önemli bir konu olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

                          Küçük çiftçilik ile üretilen ürünler besi değeri açısından endüstriyel tarımla elde edilenlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Fakat bu sadece bir özelliği. Küçük çiftçilik toprağı da koruduğundan gelecek nesillerin de beslenmesini güvence altına almaktadır.

                          Küçük çiftçiliği desteklemek toplumumuzun geleceğini desteklemek anlamına gelir. Bu amaçla son yıllarda emperyalist baskılar sonucu çıkartılmış olan şeker yasası, tohum telif yasası, tohumculuk yasası, tarım yasası gözden geçirilip Türk tarımını ÇUŞ’lara peşkeş çeken maddeler çıkartılmalıdır. Yıllardır bekletilen biyogüvenlik yasası çıkartılarak ülkenin GDO cennetine dönüştürülmesi engellenmelidir.

                          Sigmar Groeneveld „Gıdanın Ölümü“ başlıklı yazısında global stratejiler ölçeğinde bakıldığında genetik teknoloji CUŞlar için çok önemli bir araçtır. Kabaca söylemek istenirse genetik teknoloji küçük çiftçiyi yok etmeye yönelik en güçlü silahtır, demektedir (26). Küçük çiftçimizi korumanın başlıca koşullarından biri biyogüvenlik yasasının çıkartılmasıdır.

                          Sonuç olarak beslenmenin demokratikleştirilmesi, küçük çiftçinin, topraklarımızın, suyumuzun ve hayvanlarımızın özgürleşmesi ile sağlanır.

                          Bu önerilerle toplumu beslemek olanaklı değil, bilime karşı mı geliyorsunuz, bizi orta çağa geri mi götürmek istiyorsunuz diye karşı çıkanlar elbette olacaktır. Karşı çıkanlara bir hesap sunmak istiyorum:

                          2009 bütçesinden tarım desteğine ayrılan pay 4,95 milyar TL, yasal olarak 11 milyar TL ayrılması gerekirken (yasa: bütçenin en az %1’i tarım desteğine ayrılır). Tarımın bu şekilde ihmal edilmesinin sonucu hatalı beslenme kaçınılmaz olmaktadır. Başlıca hatalı beslenme, tütün kullanımı, hareketsiz yaşam sonucu gelişen kronik hastalıkların tedavisi tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sağlık harcamalarının yaklaşık %70’ini gerektirmektedir.

                          Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de kişi başına sağlık gideri 592 Dolar olarak verilmekte, ülke nüfusu ise 73.922.000 olarak bildirilmektedir (27). Buna göre 2005 kuruna göre Türkiye sağlık giderleri 58 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bunun yaklaşık %70’i kronik hastalıkların tedavisine harcanması gerektiğine göre Türkiye 2005 yılında 40,7 milyar TL bu uğurda harcamıştır, çok uluslu ilaç ve tıbbi araç-gereç firmalarının yararına.

                          Tarıma sadece 4 milyar destek verilir ve küçük çiftçi tasfiye edilirse karşılığında 40 milyar TL tedaviye para harcanır. İnsanların hastalanması sonucu oluşan sosyal ve psikolojik yara da cabası.
                          Aklını kullanma cesareti göster! (28).

                          Prof. Dr. Kenan Demirkol
                          İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi AD
                          34290 Çapa-İstanbul
                          0212 4142000 Dahili: 31621
                          demirkol@isbank.net.tr

                          Dipnotlar
                          (1) Maguelonne Toussaint-Samat. History of Food. Blackwell Publishing, Sayfa 16, 1994.
                          (2) DIE
                          (3) Sağlık Bakanlığı Kronik Hastalık Raporu, yıl 2006.
                          (4) Nadir Avşaroğlu. Marshall planı, Amerikan dış kredileri ve Türkiye madencilik sektörüne etkileri. » MARSHALL PLANI, AMERİKAN DIŞ KREDİLERİ VE TÜRKİYE MADENCİLİK SEKTÖRÜNE ETKİLERİ » TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI »
                          (5) Geçmişten Günümüze Hava Ulaşımı “Tayyareden uçağa bir montajın öyküsü”. Mühendis ve Makina Dergisi, Sayı:491, Aralık 2000
                          (6) Osman Nuri Koçtürk. Yeni sömürgecilik açısından gıda emperyalizmi. Toplum Yayınları 1966.
                          (7) http://www.unilever.com.tr/ourcompan...everataglance/
                          (8) National Sunflower Association : All About Sunflower
                          (9) National Sunflower Association : All About Sunflower
                          (10) CIMMYT and Turkey. CIMMYT E-News, vol 2 no. 11, November 2005
                          (11) "Türkiye’nin Su Reçetesi”, Türkiye’nin Su Politikaları Görüşü , http://www.dogadernegi.org/data/pdf/...ayfa=su-gorusu,
                          (12) Adel Darwish. The next major conflict in the Middle East: Water Wars. Geneva conference on Environment and Quality of Life, Haziran 1994.
                          (13) Çevre ve Orman Bakanlığı 2008 Bütçe Sunuş Konuşması, Aralık 2007.
                          (14) Prof. Dr. Nevzat Artık. Nişasta ve Nişasta bazlı endüstri inceleme raporu.
                          Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, Ankara, 2008.̈
                          (15) Mark Anthony, Ph.D. Nutrition Beyond the Trends: The Devil and High-Fructose Syrup. Wellness Foods | Nutrition Beyond the Trends: The Devil and High-Fructose Syrup | Food Processing
                          (16) Effect of diets containing genetically modified potatoes expressing Galanthus nivalis lectin on rat small intestine. Lancet, Vol 354, No 9187, pp 1353-1354, Oct 1999.
                          (17) Stanhope, KL, Havel, PJ. Fructose consumption: potential mechanisms for its effects to
                          increase visceral adiposity and induce dyslipidemia and insulin resistance. Current Opinion in Lipidology 19:16–24, 2008.
                          (18) Elliott SS, Keim NL, Stern JS, Teff K, Havel PJ. Fructose, weight gain, and the insulin resistance syndrome. Am J Clin Nutr;76:911–22, 2002.
                          (19) Sanda, B. The Double Danger of High Fructose Corn Syrup. http://www.westonaprice.org/modernfo...hfructose.html
                          (20) Wardle J. Obesity and Cancer. Funding & Research homepage : Cancer Research UK
                          (21) Braudel F. The Structures of everyday life. Sayfa 226. University of California Press, 1992.
                          (22) Sağlık Bakanlığı Sağlık İstatistikleri. DIE
                          (23) Noam Chomsky. Neoliberalismus und Globale Weltordnung. Dinge der Zeit, Ağustos 1997
                          (24) CINDI dietary guide. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu, yıl 2000.
                          (25) Seedling Biodiversity, Rights and Livelihood. Agrofuels special issue. Temmuz 2007.
                          (26) Sigmar Groeneveld. Vom Aussterben der Nahrung: Gentechnologie und Lebensmittel
                          umwelt •medizin•gesellschaft • 15(2), Sayfa 135, yıl 2002.
                          (27) WHO | Turkey
                          (28) Immanuel Kant, 1784

                          Mülkiye Dergisinde (Bahar 2009, sayı: 262, s: 313-324, Ankara) yayınlanmıştır.

                          Yorum yap


                          • #14
                            Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

                            Yorum yap

                            Hazırlanıyor...
                            X