Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Nar çekirdeği yağı nedir faydaları nelerdir

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • Nar çekirdeği yağı nedir faydaları nelerdir

    P53 aktivasyonu, sağlıklı hücreleri korurken, kanserli hücreleri yok ediyor
    Singapur Bilim, Teknoloji ve Araştırma Bürosu P53 Laboratuvarı’nda yapılan yeni bir çalışma kanser tedavisinde bir devrim niteliğinde. Çalışma, genomun koruyucusu olan p53’ün özelliklerinin aktive edilmesi ile kanser hücrelerin sağlıklı hücrelerden ayrıştırılarak nasıl etkili bir şekilde öldürüldüğünü ortaya koyuyor.


    Cell Death and Differentiation dergisinde yayımlanan çalışma, Dr. Cheok Chit Fang ve 1979 yılında p53 genini bulanlardan Prof. Dr. David Lane tarafından yürütüldü. Araştırmacıları p53 geninin temel özelliklerinden birini kullanarak, hücre döngüsünün kontrolü ile önemli sonuçlara imza attı. P53 geninin aktivasyonu, hücre döngüsünü durduruyor ve hücrelerin bölünmeden mevcut genetik malzemeyi çoğaltarak aşırı birikime yol açtığı endoreduplikasyonu önler. Endoreduplikasyon insan hücrelerinde yaşar ve ölür. Kimyasal araçlar ile kanser hücrelerinde endorepublikasyonu kasıtlı olarak tetiklemenin kanser hücrelerini öldürdüğü biliniyor. Ancak kullanılan ilaçlar kanser hücreleri için yüksek düzeyde spesifik olduğu için, sağlıklı hücreler de bu süreçte ölüyor.

    Birçok kanser türünde kanser hücrelerinde p53’ün çalışan kopyaları bulunmaz. Sağlıklı hücrelerde p53 genini aktive eden ve kısa süreli genetik malzemenin çoğalmasını engelleyecek hücreleri tetikleyen bir ilaç ile endored publikasyon önlenir. Bu nedenle, P53 kopyaları olmayan kanser hücreleri, endoreduplikasyonu tetikleyen ikinci bir ilaca karşı duyarlıdır ve yalnızca tümörü hedef alarak kanser hücrelerini öldürür. P53’ün aktivasyonu geri döndürülebilir ve kanser hücreleri ölse bile sağlıklı hücreler yaşamaya devam eder.

    P53 Laboratuvarı Müdürü ve A* STAR’da görev yapan bilim adamı Prof. Dr. David Lane, terapötik yararı olabilecek ve muhtemelen mevcut kanser tedavilerinin yan etkilerini ortadan kaldıracak benzersiz bir ilaç kombinasyonu geliştirdiklerini ve nutlinin ve nutlin benzeri ilaçların klinik onayı ile bu tür yeniliklerin yolunun açılacağını dile getiriyor ve ekliyor: “Bu gelişmenin ileride yapılacak p53 araştırmalarına öncülük etmesini ve tüm dünyada kanser hastalarının derdine çare olacak daha etkili ve daha ucuz tedavilerin geliştirilmesini ümit ediyoruz”.Dr. Cheock da bu gelişmeleri şöyle anlatıyor: “Kanser tedavisinde aşılması gereken en zor şey, tedavi ile sağlıklı hücrelerin de ölmesi. Kemoterapi ve radyoterapi gibi günümüzde kullanılan yöntemler, kanserli hücreleri öldürürken, sağlıklı hücreleri de yok ediyor. İşte bu zorluğun üstesinden gelmek için p53 geni üzerinde çalışıyoruz”.Dr. Cheock, 2001 yılında A*STAR’dayken doktora eğitim bursu almayı başararan birkaç Singapurlu bilim adamından biri. Doktora eğitimini Oxford Üniversitesinde tamamladıktan sonra, Dr.Cheock doktora sonra eğitimine 2006’da Prof. Dr. Lane’in yanında devam etti. Yrd. Doç. Dr.Cheock, aynı zamanda Ulusal Singapur Üniversitesi Yong Loo Lin Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Yardımcı Araştırma Görevlisidir.
    Kaynak: MLA Agency for Science, Technology and Research (A*STAR), Singapore (2010, October 11). Tapping p53 to kill cancer cells more effectively while sparing normal cells.



    NAR

    Ağaç | 3-6m | 6-9 Aylar | Ça,Şu | Meyvesi ve Kabuğu

    Nar, Granataapfelbaum, Punica granatum

    Familyası: Nargillerden, Granatabaumgewachse, Punicaceae

    Drugları: Gövde kabuğu: Granati cortex
    Kök kabuğu: Granati radix cortex
    Meyve kabuğu: Garanti fructus cortex
    Meyvesi: Garanti fructus

    Narın Gövde, dal, kök ve ya Meyve kabuğunun çayı içilir, Meyvesi yenir, Şurupları ve ya reçelleri yapılır.

    Giriş: Aslı vatanı Pakistan olduğu tahmin edilin buradan Hindistan, Çin, İran, Türkiye ve Akdeniz Ülkerlerine yayıldığı İspanya’ya Endülüs devletinin kurulmasıyla birlikte MS. 8. yüzyılda geldiği bilinmektedir. Narın bilinen sadece iki türü vardır ve ikiside aynı şekilde kullanılır en yaygın olanı ve bilinen Punica granatum’dur ve nadiren de Punica protopunica kullanır. Punica Kuzey Afrika da bir yörenin adıdır, buradan Avrupa ya yayıldığında bu adla anılır, granatum ise tohum anlamına gelir.

    Botanik: Nar ağacı 3-6 m boyunda bazen bir çalı bazen de ağaç şek-lindedir ve genellikle subtropik iklimde yetişir.
    Yaprakları 3-8 cm uzunluğunda, 1-3 cm genişliğinde oval ve uçlara doğru mızrak şeklinde, koyu yeşil renkli derimsi ve kenarları bütündür. Çiçeklerinin Taç yaprakları ters yumurta şeklinde uç kısmı küt 2-3 cm uzunluğunda 1-2 cm eninde, narin, koyu kırmızı 5-7 adet olabilir ve göbekte 18-25 adet döllenme tozluğu bulunur. Kupa yaprakları 5-8 adet gerisi kupa şeklinde uç kısımları 5-7 adet sivri üçgen şeklinde derimsi kiremit kırmızısı gerisindeki şişkinlik zamanla büyüyerek meyveye dönüşür. Meyveleri 5-10 cm çapında küre şeklinde içinde 6-9 adet ince zarla birbirinden ayrılan bölümlerden oluşmuş ve içi sulu tohumlarla doludur.

    Yetiştirilmesi: Türkiye’nin Akdeniz, Ege ve Marmara bölgesini güneyinde rahatlıkla yetişir ve yetiştirilir. Eğer bölgelerde kışın sera ve ya odalara alınırsa oralarda da yetiştirilebilir.

    Hasat Zamanı: Meyveleri Son baharda olgunlaşınca toplanır, Kabukları Mayıs Eylül’e kadar toplanarak kurutulur ve özel kaplarda muhafaza edilir.

    Bileşimi: Meyve suyu, Pvitamini aktivitesi gözteren maddeler yönünden zengindir. Meyve suyunda invert şeker, sitrik, malik, tartarik, fumarik, süksinil, askorbik, galik ve elajik asit ayrıca kafeik, klorojenik, p- kumarik, quimik, tiami, C vitamin, B1 ve B2 vitaminleri, riboflavin, çeşitli amino asitler, flavonlar, flavon-3oller içerir.

    Narçekirdeğinde: 100 kg Nar’dan 500 ml Nar Çekirdeği Yağı elde edlir. Nar Çekirdeği Yağı ligan yapısında maddeler; izolarisiresinol, mateiresinol, pinoresinol, sekoizolarisiresinol ve siringaresinol. Yağ asiti bileşiminde mono, di ve trigliseritler, serbet yağ asitleri ile birlikte majör bileşen olan punicic asit (punikik asit), 4-metillaurikasit, 1,3 dimetilstearik asit, steroller; stigmasterol, ß-sitosterol, kumosterol, ve kolesterol bulunmuştur. Ayrıca tohumlarında hormonlar; 17alfa-estradiol, estron, estriol, ve testosteron, fenil alifatik glikozitler, ve fosfolipitler bulunmuştur. (FFD Monografları S.520, Prof. Dr. Ömer Demirezer) Nar Çekirdeği Yağı hemen hemen hiç bi bitkide olmayan punikik asit içerir buna doymamış 3 çift bağlı yağ asidi gilereden olup kısaca OMEGA-5 Yağ asidi de denir. Punicic asitin açılımı: 9,11,13 Octadectren asit olarak geçer. Artı 17-alfa-Estradiol yani fitoöstojen=bitkiselöstrojen içerir.Bu bitkisel östrojen menopoz rahatsılığı içine idealdir.

    Gövde kabukları % 18-25 oranında Tanin, çok miktarda % 0,3-0,6 oranında Piperidinalkoloitler; Pseudopelletierin , Izo pelleritin ve metil pelletieirin içerir. Kök kabukları % 20-27 Tanin, Alkoloitlerden; Izo Pelletierin, N-Metilizopelletierin, Pseudopelletierin, Hygrin ve Norhyrin’i sayabiliriz. Meyve kabukları; % 22-28 Tanin bunların içinde; Punicalin (=Granatin D), Punucalagin (=Granatin C), Granatin A Granatin B ve Gallusasidi sayabiliriz. Flovonitlere; Izoquercitrin, Antosiyanglikozitlere; Cyamidin -3- glukozit, Pelargonidin -3- glukozit, Cyanidin -3,5- diglukozit, Pelargonidin -3,5, diglukozit. (Şifalı Bitkiler ve Alternatif Tıp 2. Cilt, S. 984, İbrahim Gökçek)


    Araştımalar:
    Punica granatum suyu ve tohumları, arilleri ile hazırlanan ekstreler de değişik oranlarda antioksidan etki göstermiştir. (FFD Monografları S. 552, Prof. Dr. Ömer Demirezer)

    Punica granatum elajitanenlerinin farkakokinetiğini araştımak için 18 sağlıklı gönüllüye 180 ml nar suyu konsantresi verilmiş ve 6 saat sonra kan örnekleri alınmıştır. 24saatlik idrar numuneleri 1 gün önce, o gün ve 1 gün sonra test edilmiştir. Bu araştırma ve çalışma sonucu nar suyunun 4 saatte elimine olduğu tesbitedilmiştir. (FFD Monografları S. 524, Prof. Dr. Ömer Demirezer), İnsanlar ve fareler üzerinde yapılan çalışmalarda kanserli lezyonların çoğalmasını önlediği tesbit edilmiştir. (FFD Monografları S. 551, Prof. Dr. Ömer Demirezer)

    Koreli bir grup ilim adamının yaptığı klinik araştırmasında: Menopoz rahatsızlıkları olan 112 bayan üzerinde Nar Ekstraktı ve plasebo ile toplam 12 hafta süren tedavi denemesi yapılmıştır. Menopoz semptomları nar ekstraktı alanlarda iyileşme görülürken, plasebo alanlarda herhangi bir değişim olmamıştır. Her iki kontrol grubundaki bayanların kanında ki östrojen oranında herhangi bir değişim görülmemiştir. (KH, Kim SM, Yi KW, Park HT, Shin JH, Kim YT, Hur JY, Kim SH, Lee KW, Kim T. The Effect of Pomegranate on Postmenopausal Syndrome: A Randomized, Double-blind, Placebo-controlled Trial. J Korean Soc Menopause 2010 Aug 16(2):99-106. Korean.).

    Florida"da, 6-9 Mart tarihleri arasında yapılan Amerikan Kardiyoloji Koleji toplantısına katılan, Columbia Üniversitesi New York Presbyterian Hastanesi kardiyologlarından Doç. Dr. Özgen Doğan, yapılan son araştırmaların, narın damar tıkanıklığını önleyici özelliğini ortaya çıkardığını belirtti. "Hayvan deneylerinde, damar plakları ve tıkanıklıkları yüzde 44 gerilediği. İnsanlar üzerinde yapılan bir araştırma ise 2 hafta boyunca günde 50 ml nar yağının, tansiyonu artıran enzimi yüzde 36 düşürdüğünü gösterdi. "Doğal Punicic Asit Kaynağı" "Cilt Elastikiyetini Geliştirici" Nar, bilinen fonksiyonel gıdalar arasında ilk sıraya yerleşme yolunda hızla ilerlemektedir. Nar çekirdeği yağı alanında yapılan çalışmalar çok yeni olmasına karşın, alınan başarılı sonuçlar bu yağın önemini ve yağa duyulan ilgiyi tüm Dünyada artırmıştır. Yapısında, Punicic asitin yanı sıra %0,6 oranında antioksidan özellikteki polifenoller, yüksek oranda da E Vitamini bulunmaktadır. Nar çekirdeği yağı üç çift bağ içeren konjuge yağ asitlerini ( CLA ) yapısında bulunduran ender bitkisel kökenli yağlardandır.

    Konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. (Dr.Kimy. Neslihan GÜRBÜZ, Turkiye Klinikleri J Med Sci 2006, 26:312-318, de yayınlanan makalesi)

    Nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolunda bulgular ortaya konmuştur. (Teknoloji Technion-İsrail Enstitüsü Dr Ephraim Lansky, New York’dan Dr Martin Goldman, Houston MD Anderson Kanser Merkezi Doçenti Dr Lansky, Ege Üniversitesi, İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi Prof.Dr. Ulvi Zeybek )

    Açıklama:
    Nar kabuğu ekstraktı ve nar çekirdeği yağının birleşiminde ki punikik asit serbest radikalleri yok eder ve bağışıklık sistemini güçlendirir. Fakat daha önemlisi nar kabuğu ekstraktı ve çekirdeğinin yağında bulunan elajik asit p53 genini korur ve onu güçlendirir ve de kanseri tetikleyen molekülleri kendine bağlıyarak zararsız hale getirir. Güney Caronina Tıp Üniversitesi Kanser Merkesinden Dr. Nixon elajik asit ile yaptığı çalışmalar sonucu elajik asitin kanserli hücrelere karşı etkili olduğunu belgelemiştir. Amerikan Kanser Derneğinin Tamamlayıcı Ve Alternatif Tıp ta Kanser Yöntemleri (The American Cancer Society's Guide to Complementary And Alternative Cancer Methods) 1968 yılında yaptığı bir araştımada Çilek teki elajik asit’in (Nar’da daha yoğun orada bulunur) antikanserojen ve antimutajenik (hücre yapısının bozulmasını önleyici) olduğunu belgelemiştir.

    Zerdeçal’ın birleşiminde ki curcumin aynı p53 geni (protein) gibi etki ederek kanserli hücreleri öldürmektedir. Bu nedenle kanser hastalarının mutlaka kanserin ilk devrelerinde curcumin (zerdeçal ekstraktı) kullanıldığında kanserli hücreleri öldürdüğü ve bağışklık sistemini güçlendirdiği belgelenmiştir. Zerdeçal’ın birleşiminde ki etken madde curcumin %3-4 oranında olduğundan zerdeçal tozu yeterli değildir, mutlak suretle ekstresinin kullanılması gerekir. COX 2 Enzimi (sikloolsijenaz enzimi) bütün iltihabi hastalıklarda artar ve ağrılara sebep olur. COX 2 araşidonik asidi prostaglandin ve eikosanoidlere dönüştürür. Curcumin COX 2 enzimini baskılar ve iltihaplı hastalıkları önler. Zerdeçal sadece kansere karşı değil aynı zamanda; alzheimer, felç, gastrit, romatizma, sedef, egzama, stres, depresyon, ms, kron, kolit ve çölyak gibi rahatsızlıklara karşı kullanılır.

    Kolloidal Platin; İnsan bünyesinde 4000 Enzim salgılanır ve farklı farklı enzimler var. Enzimler, hücreler’de üretilen özel proteinlerdir. Proteinler hücrede, DNA'daki kalıtsal bilgiye (gen) göre sentezlenir. Enzimlerin proteinden oluşan kısmına apoenzim denir. Pepsin, üreaz gibi bazı enzimler yalnız proteinden oluşur bunlara basit enzim denir. Enzimlerin çoğunda ise vitamin ya da mineralden oluşan, aktifleştirici kısımları vardır bu enzimlere bileşik enzim denir. Aktif kısım vitaminden oluşmuş ise koenzim, mineralden oluşmuş ise kofaktör adını alır. Koenzimlerin esas bileşenleri özellikle B grubu vitaminlerdir. Kofaktör, inorganik özellikteki yardımcı kısımdır. Ca+2, Mg+2, Zn+2, K+ ,Na+, Cu+2 ,Fe+2, Pt +2 gibi metal iyonları birçok enzimde kofaktör olarak iş görür. Enzimlerin esas iş yapan bölümü koenzim ya da kofaktör kısmıdır ve enzimin protein olan bölümüne göre daha küçüktür. Enzimin hangi maddeye etki edeceğini protein kısmı belirler. Koenzim Platin’den oluşur ise enzim kanserli hücreyi tanır ya yok eder veya tamir eder. Mineraller ve vitaminler enzimin beyni gibidir. Binlerce molekülden oluşan enzimlerin beyni diyebileceğimiz kısım vitamin ve minerallerden oluşan aktif kısımdır. Enzimler saniyede binlerce işlem yapacak kapasiteye sahiptir.

    P53 Geni kanser vakalarında çok çok önemli;
    P53 geni hücre çekirdeğinde ki DNA’nın içindeki kromozomlardan 17. Kromozmda bulunur. P53 geni veya protein’nın bir çok görevi vardır. Bu görevler; DAN yapısı ve dokusu bozulmuş ve hasara uğramışsa DNA yı tamir eder ve yeniler. Bir çok dış etkenden dolayı; serbest radikallerin saldırısı, florid zehirlenmesi, alüminyum zehirlenmesi, GDO lu besinler, bakteri, virüs ve mantarların ve bunların üretiği toksik maddelerin yapmış olduğu tahribatlar sonucu hücreler de kanser görülür. Günde ortalama her insanda 400-500 kanser hücresi oluşur ve hücre çekirdeğinde kromozom içinde 17. Kromozomdaki p53 geni hemen devreye geçer ve tahrip olan hücreyi tamir eder veya tamir edilmiyecek durumda ise o hücreyi öldürür. Bir çok faktörden dolayı p53 geni azalır ise kanseri durdurmak mümkün olamaz.

    Kullanılması:
    Nar Kabuğu Ekstresi ile yapılan çalışmalarsonucu birleşiminde ki punikik asitin kansere karşı etkili olduğu tesbit edelmiştir. Nar suyu ve tohumlarını antioksidan olduğu tesbit edilmiştir. Nar tohum yağının kansere karşı etkisi üzerindeki çalımalar sonucunda olumlu neticeler elde edilmiştir. (FFD Monografları S. 550, Prof. Dr. Ömer Demirezer). Kabukları eskiden bağırsaktaki tenyalara karşı kullanıl-mıştır.

    Çayı: Bağırsak tenyalarına karşı 50 gram kabuk 5-6 saat 500-600 ml suda bekletilir ve sonra hafif ateşte 250-300 ml su kalana kadar bekletilir ve süzülür suya şeker ve ya Bal katılarak içilir. Kabuklardaki (Gövde ve ya Kök) alkoloitler Tenyaların kaslarını uyuşturarak onları sersemletir ve tenyalar bağırsak mukazasını bırakarak serbest kalır. Bu halde yine kendiliğinden düşmez, onu düşürmek içi Hinç yağı ve ya suda eritilmiş İngiliz tuzu içmek gerekir.Halk arasında Nar meyvesinin Mide- Bağırsak, Karaciğer, Kalbe iyi geldiği ve cinsel gücü artırdığı söylenmektedir.

    Yan Tesirleri: Bir defada 50 gram Kabuktan (Gövde,Dal ve Kök) içilmesi sağlığa zararlı olabilir. Bu nedenle Doktor bilgisi dahilinde kullanılması daha uygundur.

    ibrahim Gökçek

    Engin Deveci
    Kullanıp FAYDASINI GÖRDÜĞÜM ürünlerdir.İnsanın VÜCUDUNU TEMİZLİYOR. Diğer ürünlerle birlikte SİGARAYI BİLE BIRAKMANIZI SAĞLIYOR. (NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI)
    KAYNAK

    Alev Terziler
    Ben kullanıyorum (NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI) HEM İÇİYORUM hem CİLDİME SÜRÜYORUM tavsiye ediyorum herkese hocama da teşekkür ederim
    KAYNAK

    Meryem Lale Öztürk
    NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI aldım şahane teşekkürler
    KAYNAK

    Fatih Çınarlar
    İbrahim Gökçek beyden Allah razı olsun bundan seneler önce hiçbir şifalı bitki bilgim yoktu NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI nedir bilmezdim ALOE VERA nedir bilmezdim SPİRULİNA nedir bilmezdim SÖĞÜT nedir bilmezdim GEVEN JEL nedir bilmezdim KETEN TOHUMU YAĞI nedir bilmezdim ve daha niceleri BİZİ AYDINLATTIĞI İÇİN İBRAHİM GÖKÇEK HOCAMA TEŞEKKÜR EDİYORUM ve çevremdeki kişilerede anlatıyorum ürünlerini sağlıcakla.
    KAYNAK

    Konu murattt tarafından (https://bitkiara.com/vb5/member/13772-murattt Saat 14 May 2020, 14:31 ) değiştirilmiştir.

  • #2
    P53 Geni ve Kanser Tedavisindeki Rolü

    Yapılan kanser araştırmalarında insanlardaki tümörlerin %65 sinde P53 geninin mutasyona (gen değişimi) uğradığı ve görev yapamadığı saptanmış ve dolayısı ile P53 tahribatı ve kaybının kanser oluşumunda kritik bir öneme sahip olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle P53, 1979 yılında keşfedilip 1993 yılında "YILIN MOLEKÜLÜ" seçilmiştir. Bu gen, insanda 17.kromozomda bulunur. Hücre yaşam döngüsü (cellcycle) çok karışık ve kompleks olaylar zinciridir. Bu döngünün düzenlenmesindeki hatalar hücre bölünmesinin (çoğalmasının) kontrolünün bozulmasına sebep olur. Diğer bir deyişle hücre döngüsünün kontrol noktalarındaki başkalaşım ve değişimler kanser oluşumunu tetikleyebilir.

    P53 GEN AKTİVASYONU
    Kanser oluşumunun ilk adımı, DNA nın hasar görmesidir. DNA hasarları çeşitli şekillerde ve mekanizmalarla onarılır. Bu olaylar zincirini kısaca özetlersek, DNA hasarı olan hücre çekirdeğinde P53 geni aktive olur. Bu, tamir edici gendir. Hücrenin içinde bulunduğu faza göre P53 tarafından hasar tamiri amacı ile baskılayıcı bir gen olan P21 tarafından hasarlı hücre yaşam döngüsü durdurulur. Hasarlı gen, tamir edilir ve yaşam döngüsü tekrar başlatılır. Eğer gen tamiri mümkün olamıyorsa Bax isimli bir proapoptotik etkili protein P53 geni tarafından aktive edilerek hücreyi G1 adı verilen mitotik çoğalma fazında hapsederek hasarlı hücrenin ölümünü sağlar. Bu özetlenmiş açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi P53 hücre döngüsüne çok yönlü olarak etkili olup, çok çeşitli mekanizmalarda hücreyi ve dolayısı ile organları ve vücudumuzu kanserden koruyan gendir. Bu nedenle bu genin de sağlıklı olması, korunması ve güçlendirilmesi gerekir.

    P53 GENİ – CURCUMİN – KANSER İLİŞKİSİ
    Curcuma Longa (curcumin) çok yönlü özellikleri olan güçlü bir biyoaktif bileşendir. Antikanserojen, antiinflamatuar, antioksidan özellikleri yanında iltihap yapıcı sitotokinleri, kanserojen enzimleri ve kinazları, reseptörleri baskılayıcı rol oynadığı gibi, son araştırmalar da curcumin genom yapısını anlamlı ölçüde güçlendirdiği, böylece DNA nın ve onun parçacıkları olan genlerin yapısal ve fonksiyonel aktivitesinin korunmasını sağladığı anlaşılmıştır.

    CURCUMİN NEDİR?
    Curcumin; Zerdeçal, zerdeçöp, Hint safranı isimleri ile tanımlanan ve çoğunlukla Uzak doğu ülkelerinde yetişen egzotik bir baharattır. Kökleri ve rizomları kullanılır. Zerdeçal tozu baharat olarak da aktarlarda bulunmaktadır. Baharat olarak kullanımının iyileştirici özelliği bulunmamaktadır. Curcumin ise zerdeçal kökünün içerisinde %2,5 oranında bulunan önemli ve iyileştirici etken maddesidir. İnsan metabolizması bu etken maddeyi izole etme yeteneğine sahip değildir.

    CURCUMİNİN ÖZELLİKLERİ:
    Curcumin kanserli hücreler ile savaşan P53 geninin aktive olmasında önemli bir uyarıcı ve destekleyicidir. Curcumin P53 geni üzerindeki bu etkisinin dışında kanser hücreleri üzerinde aynı P53 gibi etki göstererek kanserli hücreleri apoptozise (hücre ölümüne) zorlayabilmektedir.

    Dünya genelinde yapılmış binlerce klinik ve laboratuar çalışmalarına göre curcuminin kanser hücrelerini öldürücü etkisi doğrulanmıştır. Yine birçok çalışmada kemoterapi ve radyoterapi esnasında curcumin verilen hastalarda iyileşme çok daha hızlı izlenmiştir. Birçok bilimsel çalışma curcumini kemoterapik bir ajan olarak kabul etmiştir.

    Bu sebep ile araştırmalar P53-curcumin-kanser üçgeni üzerine yoğunlaşmaya başlamıştır. Curcumin etken maddesinin sadece kanserli hücrelerde değil, oto immün hastalıklar, hepatitler, Alzheimer, enfeksiyon, romatizma, romatoid artrid, crohn, çölyak, MS, oksidatif stres, felç, diyabet, kolesterol, helicobacter pylori, kolon polipleri, sedef gibi hastalıklar üzerine iyileştirici yönleri araştırılmış sağlık ve tıp dergilerinde yayınlanmıştır.

    KANSER- P53- CURCUMİN İLİŞKİSİ
    Kanserin çaresi varmı, kanserin ilacı bulundumu, aslında çözüm bulundu da bilerek mi açıklanmıyor. Neden kanser vakalarında artış var gibi gerek halk gerekse kamuoyunda birçok düşünce var. Cevabı verilmemiş bir çok sorunun aslında mutlak mantıklı cevapları vardır. Çözüm içerse de içermese de anlaşılabilir izahatlar yapılabilir. Ancak kanser ve tedavisinde kullanılan maddeler konusu gereğinden fazla sulandırıldığından ve istismar edildiğinden dolayı anlatanlarda, anlayanlar da sıkıntı içindedirler.

    Kanser araştırmalarına harcanan zaman ve finansal kaynaklar birçok araştırmanın önüne geçmektedir. Buna rağmen son 50 yıl içerisinde net bir çözüm bulunamamıştır. Fakat bazı kanser türlerinin erken evrelerinde yenilenen kemoterapik ilaçlar ve tıbbi cihazlar konusunda mesafe alınmıştır. Son yıllarda nano teknoloji ve genler üzerine yapılan çalışmalar geleceğe umutla bakılabilmesine yol açmıştır. Bir şeylerin çözümünün hala bulunamayışı bugün itibarı ile hala her şeyin bilinmemesi ya da keşfedilemeyişi ile orantılıdır. Çözüm var ve çok yakınımızda duruyor olabilir. Ancak ya henüz göremedik ya da bazılarımız görmek istemiyoruz. Mevcut tıbbın kanser tedavi sürecine artık hastalarda katıldı ve kendi araştırmaları ile hastalıklarına alternatif çözüm arayışlarına girdiler. Dünya genelinde kanser hastalarının önemli bir çoğunluğu geleneksel yöntemler ile çözüm sürecini desteklemeye çalışıyorlar. Hatta bilerek ya da tesadüfi bazı kanser hastaları hayret verici sonuçlar elde edebiliyorlar. Demek ki bu alan yabana atılmamalı hatta daha ciddi çalışmalar ile genişletilmeli. Dünya araştırma sonuçlarına göre aslında keşif niteliğinde bazı sonuçlara ulaşıldı fakat şu veya bu sebepler bahane edilerek üzerine gidilmemiş ya da üstü kapatılmış olabilir. Bu çalışmaların birçoğu Faz I – faz II boyutunda bırakılmış olmasına rağmen yinede bir çok tıp dergilerinde makaleler ve araştırma sonuçları olarak yerini almıştır.

    Son yıllarda araştırmalar P53 gen aktivitasyonu ve curcumin ile ilişkisi üzerine yoğunlaşmıştır. P53 geni günümüz itibari ile oksidatif stres ve enfeksiyonel oluşumlar karşısında hücre bazında yeteri kadar koruma kalkanı oluşturamıyor. Mevcut P53 oranları birkaç yüz yıl önce dahi bu şekli ile yeterli olabilirken gelişen teknoloji, çevresel faktörler, kimyasallar ve mutasyona uğramış birçok virüs ve mikrop karşısında yetersiz kalmaktadır. Kısacası kanser oluşumuna sebebiyet verdiğini düşündüğümüz tüm faktörler buz dağının görünen kısmıdır. Temelde yatan gerçek ise P53 geninin günümüz şartları karşısında savunma gücünün yetersizliğidir.

    TEDAVİDE GEN FAKTÖRÜ : P53 GENİ NEDİR?
    • P53 yada diğer adıyla tümör protein 53 ( TP53) bir çok organizmada kanseri baskılamak için çok önemli bir proteindir.
    • Hücre döngüsünü düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür.
    • DNA zarar gördüğünde DNA tamir proteinlerini harekete geçirir. Sağlam hücreleri koruma altına alır. DNA tamir edilemeyecek kadar hasar gördüğünde (kanserleştiğinde) Apoptozu (programlaştırılmış hücre ölümünü) başlatır.
    • İnsan bedeninde hemen her yerin de bir şekilde mikro, yani hücresel bazda kanserleşme başlamış ise ilk silah p53 dür.
    • Kanser savaşçısı olan p53 proteini kanserli hücrenin agresif büyümesi ve çoklu metastazlarında yeterli olmadığı gibi inaktif duruma düşmektedir. Yani pasifleşmektedir.
    • İnsan bedeninde günde ortalama 300-400 kanser hücresi oluşabilmekte. Hatta yaşamları içerisinde farkında olmadan bir ya da birkaç kez kansere yakalanıp iyileşebilmektedirler. İşte bu sonucu sağlayan p53 genidir.
    • Çevresel faktör değişmeden önce hayatımızda kimyasallar Petro kimya ürünleri, radyasyon, GDO, zirai ilaçlar vb. bir çok kanserojen girmeden önce p53 geni kudretliyken bu kadar olumsuz ve kansere yatkınlık yaratan sebeplerden sonra kendisinden beklenen başarıyı tam olarak sağlayamamaktadır.

    P53 GENİNİN AVANTAJLARI:
    İnsan bedeninde birçok organ bulunduğundan her organda değişen kanser hücreleri gelişebilir. Bu da farklı organlar olmalarından ve farklı proteinler içermelerinden kaynaklanır. Bir organda işe yarayan kemoterapi ilaçları başka bir organda işe yaramayabilmektedir. Demek ki hiçbir kemoterapi ilacı tüm kanserler için kullanılmıyor.

    Oysa P 53 organizmada oluşabilen tüm kanserler üzerinde etki gösterebiliyor. Bunun sebebi programında DNA yı hasara karşı korumak olarak düşünebiliriz.

    Eğer tümör protein (TP53) adlı geni kopyalayıp insan bedenine verebilmenin yolu açılmış olsa idi hemen hemen tüm kanser türleri üzerinde muazzam bir sonuç alınabilirdi.

    Hatta Dünya da hiç kimsenin kansere yakalanmaması gibi bir sonuçla da karşılaşılabilirdi.
    Madem buraya kadar bu kadar bilgiye ulaşabilmişken araştırmalar hangi yöne doğru genişletilmelidir.

    P53 GENİ VE CURCUMİN İLİŞKİSİ:
    P53 proteinin sağlam hücreleri koruyarak kanserli hücreleri yok etmek gibi bir görevi var ve yeterli olamıyor ise insan bedeninde P53 gibi davranabilen ve onun amaçlarını yerine getirebilen bir maddeye ihtiyaç duyulmaktadır. Curcuma longa bitki kökü rizomunda bulunan curcumin etkin maddesi klinik ve laboratuar araştırma sonuçlarına göre tamda istenen sonuçları ortaya koymaktadır. Bitki kökünden elde edilen bu madde hemen hemen tüm kanser türlerinde (invivo ve invitro ortamlarda) işe yararlılık göstermiştir.

    Dünya genelinde 5000 araştırma sonucu bu gelişmeyi doğrulamaktadır.

    Curcuma longa ekstresi olarak sıvı ve içilebilir formda üretilebilmiştir. Faz3 - A2 adlı özel bir yöntem ile defa pik seviyede güçlü ve sonuç verici yönleri ile bazı onkologların reçetelerine girmiş ve sınırlı sayıda eczaneye verilebilmiştir.

    Bazı otoriteler bu maddenin hap, kapsül, vb formları üzerinde durmuşsa da başarı sağlanamamıştır. Avrupa da intravenöz yani damar içi uygulama için çalışmalar yapıldıysa da damar içerisine tortu birikimi ve tıkanmalar gerçekleştiğinden bu modelden uzaklaşılmıştır. Curcumin solüsyon olarak kullanımı en sağlıklı ve sonuç veren model olarak kabul edilmiştir. Yani kısacası bu madde bir gıda ürünü gibi bu formu ile kullanılmak durumundadır. Gerek ağız- boğaz kanserleri, Akciğer kanseri, mide kanseri, meme kanseri, beyin tümörleri, pankreas kanseri,prostat kanseri, larenks kanserleri, lösemi ve lenfomalar, özafagus kanseri, kolon kanseri ve diğer kanserler olmak üzere emilebilir özelliği ön planda olmalıdır. Ancak deri kanserleri ve malign melanomlar da harici tampon olarak da kullanılabilme özelliğine sahiptir.

    Curcumin solüsyon yalnızca P53 proteinin görevi olan kanserli hücrelerin öldürülmesinde rol oynamaktadır. Kronik iltihaplanmalarda, kanser hücrelerinin ortaya çıkarak gelişmesine neden olan COX2 enzimini baskılamaktadır. Bu özelliği ile tüm enfeksiyonel hastalıklarda ve ağrılarda son derece başarılıdır.




    nar çekirdeğinin faydaları nar
    çekirdeği faydaları cekirdeginin faydalari Bu aralar çok fazla nar yiyorum ve kendimde değişiklikler hissetmeye başladım meleklerim.Kilolarımdan dolayı sürekli kabız olan ben bu günlerde coştum resmen.Ama narı suyunu değil de çekirdekleriyle beraber tüketiyorum ki nar çekirdeği de en az kendisi kadar faydalıymış.Farkında olmadan iyi bişey yapmışım meleklerim.Bol bol nar yiyin .

    Nar taneleri ve suyu pek çok derdin devasıdır. Yaz mevsiminde serin meyve suyu veya ferahlatıcı bir kokteyl olarak tüketilen nar, Sağlık bakımından da özellikle kış mevsiminde bol bol tüketilmesi gereken bir meyvedir. Narın insan sağlığına olan faydalarını saymakla bitirmek mümkün değil. Adeta bir ´ilaç´, hatta antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor.

    İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor.´ Latince adı ´Punica Granatum´ olan nar, özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde vücudun savunma sistemini güçlendiriyor. 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan Yapılan araştırmalarda nar suyunun cilt kanserine ve erkeklerde prostat kanserine karşı koruyucu etkisinin görülmüştür.

    Kış mevsiminde portakal, mandalina ve limonun yanı sıra narı da taze şekilde veya suyunu sıkarak tüketmek son derece önemli. Narın en önemli özelliklerinden biri de genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruması. Damar tıkanıklıklarını geriletme özelliği bulunan nar, ´ACE´ denilen enzimi engelleyerek tansiyon düşürücü bir etki de yapıyor. Nar birçok özellikleriyle bazı meyveleri de geride bırakıyor. Örneğin narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor. Tüm bu özellikleriyle adeta bir ´ilaç´ ve doğal antibiyotik görünümünde olan nar, sofralardan kesinlikle eksik edilmemesi gereken meyveler arasında yer alıyor.

    Nar suyu ayrıca damar sertliğine karşı güçlü etkisi bulunan bir içecek olarak karşımıza çıkıyor. Nar suyunun sadece tanelerinden değil, tüm meyveden üretilmesi, bu içeceğin antioksidan etkisinin daha da artmasına neden oluyor. Zira bu önemli meyvenin kabuğu alkaloit, tanen ve glikozitler içeriyor. Bu nedenle ishal kesici ve kurt düşürücü özelliğe sahip bulunuyor. Nar kabuğunun ekstresi ise güçlü bir virüs ve mikrop öldürücü özelliği sahip. Ayrıca, cilt üzerinde enfeksiyon ve yara iyileştirici etki de gösteriyor. Bunların yanı sıra, meyve kabuğu ve tanelerin antioksidan ve anti-tümör etkileri de biliniyor´.
    Beslenmede yer almalı Beslenmede mutlaka yer alması gereken nar, aynı zamanda güçlü bir antioksidan özelliği taşıyor. Yapılan araştırmalara göre narda, serbest radikallere karşı güçlü etkisi olan çeşitli vitamin, mineral, enzim ve antioksidanlar bulunuyor.

    Serbest radikallerle en iyi mücadele yolu bu antioksidanları tanımak ve dışarıdan doğru besinleri seçerek bunların etkinliğini en üst düzeyde tutmaktır. Bugün için bilinen en güçlü antioksidanlar; C ve E vitaminleri, glutatyon, lutein, N-Acetylcystein, keratonoidler, flavonoidler, koenzim Q-10, alfa lipoik asit ve selenyumdur. Nar suyu da doğal antioksidanlardan biridir.
    Narın bilinen bazı faydaları: Nar suyu dişeti iltihaplarını giderir. Yüksek tansiyonu düşürür. Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır Enerji verir, yorgunluğu giderir İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar İshali (diare) önler tedavide destek sağlar Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır. Böbrek iltihaplarının giderilmesinde etkilidir. önemli not :Nar suyu tansiyon düşürdüğü için düşük tansiyonlu kişilerin tüketmesi sakıncalıdır

    Nar Çekirdeği ve Faydaları Nar Çekirdeğinin içerdiği antioksidanlar: Zarar görmüş insan hücrelerinin yenilenmesini sağlayarak kanserojen hücrelerle savaşır, yaşlanmayı geciktirici (anti-aging) özelliklere sahiptir, kalp krizi riskini azaltır, kolesterolü düzenler. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Menopoz sıkıntılarının aza indirilmesine yardımcı olur. Selülit oluşumunu engeller. Doğanın insanlığa hediyesi nar çekirdeğinin bilimsel araştırmalar neticesinde ortaya konulan faydalarından bazıları; Nar Çekirdeğinin Faydaları: * Güçlü Antioksidandır * Kalp krizi riskini azaltır * Selülit gibi cilt problemlerini çözer * Östrojen takviyesi ile menopoz dönemi sıkıntılarını giderir. * Yaşlanmayı geciktirir (anti-aging) * doğum kontrol hapının yan etkilerini azaltır. * Kötü kolesterolü ve hipertansiyonu düşürür Nar Çekirdeğinin bilimsel referanslara dayanan faydalarından bazıları: Kötü Kolesterolü ve Hipertansiyonu Düşürücü Güç Nar Çekirdeği, Polyhenol gibi önemli bir antioksidant içerir. Bu özelliğiyle, kötü kolesterolün (LDL) azalmasına yardımcı olur, hipertansiyonlu insanlarda kan basıncının düşürülmesini sağlar. Bunun yanında Lipide Peroksidasyon ve ACE enzim aktivitesini de düşürür. Yapılan klinik çalışmalarda iki hafta boyunca günlük 120 mg. nar çekirdeği ekstraktı tüketen yüksek tansiyon hastalarında bu süreç sonunda sistolik kan basınçlarında % 5'lik düşüş tespit edilmiştir.

    Selülit Gibi Cilt Problemlerine Doğal Çözüm İçerdiği yüksek polyhenol (% 80) sayesinde ve ellajik asit (% 40) sayesinde cilde parlaklık verir, ciltte yağ oluşumunu engeller. İçerdiği yararlı asitler selilüt oluşumuna engel olur. Menopoz Dönemi ve doğum Kontrol Hapı Sıkıntılarına Karşı Nar östrojen yönünden bilinen en zengin meyvelerden biridir. Yapılan laboratuar çalışmalarında Nar Çekirdeği'nin %25'inin östrojenik etki gösterdiği bulunmuştur. Bu etki menopoza girilmesini geciktirir, menopoz dönemi sıkıntılarına yardımcı olur. turkeyarena.com Özellikle birçok kadının korkusu olan, menopozun neden olduğu kemik erimesini, içerdiği elajik asit sayesinde engeller ve bedene destek, güç sağlar. Doğum kontrol hapı kullanımı sırasındaki yan etkileri hafifletir.

    Cinsel Soğukluğu Giderici Yapılan bilimsel araştırmalar Nar Çekirdeğinin afrodizyak etkiye sahip olduğunu saptamıştır. Yüksek ölçüde östrojen içermesi nedeniyle, kandaki östrojen miktarını çoğaltarak, sağlıklı bir cinsel yaşamın kapılarını açar. stres Azaltıcı Vücudumuzdaki her hücre günlük ortalama 10.000 serbest radikalin hücumuna maruz kalır. Bu saldırılar hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı tehdit eder. Bu saldırılara karşı antioksidan oranı yüksek besinler tüketilmelidir. Organik nar çekirdeği, Portakal, greyfurt, elma, armut ve yeşil çaydan katlarca fazla antioksidan içerir. Zihinsel sağlığımızı korur, rahatlatıcı etkisi vardır.
    Konu abdullah tarafından (https://bitkiara.com/vb5/member/1072-abdullah Saat 15 February 2018, 15:12 ) değiştirilmiştir.

    Yorum yap


    • #3


      İçeriğinde yüksek orandaNar Çekirdeği Yağıihtiva etmektedir. İster yüzde olsun, ister boyunda veya vücudun herhangi bir yerinde oluşmuş sivilce,Sivilce lekesi, cilt lekesi, kırışıklık, gibi sorunların iyileşmesine yardımcı olmaktadır. Cildin sağlıklı ve canlı görünmesine yardımcı olur. Cildin maruz kaldığı yaşlanma sürecini yavaşlatır.
      Var olan kırışıklıklarınızı azaltır.

      Türkiye ye henüz gelmiş olan Nar Çekirdeği Kremi yurtdışında yıllardır varlığını sürdürmekte, kariyerini oyunculuk olarak belirleyen herkesin yaptığı ilk işse bitkisel kozmetikler ile cildinin bakımını yoğun bir şekilde sağlamak. Bunun içinde en yaygın olarak kullanılan ürün ise Nar Çekirdeği Yağı içeren deri altında kolay emilebilen Nar Çekirdeği Kremleridir.

      Faydaları
      Nar Çekirdeği Kremi, yaşlanmayı önleyici ve tersine çevirici özelliklerinden dolayı önemli bir doğal krem haline geldi. Kadınlar arasında da popüler olmaya başladı. Kadın-Erkek Orta yaşlar için yaşlanmayı önleyici özelliklere sahip krem, canlı ve parlak bir görünüm veriyor, çizgileri engelliyor.
      30 yaşında olan ama hala 20'li yaşların başında gözüken Ebru Şallı'nın güzelliğini nar özlü kremler kullanmaya borçlu olduğunu her fırsatta söylediğini anımsayın!

      Erkeklerde tıraş sonrası kızarıklık ve yanmalara karşı ferahlatıcı etkisi vardır.
      Cilt İçin gerekli olan E vitamini içermektedir.
      Cildi serbest radikallere karşı koruyarak cildin daha parıltılı ve elastik görünmesine yardımcı olur.
      Cildi toksinlere karşı korur.
      Cildi tazeler.Anti-Aging etkisi ile yaşlanma karşıtıdır.
      Sivilce ve aknelerin yok edilmesine yardımcı bir üründür.
      Kuru Ciltler için nemlendirici özelliği vardır
      İçeriğinin Kantaron Yağı ile desteklenmesi sayesinde çatlaklara ve izlere karşı mücadele etkisi vardır.
      Kılcal damarları hareketlendirdiği için selülit tedavisinde rahatlıkla kullanılabilir.
      Aloe Vera sayesinde cildi ölü deriden arındırır.
      Hodan Yağı sayesinde sigara-alkol ve günlük dış etmenlerin zararlarını en az indirir.
      Cildin pigment yapısını düzenlemeye yardımcı olur.
      Kadın-Erkek tüm cilt tipi için kullanımı uygundur.
      Gözenekleri sıkıştırıcı etkisi vardır.
      Siyah Noktaları yok eder ve tekrar oluşumunu engeller.
      Hoş kokusu ile sizi kendinize hayran bırakır. Cilt tarafından çok çabuk emildiği için kalıntı bırakmaYaz anında etki eden bir formüle sahiptir.
      Kullanımı:
      Akşam yatmadan önce temiz ve makyajdan arındırılmış cildinize az bir miktar sürünüz ve tamamen emilene kadar cilde masaj yapınız. Kremi yoğun olarak sürmekten kaçınınız.
      Sabah kalktıktan sonra cildinizi tekrar suyla temizleyiniz. Makyaj yapılacaksa 5-10 dk derinin tamamen kremi emmesini bekleyiniz.
      Üründen Maksimum etkiyi almak için mutlaka gece kullanımına ara vermeden devam edin. Çünkü biliyoruz ki uyku halindeyken cilt dinlenme evresine geçer ve cilt bakımı ürünlerinin etkisinin maksimuma çıktığı zamandır.
      Selülit tedavisinde kullanmak için öncelikle sıcak havlu ile pres yaparak gözeneklerin açılmasını sağlayınız. Kremi dairesel hareketler ile masaj yaparak iyice vücudunuza yediriniz. Hergün akşam ara vermeden kullanınız.
      Nar çekirdeğindeki diğer önemli bileşenler, linoleik ve oleik asitlerdir. Linoleik asitin hayvan deneylerinde kalın barsak kanseri üzerinde önemli iyileştirici etkisinin olduğunu gösteren hayvan deneyleri mevcuttur. Prostat ve meme kanserinde de etkili olduğu düşünülmektedir. Prostat Kanseri yanı sıra prostatın iyi huylu büyümesinde, şeker hastalığında ve lenf kanserinde de etkili olduğuna dair ABD’de yapılmış çalışmalar mevcuttur. Linoleik asit kandaki kötü Kolesterol oranını düşüren önemli bir ajandır. Kötü kolesterolün damar çeperini delip duvara yerleşmesini ve plakaların, tıkanıklıkların oluşmasını önler. Kötü kolesterol oksidasyonu, damar sertliğinin ilk halkalarından biridir.
      Ateroskleroz denen damar sertliğine karşı koruyucudur. Damar açıcı ve damar elastikiyetini artırıcı özelliği vardır. Nar çekirdeği bileşeninde bulunan linoleik asit ve polifenollerin kalp damar hastalıklarındaki koruyucu etkisi hakkında deneysel ve klinik çalışmalar mevcuttur. Kan basıncında artışa sebep olan ACE adlı enzim aktivitesini azaltarak kan basıncını düşürücü etki sağlar, hipertansiyonda faydalıdır. Bu enzim tansiyonumuzu artıran kötü bir maddedir ve hatta,piyasada bu enzimi bloke etmek için kullanılan birçok tansiyon ilacı vardır.

      - Güçlü Antioksidandır
      - Kalp Krizi riskini azaltır
      - Selülit gibi cilt problemlerini çözer
      - Östrojen takviyesi ile Menopoz dönemi sıkıntılarını giderir.
      - Yaşlanmayı geciktirir (anti-aging)
      - Doğum kontrol hapının yan etkilerini azaltır.
      Nar meyvesi gibi nar çiçeği de C vitamini deposudur. Vücut direncini artırır ve grip, soğuk algınlığı için çok yararlıdır.
      - Kanı temizleme özelliği vardır.
      - Öksürük için nefes açıcı ve rahatlatıcı özelliğe sahiptir.
      - Kan şekerini düzenler. Kan şekeri düşüklüğüne iyi gelir.
      - Ölü hücreleri yenileme özelliği ile vücuda direnç verir ve güzelliğiniz içinde çok faydalıdır.
      - Yüksek tansiyona iyi gelir.
      - Böbrek hastalıklarına ve böbrek iltihabına yararlıdır.
      - Vücutta oluşan kireçleme için fayda sağlar.
      - Sindirim sistemi ve bağırsak hastalıkları için iyidir. Bağırsaklardaki kurtları ve solucanları düşürmede etkilidir.

      Nar çekirdeği yağı cilt, nar çekirdeği yağı cilde nasıl uygulanır, nar çekirdeği yağının ciltte kullanımı, nar çekirdeği yağı yüze sürülürmü
      Nar Çekirdeği Yağının Cilde Faydaları
      Cildi tazeler, yaşlanmayı geciktirir. (Anti-aging) Cilt besleyici, sıkılaştırıcı, selülit giderici olarak kullanılır. CilDin kaybettiği kolajeni ve cilde gerekli olan malzemeleri kazandırıyor.
      Nar çekirdeği yağı, cildin ihtiyaç duyduğu tüm maddeleri içerir ve cilde takviyede bulunur. Cildi besler ve sıkılaştırır. Selülitleri giderir. Cildi gençleştirir. Hücre yenileyici özelliğinden dolayı, cilt kırışıklıklarını gidermede, eşsiz bir üründür. Tabi, bu etkilerin görülebilmesi için, % 100 doğal olarak, yani fabrikasyon üretim olmadan, meyveden soğuk sıkma yöntemi ile üretilmiş olması gerekmektedir. Aksi Taktirde, söylediğimiz faydalarından hiç birisni göremezsiniz.

      Nar Çekirdeği Ekstraktı güçlü Antioksidan özellik gösteren bir Gıda takviyesidir. Bu özelliği içerdiği polifenolik bileşenlerden kaynaklanmaktadır. Yapılan araştırmalar. bu polifenolik bileşenler içerisinde yer alan Ellagic Asit’in kalp-damar sağlığında ve bağışıklık sisteminin desteklenmesinde olumlu etkilerinin olduğunu ortaya koymuştur.

      Ellagic Asit. kötü huylu Kolesterol olarak bilinen LDL oksidasyonuna karşı dayanıklılığı arttırmaya ve lipid peroksidasyonunu engellemeye yardımcı olur.

      İçeriği: NAR ÇEKİRDEĞİ EKSTRAKTI
      Nar Çekirdeği Ekstraktı güçlü antioksidan özellik gösteren bir gıda takviyesidir. Bu özelliği içerdiği polifenolik bileşenlerden kaynaklanmaktadır.
      - Yetişkinler için günde 1-2 kapsül alınması tavsiye edilir.
      Bitki Adı: Nar Çekirdeği - Pomegranate seed
      Bitkinin Latince Adı: Punica granatum
      Bitkinin Bilinen Diğer Adları:
      Bu Bitki Hakkında Çıkan Çeşitli Yazı ve Alıntılar: Vücudumuzdaki her hücre günlük ortalama 10.000 serbest radikalin hücumuna maruz kalır. Bu saldırılar hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı tehdit eder. Bu saldırılara karşı Antioksidan oranı yüksek besinler tüketilmelidir. Nar çekirdeği, portakal, greyfurt, elma ve armuttan daha fazla antioksidan içerir.
      Nar Çekirdeği, Polyhenol gibi önemli bir antioksidan içerir. Bu özelliğiyle, kötü kolesterolün (LDL) azaltılmasına yardımcı olur.
      Bunun yanında, Lipide Peroksidasyon ve ACE enzim aktivitesini düşürmede doğal destekleyici bir rol üstlenmektedir. Yapılan klinik çalışmalarda iki hafta boyunca günlük 120 mg nar çekirdeği tüketen yüksek tansiyon hastalırnda bu süreç sonunda sistolik kan basınçlarında %5 düşüş tespit edilmiştir. İçeriğindeki, yüksek polyhenol ve ellajik asit ile cilDin parlaklık kazanmasına, ciltte yağ ve vücutta selülit oluşumunu engellemeye yardımcı olur.
      Nar, östrojen yönünden bilinen en zengin meyvelerden biridir. Östrojenin etkisi ile menopoza girilmesini geciktirilebilir ve Menopoz dönemi sıkıntıları azaltılabilir.
      Özellikle birçok kadının korkusu olan, menopozun neden olduğu kemik erimesini, içerdiği ellajik asit sayesinde engellemede ve vücudun direncini arttırmada ve güç sağlamada doğal bir destekleyicidir.
      Konu abdullah tarafından (https://bitkiara.com/vb5/member/1072-abdullah Saat 15 February 2018, 15:13 ) değiştirilmiştir.

      Yorum yap


      • #4
        Nar Çekirdeği Faydaları ve kullanımı
        Nar Çekirdeği

        Narın dünya mutfağında hem içecek hem de çeşni olarak kullanımı yaygındır ama şifa amaçlı kullanımı yakın zamanlarda popüler olmuştur. Orta Doğu’da ve Yunanistan’da ise yüzyıllardırt şifa amaçlı kullanılan bir meyvedir.

        Şifa amaçlı kullanılan şekli konsantre ekstresi ve çekirdeğidir. Nar çekirdeği, tüketimi hızla artan çok fonksiyonlu bir gıda desteğidir. İlahi kitaplarda, cennet meyvesi olarak tanımlanır. Hatta, bazı kaynaklar Havva'nın Adem'e verdiği meyvenin elma değil, nar olduğunu iddia ederler.


        Nar çekirdeği, yüksek dozda polifenolik bileşikler, tannin ve antisiyoninler içerirler ki bu maddeler bilinen en güçlü antioksidanlardır. Antioksidanlar, bizi kanserden koruyan en güçlü silahlarımızdır. Yaşadığımız, soluk aldığımız sürece vücudumuzda oksidanlar, yani toksik oksijen artıkları oluşur ve bunlar hem yaşlanmamıza hem de kronik hastalıkların oluşmasına sebep olurlar. Antioksidanlar ise bu maddeleri bloke ederek hem yaşlanmayı geciktirirler hem de kronik dejeneratif hastalıkların ve kanserin meydana gelmesini önlerler. Virüs öldürücü antiviral etkisi de vardır. Kolestrolü, şekeri dengeler, ishali keser, bağışıklık sistemini güçlendirirler.

        Nar çekirdeğindeki diğer önemli bileşenler, linoleik ve oleik asitlerdir. Linoleik asitin hayvan deneylerinde kalın barsak kanseri üzerinde önemli iyileştirici etkisinin olduğunu gösteren hayvan deneyleri mevcuttur. Prostat ve meme kanserinde de etkili olduğu düşünülmektedir. Prostat kanseri yanı sıra prostatın iyi huylu büyümesinde, şeker hastalığında ve lenf kanserinde de etkili olduğuna dair ABD’de yapılmış çalışmalar mevcuttur. Linoleik asit kandaki kötü kolesterol oranını düşüren önemli bir ajandır. Kötü kolesterolün damar çeperini delip duvara yerleşmesini ve plakaların, tıkanıklıkların oluşmasını önler. Kötü kolesterol oksidasyonu, damar sertliğinin ilk halkalarından biridir. Ateroskleroz denen damar sertliğine karşı koruyucudur. Damar açıcı ve damar elastikiyetini artırıcı özelliği vardır. Nar çekirdeği bileşeninde bulunan linoleik asit ve polifenollerin kalp damar hastalıklarındaki koruyucu etkisi hakkında deneysel ve klinik çalışmalar mevcuttur. Kan basıncında artışa sebep olan ACE adlı enzim aktivitesini azaltarak kan basıncını düşürücü etki sağlar, hipertansiyonda faydalıdır. Bu enzim tansiyonumuzu artıran kötü bir maddedir ve hatta, piyasada bu enzimi bloke etmek için kullanılan birçok tansiyon ilacı vardır.

        Çok yüksek doz C vitamini içerdiğinden kuşburnunun tahtını devirdiği söylenir. Limon, portakal, greyfrut ve kuşburnundan daha yüksek doz C vitamini içerir ki artık yüksek doz C vitamininin kansere karşı koruyucu etkisi kanıtlanmıştır. C vitamini yanında yine yüksek doz B vitaminleri, demir, fosfor, sodyum, potasyum, çinko ve magnezyum içerir.

        Nar çekirdeğinin antioksidan ve kollojen yapımını uyarıcı etkilerinden dolayı kozmetik değeri de anlaşılmıştır. Nar çekirdeği yağından yapılan sabun ve cilt bakım ürünleri birçok ülkede revaçtadır. Cilt sıkılaştırıcı ve tazeleyici özellikleri vardır bu ürünlerin. Nar çekirdeği partiküllü peeling ve maske ürünleri de mevcuttur. Tıbbi kremleri ise geçmeyen kronik yaralarda kullanılır.

        Nar ve daha yoğun olarak nar çekirdeği bitkisel östrojen içerir, bu özelliği ile de menapozda görülen sıkıntıların azalmasına yardım eder.

        Yorum yap


        • #5
          Nar Çekirdeği Yağı Faydaları
          Nar, antioksidan bakımından oldukça zengin bir kış meyvesidir ve ne şanslıyız ki Türkiye, en çok nar üreten ülkeler arasında yer alır. Kimileri nar yemeyi biraz zahmetli bir iş olarak değerlendirse de K vitamini, C vitamini, potasyum ve demir gibi bol bol vitamin ve mineral içeren narın faydaları bu zahmete kesinlikle değer. Üstelik narın faydasını görmek için tek seçeneğiniz kışın nar yemek değildir. Nar çekirdeği yağı kullanarak ciltteki yaşlanma belirtilerini azaltabilir, yumuşak ve parlak bir tene sahip olabilirsiniz.

          Nar çekirdeği yağının cilt, saç ve vücudun genel sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinin neler olduğunu biraz daha ayrıntılı olarak sıralayalım:

          Kalp Dostudur
          Yüksek kolesterol ve yüksek tansiyon kalbin sağlıklı şekilde işlemesine engel olan iki tehlikeli risk faktörüdür. Nar çekirdeği yağında bulunan ve polifenoller adı verilen bir kimyasal madde grubu, damarlarda kolestrolün birikmesini engeller ve böylelikle tansiyon ve kalp krizinin de dahil olduğu pek çok kalp damar hastalığını önlemeye yardımcı olur. Nar çekirdeği yağındaki antioksidanların yanı sıra yüksek potasyum oranının da tansiyonun dengelemesinde büyük rolü olduğu düşünülür.

          Kanserin Düşmanıdır
          Stres, güneş ışınları ya da yiyeceklerimizdeki katkı maddeleri gibi faktörler DNA’nın zarar görmesine neden olabilir. DNA zarar gördüğünde hücre döngüsü, hücrelerin bölünme süreci kesintiye uğrar ve bu durum kanser gelişiminde rol oynar. nar çekirdeği yağındaki antioksidanlar hücreleri bu tip zarar görme olasılıklarına karşı koruyarak, kanser riskini de azaltır.

          Kilo Kaybına Yardımcıdır
          Nar çekirdeği yağında bulunan ve güçlü antioksidan özellikte olan flavonoidleradlı bileşikler kolesterolü düşürmeye, kötü yağ hücrelerinin birikmesini engellemeye ve ekstra yağların vücuttan atılmasına yardımcıdır.

          Kas Ağrılarına ve İltihaba Karşı Korur
          Bu yağda bulunan, punisik benzeri yağ asitleri vücudu iltihaba karşı dirençli kılar, kas ağrılarını hafifletir ve vücuttaki şişliğin azalmasına katkıda bulunur.

          Bağışıklığı Güçlendirir ve Hormonal Dengesizlikleri Önler
          Nar çekirdeği yağında bulunan fitoöstrojenler hormonal dengesizlikleri önlemeye veya tedavi etmeye yardımcıdır. Ayrıca bu yağdaki B, C vitaminleri ve diğer mineraller vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.

          Sağlıklı ve Pürüzsüz Bir Cilt İçin Önerilir
          Nar çekirdeği yağındaki antioksidanlar cildi serbest radikallerin zararlarına karşı korur ve cildin doğal yağının üretimini dengeler. Ayrıca vücuttaki hormonal dengesizlikleri önlemeye yardımcı oluşu ile akne tedavisinde veya aknenin önlenmesinde de etkilidir. Bu besleyici yağın nemlendirici etkisi cildi canlandırır, gençleştirir, yumuşak ve pürüzsüz görünmesini sağlar.

          Cilt Problemlerini Giderir
          Egzama, sedef ya da güneş yanığı gibi cilt sorunlarında nar çekirdeği yağının iyileştirici özelliği devreye girer. Yaraları, kesikleri, sivilceleri ve çatlakları iz bırakmadan iyileştirmeye yardımcı olur. Nar çekirdeği yağında bulunan punisik asit cildin kolajen kaybını azaltıp kolajen üretimini arttırarak kırışıklık benzeri yaşlanma belirtilerini geciktirir. İçerdiği C vitamini cilde esneklik kazandırır ve cildin pH seviyesini dengeleyerek sağlıklı, parlak ve genç bir cilt görünümü kazandırır.

          Saça Güç ve Canlılık Kazandırır
          İçerdiği bileşikler, güçlü antioksidanlar ve vitaminler sayesinde nar çekirdeği yağı oldukça popüler bir doğal saç bakım ürünü haline gelmiştir. Zengin içeriği sayesinde yağ saç derisinde kan dolaşımını hızlandırır, kan damarlarını güçlendirir ve sağlıklı saçların uzamasını sağlar. Doğal bir nemlendirici ve besleyici görevi görür. Bu sayede saç kepeği, kaşıntı, saç dökülmesi, kuruluk, donukluk, saçların incelmesi veya kırılması gibi şikayetlerin de önüne geçilebilir.

          Nar Çekirdeği Yağı Nasıl Kullanılır?
          Nar çekirdeği yağı taşıyıcı yağlardan biri olduğu için cilt ya da saça uygulanırken inceltmeden de kullanılabilir. Birkaç damlası günlük kullanımda yeterli olacaktır.Zaten üretimi zahmetli olduğu için nar çekirdeği yağı oldukça pahalı bir yağdır, bolca kullanmanıza gerek olmaması bu nedenle iyi bir haber. İster parmak ucuna ister bir parça pamuğa damlatarak cilde uygulanabilir. Göz altına sürmekten kaçınmanız önerilir. Ayrıca nar çekirdeği yağı yoğun bir yağ olduğundan daha hafif yağlarla karıştırarak veya saç ya da cilt bakım maskelerinize bir iki damla ekleyerek kullanabilirsiniz.Bağışıklık sistemini güçlendirmek gibi içeriden size sağlık katsın diye nar çekirdeği yağı kullanmak istiyorsanız, piyasada tablet veya sıvı besin desteği şeklinde satılan ve kalitesinden emin olduğunuz bitkisel destek ürünlerinden faydalanabilirsiniz. Lütfen haricen kullanılmak üzere hazırlanmış ürünleri aksi belirtilmedikçe ağızdan almayınız.

          Önlemler ve Uyarılar: Nar çekirdeği yağının bilinen önemli bir yan etkisi belirtilmemiştir. Ancak içerdiği çeşitli bileşikler göz önünde bulundurularak hamilelere ve tansiyon hastalarına bu yağı kullanmaktan kaçınmaları tavsiye edilir.

          Yorum yap


          • #6

            Doğal Gıda Desteği Olarak Nar Çekirdeği Yağı:
            “Fonksiyonel Gıda” terimi, genel olarak besinlerin yanı sıra sağlık için yarar sağlayan gıdaları tanımlamaktadır. Fonksiyonel gıdalardan elde edilen yağlar da içerisinde bulunan yağ asitleri, fenolik maddeler ve çeşitli etken maddeler ile hastalıklara karşı koruma potansiyeline sahip fonksiyonel ürünler olmaktadır.Nar, bilinen fonksiyonel gıdalar arasında ilk sıraya yerleşme yolunda hızla ilerlemektedir.Nar çekirdeği yağı alanında yapılan çalışmalar çok yeni olmasına karşın, alınan başarılı sonuçlar bu yağın önemini ve yağa duyulan ilgiyi tüm Dünyada artırmıştır.

            Yapısında, Punicic asitin yanı sıra %0,6 oranında, antioksidan özellikteki polifenoller, yüksek oranda da E Vitamini bulunmaktadır.Nar çekirdeği yağı konjuge yağ asitlerini (CLA) yapısında bulunduran ender bitkilerden biridir. Hayvansal kaynaklı konjuge yağ asitleri yapısında iki çift bağ bulundururken, nar çekirdeği yağının yapısındaki konjuge yağ asitleri üç çift bağ içermektedir.Yapılan klinik çalışmalar, konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. Nar çekirdeği yağının kemopreventiv (Kanser gelişimini kimyasal bileşiklerle önleyen) bir ajan olduğu ve cilt kanseri tedavisinde kullanılabilecek güvenilir ve etkin bir kaynak olabileceği yolunda klinik çalışmalar gittikçe artmaktadır.

            Yapılan bir çalışmada da nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolundaki bulgular ortaya konmuştur.Yapılan klinik çalışmalarda iki hafta boyunca günlük 120 mg. nar çekirdeği ekstraktı tüketen yüksek tansiyon hastalarında bu süreç sonunda sistolik kan basınçlarında % 5'lik düşüş tespit edilmiştir.(The American Journel of Clinic Nutrition 2000)


            Kozmetik Ürün Olarak Nar Çekirdeği Yağı;
            Nar çekirdeği yağı dermatolojik kullanımlar için botanik bazlı bir kozmetik olarak tanımlanmaktadır. Nar çekirdeği yağının, E vitamini ve polifenol içeriğinin zengin oluşu nedeni ile, doğrudan cilt bakımında kullanımı mümkündür. Cildin gereksinimlerini karşılamak yanında, cildi yenileyici “rejeneratif” özelliği de bulunmaktadır. Bu özelliğinden ötürü yaşlanmayı önleyici ve tersine çevirici özelliklerinden dolayı çok kullanılan Nar Çekirdeği Yağı cildi serbest radikallere karşı koruyarak cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastik görünmesini sağlamaktadır.Farklı bir güzellik iksiri olan nar çekirdeği yağı, bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için “acil çözüm“ olarak görülmektedir. Nar çekirdeği yağı, bu ciltlerin onarımı, beslenmesi, nemlendirilmesi ve cildin elastikiyetinin geliştirilmesinde olağanüstü sonuçlar vermektedir.


            Nasıl Kullanılır?
            Dahili kullanımda günde 7-8 damla (bir çay kaşığı) nar çekirdeği yağı yeterli olmaktadır. Harici kullanımda ise parmak uçlarına damlatılan nar çekirdeği yağı deriye yedirilmektedir.


            Uyarılar:
            Nar çekirdeği yağının saptanan zararlı bir etkisinden bahsedilmemektedir. Bununla birlikte içeriğinde doğal östrojen bulunması nedeni ile hamileliğin ilk üç ayında kullanılmaması önerilmektedir.Alerjik reaksiyonlar gözlendiğinde kullanımına ara verilmelidir.


            Araştırmalardan Alıntılar:
            Nar çekirdeği yağı meme kanseri hücrelerinin kendi kendini imha etmesini sağlıyor. İsrailli araştırmacılar, meme kanseri tedavisi ve östrojen replasman tedavisinin güvenliği için, nar çekirdeği yağının önemli etkileri olabildiğini belirtiyorlar. Teknoloji Technion-İsrail Enstitüsü; nar çekirdeği yağının meme kanseri hücrelerinde apoptozu tetiklediği, meme kanseri hücrelerinin kendi kendini imha etmesine dönük bir mekanizmayı harekete geçirdiğini belirlediklerini, bu işlemden normal meme hücreleri büyük ölçüde etkilenmezken nar çekirdeği yağının, östrojen bağımlı meme kanseri hücreleri için toksik olabildiğini ileri sürdü. Dr. Ephraim Lansky; “Çalışmada, laboratuarda büyüyen meme kanseri hücreleri nar çekirdeği yağı ile üç gün tedavi edildi. Araştırmacılar uygulanan yağın dozuna bağlı olarak, kanser hücrelerinin yüzde 56-37’sinde apoptoz gözlendiğini” söyledi.Bu açıklamalar üzerine; New York’lu dahiliyeci ve yaşam tıp uzmanı Dr Martin Goldman, "Bu, görünüşe göre, yüksek meme kanseri riski altındaki pek çok insan, özellikle kadınlar için yararlı olabilecek güvenli bir maddedir", derken, Houston MD Anderson Kanser Merkezi Meme kanseri çalışmaları Doçenti Dr Lansky's ise “bu çalışmanın doğal bileşik anti-kanser ilaçlar geliştirmek için bir potansiyel, yeni bir yol sağlayacağını” bildirdi.


            Nar Çekirdeği Yağı Antikarsinojenik mi?
            Ekim, 2005 yılında, Avustralyalı pop-şarkıcısı Kylie Minogue a, meme kanseri tanısının konulması, meme kanseri profilinin yükselmesine neden oldu ve erkeklerin de bu kanser türüne yakalanabileceğini hatırlattı. Bu durum, kansere karşı tedavi yöntemleri kadar, hastalığa yakalanmayı önleyecek önlemlerin de önemini artırdı. Günümüzde kanser gelişiminin kimyasal bileşiklerle önlenmesi (Chemoprevention) kanser kontrol yöntemi olarak giderek artan biçimde önem kazanmaktadır. Nar çekirdeği yağı bu ortamda içerisinde tabii orijinli antikarsinojenik bileşenler bulunduran doğal diyet ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Antikarsinojen olarak nar çekirdeği yağının günlük yaşamda yaygın kullanımının insan kanser ve genetik hastalıklarını önlemek için etkili olabileceği öne sürülmektedir. Kore'de, meme kanserine karşı koruyucu olarak nar çekirdeği yağı ile yapılan laboratuar testlerde de MCF yayılmasın yüzde 90 durduğu (apoptoz) tespit edilerek nar çekirdeği yağı için meme kanseri önleyici potansiyel vurgulandı.


            Prostat kanseri
            Prostat kanseri İngiltere ve ABD de, erkeklerde kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir. Aslında, prostat kanseri şimdilerde erkeklerde tanısı en sık görülen kanser türüdür. İngiltere’de 30.000 erkek üzerinde her yıl tanı alınmakta ve 10.000 erkek prostat kanseri yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu kanserin de nar çekirdeği yağı kullanımı ile kontrolü gündemdedir, nar suyu ve nar çekirdeği yağının kemopreventif olabileceği düşünülmektedir.

            Cilt kanseri
            İngiltere'nin en yaygın kanserleri arasında cilt kanseri de yer almakta ve kanserli sayısı hızla artmaktadır. Hastalığa yakalananların sayısı 1980'lerin başından bu yana ikiye katlanmış bulunmaktadır. Halen 69.000'den fazla yeni cilt kanseri vakası belirlenmiş olup 2.000 'den fazla insan da her yıl cilt kanserinden ölmektedir. Bu hastalık da gözleri nara çevirmiş bulunmaktadır.Dermatolojik bilim adamlarının çevresel etkilerin ve yaşlanma göstergelerinin derideki tahribatının tedavisi için yaptıkları klinik denemeler de nar çekirdeği yağının cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır.Ege Üniversitesi,İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi’nden Prof.Dr. Ulvi Zeybek, nar çekirdeği yağı kullanımı için aşağıdaki belirlemelerde bulunmaktadır:

            Nar çekirdeği yağının fonksiyonel gıda olarak kullanıldığı kayıtlıdır. Yapılan klinik çalışmalar, konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, nar çekirdeği yağının lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. Nar çekirdeği yağının kemopreventiv bir ajan olduğu ve cilt kanseri tedavisinde kullanılabilecek güvenilir ve etkin bir kaynak olabileceği yolunda klinik çalışmalara rastlanmaktadır.
            Yapılan bir başka grup çalışmada da nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolundaki bulgulardan söz edilmektedir. Günde 7-8 damla nar çekirdeği yağının kullanılmasının yararlı olduğu, ancak içeriğinde doğal östrojen bulunması nedeni ile hamileliğin ilk üç ayında kullanılmaması önerilmektedir.


            Nar Çekirdeği Yağının Kalp için yararı kanıtlandı...
            Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan, AA muhabirine yaptığı açıklamada; “... Nar çekirdeği yağı konjuge yağ asitlerini yapısında bulunduran ender bitkilerden biridir. Nar çekirdeği yağı alanında yapılan çalışmalar çok yeni olmasına rağmen, alınan başarılı sonuçlar bu yağa duyulan ilgiyi tüm dünyada artırmıştır. Nar çekirdeği yağı bileşeninde bulunan linoleik asit ve polifenollerin kalp damar hastalıklarındaki koruyucu etkisi deneysel çalışmalar sonucu belirlenmiştir.” dedi.Dr. Kimy. Neslihan GÜRBÜZ, Türkiye Klinikleri J Med Sci 2006, 26:312-318, de yayınlanan makalesinde; “Antikarsinojenlerin günlük yaşamda yaygın kullanımının insan kanser ve genetik hastalıklarını önlemek için etkili olabileceği öne sürülmektedir” belirlemesinde bulunmaktadır.
            Konu abdullah tarafından (https://bitkiara.com/vb5/member/1072-abdullah Saat 15 February 2018, 15:15 ) değiştirilmiştir.

            Yorum yap


            • #7
              Gençleştiren Nar Çekirdeği Yağı
              Yaşlanmayı tersine çevirici olarak bilinen içeriğinde bol miktarda E vitamini barındıran nar çekirdeği yağı, gençliğine ve güzelliğine önem veren herkesin keşfetmesi gereken bir iksir diyebilirim… Çünkü yaşlanmayı önleyici nar çekirdeği yağı, cildi serbest radikallere karşı koruyarak cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastik görünmesini sağlar. Ayrıca ciltteki hafif kırışıklıkları giderir. Düzenli bir şekilde kullanıldığı taktirde birçok fayda sağlayan bu yağın faydalarını ve nasıl kullanılması gerektiğini incelemeye ne dersiniz?
              Nar Çekirdeği Yağının Faydaları;
              1. Cildi besler,
              2. Cildi sıkılaştırırır,
              3. Selülit gidericidir,
              4. Cildi tazeleyerek yaşlanmayı geciktirir,
              5. Sigara, alkol ve kirli hava gibi kansorejen etmenlerin etkisini azaltarak daha sağlıklı bir cilde sahip olmanızı sağlar.
              6. Cilt iltihaplarını ve enfeksiyonlarını tedavi ettiği gibi bu gibi problemlerin oluşumunu engeller.

              Bu mucize bitkisel yağ soğuk sıkma yöntemiyle ve yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş meyveden elde edilmişse, cildin ihtiyacı olan maddeleri takviye ettiği gibi cildi yenileme etkiside gösteriyor…

              Nar Çekirdeği Yağı Kullanımı İle İlgili Reçeteler:

              Reçete 1: Yorgun ve Yaşlı Görünümü Ortadan Kaldırmak İçin Nar Çekirdeği Yağı
              • Nar çekirdeği yağını bir pamuğa sıkıp yüzünüze uygulayın. Daha sonra parmak uçlarınızla masaj yaparak göz altları hariç yüz ve boyun bölgesine yedirin. Sonra ılık suyla yıkayarak temizleyin. Bu yöntemi 2 ay boyunca hergün düzenli olarak uyguladığınızda yorgun ve yaşlı görünüm ortadan kalkacaktır.
              Reçete 2: Selülitleri Gidermek İçin Nar Çekirdeği Yağı
              • 1 fincan suya 7-8 damla narçekirdeği yağı damlatın ve süllitli gölgere parmak uçlarınızla masaj yaparak yedirin. Düzenli olarak uyguladığınızda selülitlerinizde gözle görünür bir azalma olduğunu farkedeceksiniz.
              Reçete 3: Kırışıklıkları Yok Etmek İçin Nar Çiçeği Yağı
              • 1 tatlı kaşığı yoğurt ve 1 tatlı kaşığı yaşmayı karıştırın ve hazırladığınız bu karışımı cilt üzerine sürerek 20 dakika bekletin. Bekleme süresinden sonra ılık suyla iyice durulayın. Bu maskeden sonra yatmadan önce %100 organik nar çekirdeği yağı ile cildinize masaj yapın ve koruma faktörlü krem kullanın. Düzenli olarak kullandığınızda kırışıklıklarınızda azalma olduğunu göreceksiniz.

              Hücrelerin yenilenmesine yardımcı olan, cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastiki görünmesini sağlayan, cildin kaybettiği kolojeni ve cilde gerekli olan malzemeleri kazandıran bu yağdan genç ciltler de yararlanıyor. Onlara daha canlı ve parlak bir görünüm veriyor, çizgileri engelliyor. Ayrıca bu yağı televiyonların ünlü siması Ebru Şallı’ da kullanıyor ve güzelliğini bu yağa borçlu olduğunu sık sık söylüyor…

              Not: İçeriğinde doğal östrojen madde bulunan bu yağı hamilelik dönemi yaşayanların kesinlikle kullanmaması gerekiyor.

              Yorum yap


              • #8
                Review: Der Granatapfel in der Prävention und adjuvanten Ernährungstherapie bei Herz-Kreislauf- und Krebserkrankungen

                Dr. med. Ludwig Manfred JacobInhalt
                • Übersicht
                • Traditionelle Wirkung
                • Die Wirkungen des Granatapfels und seiner Bestandteile
                • Anti-oxidative Wirkung
                • Anti-entzündliche Wirkung
                  • Immunmodulation, rheumatoide Arthritis
                • Anti-arteriosklerotische Wirkung
                  • Zusammenfassung der anti-arteriosklerotischen Mechanismen
                  • Warum Granatapfelsaft für Diabetiker gesund ist
                • Anti-cancerogene Wirkung
                • Vervierfachung der PSA Verdopplungszeit
                • Prostatakrebs
                • Wirkung auf andere Krebsarten
                • Erhebliche Response-Unterschiede aufgrund der Bioverfügbarkeit
                • Östrogene und antiöstrogene Wirkungen
                • Durch Lebendfermentation lassen sich Bioverfügbarkeit und Bioaktivität steigern
                • Wirkung beim hormonrefraktären Prostatakarzinom
                • Hemmung der Androgen-Rezeptor-Expression und Androgensynthese
                • Wirkung auf Zellsignalwege, Genexpression und Genregulation
                • Tumorzellinvasion
                • Neoangiogenese
                • Konzentrationssteigerung von NO und reduziertem L-Glutathion (GSH)
                • Bindung potentiell prokanzerogener Metalle
                • Hemmung der Zytochrom-P450-Enzyme als chemopräventiver Mechanismus
                • Zytochrom-Hemmung und potenzielle Arzneimittelinteraktionen
                • Mögliche Steigerung des antiproliferativen und Östrogenrezeptor-ß-Agonisten 3ß-Adiol durch CYP-7B1-Hemmung
                • Anti-cancerogene Wirkung durch besondere Monosubstanzen oder die Synergie aller Inhaltsstoffe im Saft?
                • Bioverfügbarkeit – sind fermentierte Granatapfelpolyphenole bioaktiver?
                • Überblick der Anti-Krebs-Wirkungen
                • Konsequenzen für die ärztliche Praxis

                Zusammenfassung
                Der Granatapfel ist eine der ältesten Kultur- und Gesundheitsfrüchte der Menschheit. Doch in den Blickpunkt der Forschung ist der Granatapfel erst in letzten 7 Jahren gerückt. Weit über 200 Veröffentlichungen mit Peer Review sind bislang erschienen. In vitro, in vivo und in klinischen Studien werden dem Granatapfelsaft dabei überzeugende anti-oxidative, anti-inflammatorische, anti-arteriosklerotische und anti-cancerogene Wirkungen nachgewiesen.In einer klinischen Studie mit 48 Prostatakrebs-Patienten zeigte sich u. a. eine Vervierfachung der PSA-Verdoppelungszeit. Neueste Forschungsergebnisse weisen darauf hin, dass Granatapfelpolyphenole auch im schwer therapierbaren, hormonrefraktären Stadium des Prostatakarzinoms wirksam sein könnten, indem sie dort die Überexpression des Androgenrezeptors und Androgen-synthetisierender Enzyme deutlich drosseln. Andere Studien wiesen dem Granatapfelsaft eine ausgeprägte wachstumshemmende Wirkung gegen Lungen-, Darm-, Haut- und Brustkrebs nach. Der auch für Diabetiker gesunde Saft verbesserte deutlich die Myokarddurchblutung bei KHK-Patienten und reduzierte arteriosklerotische Ablagerungen in der Karotis. Er hemmt Entzündungsprozesse (über NF-kappa-B und TNF-alpha) und die Entwicklung von Alzheimer-Demenz. Hierfür verantwortlich scheinen nicht bestimmte isolierte Verbindungen zu sein, sondern die Synergie aller natürlichen Inhaltsstoffe der Frucht. Diese modulieren Zellsignalwege sowie epigenetisch die Genexpression und -regulation. In der Krebshemmung zeigen Granatapfelsaft und fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole eine deutlich höhere Wirksamkeit als isolierte Verbindungen wie Punicalagin, Ellagsäure oder handelsüblichen tanninreichen Granatapfel-Extrakte. Durch die Fermentation scheint sich Bioverfügbarkeit und Bioaktivität der Granatapfel-Polyphenole zu verbessern.Schlüsselwörter: Granatapfel, Arteriosklerose, Krebs, Immunmodulation von Entzündungsprozessen

                Überblick der in Studien nachgewiesenen Wirkungen des Granatapfels:
                Vorbeugung und Therapie von Herz-Kreislauf-Erkrankungen (Phase-2-Studie mit KHK-Patienten, Sumner et al., 2005)
                • Reduktion von arteriosklerotischen Gefäßablagerungen und Bluthochdruck (Phase-2-Studie an Patienten mit Karotisstenose, Aviram et al., 2004)
                • anti-atherogene und cholesterinsenkende Wirkung bei Diabetikern (ohne Einfluss auf HbA1c und Blutzucker) in klinischen Studien (Rosenblat et al., 2004; Rozenberg et al., 2006; Esmaillzadeh et al., 2006)
                • Erhöhung des Gesamt-Antioxidantien-Status und antioxidativer Schutz für Herz, Gefäße und Gehirn (z. B. Aviram et al., 2000 und 2004; Loren et al., 2005; Azadzoi et al., 2005)
                • Chemoprävention und adjuvante Ernährungstherapie von Krebs mit anti-angiogenetischen, anti-proliferativen und pro-apoptotischen Effekten auf Tumorgewebe (nachgewiesen in vitro und in vivo für Prostata-, Brust-, Kolon- und Lungenkarzinom) und Hemmung von Krebswachstum, Tumorgefäßneubildung und Tumorausbreitung (nachgewiesen in vitro und in vivo für Prostata-, Brust-, Kolon- und Lungenkarzinom sowie Phase 2-Studie mit Prostatakrebs-Patienten (z. B. Kim et al., 2002; Toi et al., 2003; Albrecht et al., 2004; Kawaii and Lansky, 2004; Seeram et al., 2004 und 2005; Larrosa et al. 2005 Lansky et al., 2005-I und II, Malik et al, 2005; Afaq et al., 2005 I und II; Pantuck et al., 2006, Syed et al., 2006, Khan, 2007-I und II)
                • anti-entzündliche Wirkung durch Hemmung von NFkappaB, TNF-alpha und COX-2 sowie pro-entzündlichen Enzymen (Metalloproteasen), insbesondere auch bei rheumatoider Arthritis (Khan et al., 2007-I und II, Sved et al., 2006; Huang et al., 2005; Ahmed et al., 2005; Afaq et al., 2005-I und II; Schubert et al., 1999 und 2002).


                Traditionelle Wirkung
                Der aus den Mythen vieler alter Kulturvölker bekannte Granatapfel, altdeutsch auch als Paradiesapfel bekannt, soll schon im Garten Eden beheimatet gewesen sein. Im Orient gilt die „Frucht des Paradieses“ noch heute als Symbol der Unsterblichkeit und Fruchtbarkeit. Im Mittelalter schmückte er zahlreiche europäische Ärztewappen und stellte ein zentrales Symbol des Christentums dar. Heute gilt in den USA sein aromatischer Saft als Gesundheitssaft des Jahrzehntes.Vom Mittleren Osten bis Indien und China, vom Mittelmeer bis in die neue Welt (Kalifornien, Mexiko) zieht sich heute das Verbreitungsgebiet des Granatapfels, der weltweit in über 1000 verschiedenen Sorten wächst (Levin, 1994). Die heilenden und adstringierenden Eigenschaften des Granatapfels sind seit Alters her bekannt und ließen ihn zu einem beliebten Mittel der überlieferten Heilkunde werden. Im Ayurveda wird der Granatapfel wegen seiner kühlenden (= Anti-Pitta = anti-entzündlichen) Wirkung geschätzt. Sein Saft gilt als Erfrischungsgetränk und Bluttonikum (Lad and Frawley, 1986). Tatsächlich dürfte die wissenschaftlich nachweisbare anti-entzündliche Wirkung des Saftes auch für seine hohe Wirksamkeit gegen Herz-Kreislauf-Erkrankungen und Krebs eine zentrale Rolle spielen.Die Granatapfelschalen werden von vielen Völkern eingesetzt gegen Durchfall, Ulzera, Parodontose, Aphten und Racheninfektionen (Nagaraju and Rao, 1990; Boukef et al., 1982; Caceres et al., 1987). Die Rinde, Wurzeln und zum Teil auch die Schalen wurden gegen Darmparasiten, insbesondere Bandwürmer, und Amöbenruhr verwendet. Die Blüten wurden in Persien zur Behandlung von Diabetes mellitus Typ II verwendet (Saxena and Vikram, 2004). Die Wirksamkeit dieser Anwendungen ist heute wissenschaftlich nachgewiesen, wenn auch die Nachahmung (Rinde und Wurzel sind toxisch) nicht immer empfehlenswert ist.

                Die Wirkungen des Granatapfels und seiner Bestandteile
                Die verschiedenen Teile des Granatapfels erfüllen bestimmte Funktionen, die oft bereits die medizinische Wirkung erklären: der an aktiven Pflanzenhormonen reiche Same dient der Fortpflanzung der Frucht, die mit antimikrobiellen und antioxidativen Stoffen reiche Schale schützt die Frucht vor Fraßfeinden und Lichtschäden, das in seiner Zusammensetzung ausgewogene, an ernährungstypischen Polyphenolen reiche Fruchtmark dient der gesunden Ernährung.Zu den sekundären Pflanzenstoffen des Granatapfels gehören organische Säuren (vor allem Citronensäure), besondere Zucker-Polyphenol-Komplexe, Ellagitannine (Gerbstoffe wie vor allem Punicalagin), Flavonoide (wie ECGC, Catechin, Quercetin, Rutin) sowie Anthocyane in Zuckerbindung (Delphidin, Cyanidin, Pelargonidin etc.). Die Polyphenole sind sekundäre Pflanzenstoffe, die aus der Gruppe der Phenolsäuren (Chlorogensäure, Kaffeesäure, Ellagsäure) und der Flavonoide (Phenylchromanderivate) bestehen. Flavonoide sind wasserlösliche Pflanzenfarbstoffe, die in den 30er Jahren des letzten Jahrhunderts durch den Nobelpreisträger Albert von Szent-Györgyi Nagyrapolt entdeckt und zunächst als Vitamin P bezeichnet wurden. Anthocyane sind eine Untergruppe der Flavonoide und sorgen für die rote, violette, blaue oder blauschwarze Färbung der Früchte und Pflanzen. Die Stoffgruppe der Anthocyane selbst lässt sich in die Zucker-freien Anthocyanidine (Aglykone) und die Anthocyane (Glykoside) unterteilen. Das zunehmende Interesse an Polyphenolen resultiert aus verschiedenen in vivo und in vitro Studien, in denen u. a. antikanzerogene, antimutagene, antioxidative, antivirale, antiproliferative, antithrombotische und lipidsenkende Effekte nachgewiesen wurden.
                Pflanzenteil Verbindungen Traditionelle Anwendung Wirkungsweise
                Fruchtsaft/
                Mark
                Ellagitannine (z. B. Punicalagin)
                Phenolsäuren
                (z.B. Kaffeesäure)
                Flavonoide (z. B. Quercetin, Rutin, Kaempferol)
                Katechine
                Anthocyane
                Ellagsäure
                Bluttonikum
                anti-entzündlich,
                kühlend und erfrischend
                anti-oxidativ
                anti-entzündlich
                anti-cancerogen
                anti-arteriosklerotisch
                anti-östrogen
                Schale Ellagitannine, Flavonoide Ellagsäure, Anthocyanidine (zuckerfrei), Spuren von Pelletierinen Ulcus, Durchfall, Darminfektion, Paradontose, Aphten adstringent
                anti-oxidativ
                anti-mikrobiell
                Anti-Malaria-Wirkung
                Samen Ellagsäure, Punicinsäure
                Fraglich: Estradiol, Testosteron, Estriol
                Empfängnisverhütung, Menopause, verhindert Abort des Embryo östrogen
                anti-östrogen
                Blüten Asiatsäure, Maslinsäure, Ursolsäure, Ellagsäure Diabetes anti-diabetogen durch Insulinsensitizer und alpha-Glucosidase Wirkung
                Blätter Apigenin, Luteolin Gestagen-ähnlich, anxiolytisch
                anti-cancerogen
                Rinde/Wurzel Ellagitannine, Alkaloide wie Pelletierine Wurmkuren
                Todesfälle bekannt
                neurotoxisch (Pelletierine)
                Saft und Mark
                Der Saft wird durch Pressung aus dem essbaren, die Samen umgebenden Mark des Granatapfels gewonnen. Saft und Mark enthalten wasserlösliche Ellagitannine, Anthocyane in Zuckerbindung und Flavonoide und sind im täglichen Verzehr seit Jahrtausenden erprobt. Sämtliche klinischen Studien am Menschen wurden mit dem Saft durchgeführt. Die Polyphenole in Saft und Schalen unterscheiden sich in Bezug auf Zusammensetzung und wohl auch Bioverfügbarkeit, Metabolisierung und Zelleinschleusung.Die Frage, auf welchem Wege, in welcher chemischen Verbindung und in welcher Konzentration die verzehrten Polyphenole letztlich über Darm, Leber und Blut die Zelle und ein Zielgewebe erreichen, ist bisher nur sehr unvollständig geklärt (Manach, 2004). In Darm (Darmflora) und Leber werden die Polyphenole einer intensiven chemischen Transformation ausgesetzt (Hydrolyse, Methylierung, Sulfatierung und Glukuronidierung), bevor sie ihr Zielgewebe über das Blut erreichen. In Studien zeigte der Granatapfelsaft eine wesentlich bessere anti-cancerogene Wirkung auf Dickdarmkrebszellen zeigte als Polyphenol-Konzentrate aus der Schale (Adams et al, 2006; Seeram et al., 2005).Schale

                Als ein altes Arzneimittel gegen leichten und schweren Durchfall sowie Leukorrhöe (lokale Applikation) fand und findet die Schale Anwendung. Die konzentrierten Ellagitannine aus der Granatapfelschale zeigen auch eine besondere Wirkung gegen bestimmte Keime und Malaria-Erreger (Reddy et al., 2007).Die bei der Schälung und bei der Saftpressung anfallenden Reste (Schalen) sind reich an bitteren Ellagitanninen und werden als Rohstoffe für Granatapfel-Extrakte genutzt. Diese sind an ihrem bitteren Geschmack und durch Oxidationsprozesse bräunlichen Farbe erkennbar. Durch die Hitzetrockung der Extrakte liegen die Polyphenole hier in hochpolymerisierter Form mit zweifelhafter Bioverfügbarkeit vor. Während Schalen in Spuren sicherlich unbedenklich und der Gesundheit zuträglich sein mögen, ist die Auswirkung des täglichen Verzehrs konzentrierter Mengen solcher Schalenpolyphenole beim Menschen noch zu klären.In einer spanischen Studie wurden Ratten 37 Tage lang extrem hohe Dosen des wichtigsten Granatapfel-Ellagitannin Punicalagin verabreicht, die dem Konsum von ca. 194 l Granatapfelsaft beim Menschen (Körpergewicht 70kg) entsprechen würde. In der histopathologischen Untersuchung ergaben sich keine Hinweise auf eine Leber- oder Nierentoxizität (Cerdá et al., 2003).

                Die Samen
                des Granatapfels gelten als reich an aktiven Pflanzenhormonen. In einer Untersuchung von Wahab (1997) wurden Estradiol, Estriol, Testosteron, beta-Sitosterol und Stigmasterol identifiziert. In einer aktuellen Studie der koreanischen Food and Drug Administration (Choi, 2006) wurde kein Estradiol, Estriol oder Testosteron nachgewiesen. Die Ergebnisse früherer Analysen wurden auf östrogen-artige Effekte des Granatapfels und Fehldeutungen der Analyseergebnisse zurückgeführt.

                Granatapfelsamenöl
                zeigt in Zellkulturen bemerkenswerte Synergieeffekte mit fermentierten Granatapfelsaft-Polyphenolen in der Chemoprävention von Karzinomen. Um diese Synergieeffekte zu erreichen, werden nur sehr geringe Mengen benötigt, während größere Mengen wiederum die Wirkung verschlechtern (Kim et al., 2002, Hora et al., 2003; Mehta et al., 2004; Kohno et al., 2004). Wie es scheint, ist auch hier „mehr“ nicht besser, sondern schlechter. Das sensible Öl wird leicht ranzig und dürfte dabei seine Wirkung verändern oder verlieren.

                Die Rinde, Wurzel
                und in Spuren auch die Schale enthalten neurotoxische Alkaloide wie Pelletierine, die hochwirksam gegen Bandwürmer und andere Darmparasiten sind. In der Literatur wird auch von Todesfällen durch Abkochungen aus der Rinde berichtet (Squillaci und Di Maggio, 1946).

                Die Blätter
                enthalten hohe Konzentrationen einzigartiger Flavonoide wie Apigenin, das Gestagen-ähnlich (Zand et al., 2000) und anxiolytisch wirkt (Paladini et al., 1999). Die Flavonoide der Blätter wirken anti-cancerogen, anti-entzündlich und anti-oxidativ (z. B. Zheng et al., 2005; Way et al., 2005; Czyz et al., 2005).

                Anti-oxidative Wirkung
                Freie Radikale werden heute häufig für die Entstehung von Zellschäden, Herz-Kreislauf-Erkrankungen, Krebs und Alterungsprozessen verantwortlich gemacht. Oxidativer Stress ist bewiesenermaßen ein starker, aber unspezifischer Faktor in der Genese entzündlicher und neoplastischer Prozesse. Sogenannte Antioxidantien werden daher nicht selten als Allheilmittel angepriesen.Im Gegensatz zu Obst und Gemüse haben isolierte Antioxidantien wie beta-Karotin, Vitamin C und E jedoch in Studien bisher die Erwartungen enttäuscht. Beta-Karotin hat bei Rauchern sogar die Entstehung von Lungenkrebs gefördert. Grund hierfür liegt wohl darin, dass die Neutralisierung freier Radikale ein komplexer Vorgang ist, der eine Vielzahl natürlicher Antioxidantien und vor allem das Zusammenspiel mit dem körpereigenen Enzymsystemen (z. B. Glutathionperoxidase) erfordert. Auch können konzentrierte, hochdosierte Antioxidantien und auch bestimmte Polyphenole proxidativ wirken (Lee, 2006).In vielen Veröffentlichungen werden die überragenden anti-oxidativen Eigenschaften des Granatapfels hervorgehoben. Die anti-oxidative Wirkung im Menschen ist wissenschaftlich gesichert, wenn auch nicht geklärt ist, ob diese vor allem direkt oder indirekt über die Stimulierung körpereigener Enzymsystem erfolgt. Nach 1-wöchigem Verzehr von täglich 50 ml Granatapfelsaftkonzentrat (verdünnt auf 250 ml Saft) verbesserte sich der Gesamt-Antioxidantien Status (TAS) bei Menschen um 9% (Aviram, 2000). Nach einjährigem Verzehr der gleichen Mengen stieg der Gesamt-Antioxidantien Status um 130% (Aviram, 2004). Hierbei scheinen Metaboliten der Granatapfelinhaltsstoffe, die u. a. durch die Verstoffwechselung in der Darmflora entstehen, eine wichtigere Rolle zu spielen als die eigentlichen chemischen Verbindungen im Granatapfelsaft (Cerda, 2004). Daher besteht auch zwischen in vitro Labormessungen der anti-oxidativen Kraft (z. B. TEAC-Test) und der tatsächlichen anti-oxidativen Kraft des Granatapfels im Organismus nur ein indirekter Zusammenhang. Dennoch sind die Laborwerte beeindruckend und sollen kurz diskutiert werden.Mit Hilfe des TEAC-Test (Trolox Equivalent Antioxidative Capacity) kann die antioxidative Kapazität einer Probe gemessen werden. Bei der Messung dient das Vitamin-E-Derivat Trolox als Referenz, weswegen das Ergebnis in Trolox-Äquivalenten angegeben wird. Der TEAC-Wert wird beim Vergleich polyphenolhaltigerProben herangezogen. Anhand einer Farbreaktion wird photometrisch gemessen, wie effektiv das verwendete Antioxidans (z. B. Granatapfelsaft) in der Lage ist, das freie Radikal (ABTS) zu eliminieren. Beim Vergleich der TEAC-Werte ist vor allem auf die absoluten Werte in mmol zu achten.Granatapfelsaft enthält wesentlich mehr anti-oxidative Schutzstoffe als Rotwein, Grüntee, Cranberry, Blaubeer-, Noni- oder Orangensaft. Hochwertige US-Granatapfelsäfte haben nach Gil und Kollegen (2000) in vitro eine 3-4 mal so hohe anti-oxidative Kraft (20 mmol/l im TEAC-Test) wie Rotwein und Grüntee (6-8 mmol/l). Gil untersuchte auch die antioxidativen Pflanzenstoffe des Granatapfelsaftes in vitro. Dabei zeigten sich als die wesentlichen antioxidativen Komponenten Punicalagin (9,9 mmol TEAC) und andere Tannine (6,2 mmol TEAC), während die Ellagsäure nur 0,5 mmol TEAC zur antioxidativen Kraft des Saftes beitrug. Doch sind die anti-oxidativen Laborwerte nicht direkt auf den menschlichen Organismus übertragbar, denn hier dürfte es weniger um eine direkte anti-oxidative Wirkung gehen, als vielmehr um eine positive Beeinflussung der körpereigenen anti-oxidativen Enzymsystem (Moskaug, 2005).

                Die anti-oxidative Potenz des Granatapfels zeigt sich praktisch im antioxidativen Schutz von Herz, Gefäßen, Gehirn und Nervensystem: So zeigte sich in einer Studie von Loren und Kollegen aus dem Jahr 2005, dass Mäusebabys, deren Mütter mit Granatapfelsaft gefüttert wurden, über 60% weniger Hirnschäden infolge von Sauerstoffmangel bei der Geburt davon trugen als die Kontrollgruppe. Sauerstoffmangelbedingte Hirnschäden infolge der Zellschädigung durch freie Radikale spielen bei Neugeborenen und bei Schlaganfällen eine große Rolle.In vivo wurden auch starke anti-oxidative Schutzwirkungen auf Leber gegenüber dem Oxidans Eisen-Nitrilotriacetat (Kaur et al., 2006) und auf die Magenschleimhaut gegenüber Alkohol und Acetylsalicylsäure (Ajaikumar, 2005) festgestellt.Alzheimer-Demenz und Morbus Parkinson sollen neben einer genetischen Disposition durch oxidativen und nitrosativen Stress, eine Fehlfunktion der Mitochondrien sowie Entzündungsprozesse (über NF-kappa-B und TNF-alpha) verursacht werden. Hartman und Kollegen (2006) zeigten, dass Granatapfelsaft neuroprotektiv wirkt: er reduziert im Gehirn von Mäusen die Ablagerung von Beta-Amyloid um die Hälfte und senkte deutlich das Risiko, an Alzheimer-Demenz zu erkranken. Diese Wirkungen lassen sich nicht allein durch eine direkte anti-oxidative Wirkung der Polyphenole begründen und weisen daraufhin, dass Granatapfelsaft und seine Konzentrate Zellsignalwege, Enzymsysteme sowie die Expression und Regulation von Genen beeinflussen. So wurde gezeigt, dass Granatapfelextrakt die Produktion und Expression von TNF-alpha in entzündungsaktivierten Mikroglia-Zellen des Gehirns hemmt (Jung et al., 2006). Die Wirksamkeit von Biologicals (TNF-alpha-Blocker) auf den Verlauf der Alzheimer-Demenz wird gerade in klinischen Studien erprobt und bestätigt.Die besondere protektive Wirkung von Frucht- und Gemüsepolyphenolen konnte auch in einer prospektiven Studie mit 1838 Teilnehmern im Zeitraum von 1992 bis 2001 gezeigt werden. Die Gruppe, die mindestens 3 mal pro Woche einen polyphenolreichen Obst- oder Gemüsesaft getrunken haben, hatte im Vergleich zu der Gruppe, die weniger als einmal wöchentlich ein solches Getränk zu sich nahmen, ein 75% niedrigeres Risiko, an M. Alzheimer zu erkranken. Der Verzehr der Vitamine E, C und beta-Karotins sowie Tee zeigte keinen Einfluss (Qi Dai et al., 2006).

                Anti-entzündliche Wirkung
                Die akute Entzündung ist eine lebenswichtige Immunantwort. Sie dient dazu, Krankheitserreger zu zerstören und Wunden zu heilen. Wenn der komplexe entzündliche Prozess jedoch chronifiziert und entgleist, soll dies auch zum Herzinfarkt, zu Krebs, Diabetes, M. Alzheimer und zahlreichen Auto-Immunerkrankungen führen.

                Die Auswirkungen chronischer inflammatorischer Prozesse sind komplex und können hier nur angerissen werden: Jede Entzündung führt zu oxidativem und nitrosativem Stress, da sich die Immunabwehr zytotoxischer freier Sauerstoff- und Stickstoff-Radikaler bedient. Auf Dauer führt dies zu einer Erschöpfung des körpereigenen Antioxidantienreserven. Diese sind aber insbesondere für den Schutz und die Energiegewinnung der Mitochondrien absolut essentiell. Der Dauerstress führt unter anderem zur Fehlregulation von Transskriptionsfaktoren (NF-kappaB), Veränderungen der Zellsignalwege, Genregulation und Genexpression sowie des Immunsystems (z. B. TH1-TH2-Shift; King et al., 2006).

                Der Transkriptionsfaktor NF-kappaB (nuclear factor kappa-B) ist ein zentraler Mediator des Immunsystems, der insbesondere in Entzündungsprozessen, der Krebsentstehung und dem Fortschreiten der Krebserkrankung involviert ist. Er wird z. B. durch Stress, Zigarettenrauch, freie Radikale und Entzündungen aktiviert und reguliert die Expression von fast 400 verschiedenen Genen, wie pro-entzündlichen Enzymen (z. B. COX-2, 5-LOX, and iNOS), Zytokinen (TNF-alpha, IL-1, IL-6, IL-8) und vielen anderen pro-entzündlichen und pro-cancerogenen Molekülen. Auch bei allen auto-entzündlichen Prozessen spielt er nach neuen Erkenntnissen eine zentrale Rolle.Granatapfelsaft und fermentierte Saftpolyphenole weisen eine deutliche anti-entzündliche Wirkung auf. Hierbei dürfte die Aktivierungshemmung von NF-kappa-B, die in 9 Studien nachgewiesen wurde, eine zentrale Rolle spielen (Khan et al., 2007-I und II, Sved et al., 2006; Huang et al., 2005; Ahmed et al., 2005; Afaq et al., 2005-I und II; Schubert et al., 1999 und 2002). In einem aktuellen Review von Lansky und Newman wird die Prävention und Therapie von Entzündungsprozessen und Krebs ausführlich behandelt (Lansky und Newman, 2007).Der Eicosanoidstoffwechsel spielt durch die Synthese verschiedener Zytokinmuster entweder zu einem pro-entzündlichen und pro-cancerogenen Milieu (z. B. Konversion von Arachidonsäure aus tierischen Fetten und omega-6-Fettsäuren) oder anti-entzündlichem Milieu (omega-3-Fettsäuren aus Leinöl, Rapsöl und Fisch). Der Granatapfel greift an verschiedenen Stellen modulierend in den Eicosanoidstoffwechsel ein: So hemmen Granatapfelpolyphenole und Öl in PC-3-Prostatakarzinomzellen die Phospholipase A2, welche die Freisetzung der Arachidonsäure katalysiert. Fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole hemmen nicht nur die Aktivierung von NF-kappa-B und Entzündungsmediatoren (TNF-alpha und Proteinkinasen), sondern auch die pro-entzündlichen Schlüsselenzym-Systeme des Eicosanoidstoffwechsels, Cyclooxygenase und Lipooxygenase (Schubert et. al, 1999). Der Einfluß von Granatapfelöl auf COX und LOX waren noch ausgeprägter. Viele der von COX (insbesondere COX2) und LOX erzeugten Zytokine wie z. B. Prostaglandin E2, fördern nicht nur Entzündungsprozesse, sondern auch das Tumorzellwachstum. Im Tierexperiment hemmten Granatapfelsaftextrakt die Expression von Cyclooxygenase 2 (Afaq et al., 2005-2). In Kolonkarzinomzellen wurde mit Granatapfelsaft der gleiche Effekt festgestellt (Adams et al., 2006).Herkömmliche COX-Hemmer hemmen die Prostazyklin-Synthese und haben daher unerwünschte kardiovaskuläre Nebenwirkungen. Granatapfelsaft dagegen fördert in Endothelzellen der Aorta die Synthese des protektiven Prostazyklins (PGI2) (Polagruto et al., 2003).Durch das anti-entzündliche Fettsäurenspektrum dürfte der Verzehr von frischen omega-3-Fettsäuren synergistisch mit Granatapfelsaft wirken; gut bewährt haben sich z. B. die Leinöl-Quark-Diät von Johanna Budwig und das konzentrierte Präparat Regenerat.

                Bei der rheumatoiden Arthritis wird u. a. der Gelenkknorpel durch entzündliche Prozesse geschädigt und zerstört. Ahmed und Kollegen (2005) zeigten, dass Granatapfelsaft in Chondrozyten MAP-Kinasen und NF-kappaB blockiert und damit die Synthese von Metalloproteasen senkt, die wesentlich für die Knorpelzerstörung in den Gelenken verantwortlich sind.Im Tiermodellversuch der Kollagen-induzierten Arthritis konnte Granatapfelextrakt den Ausbruch und Schweregrad der Arthritis lindern. Die mit Granatapfelextrakt gefütterten Mäuse litten im geringeren Ausmaß unter Knochen- und Knorpeldegeneration als die Kontrollgruppe. Die Infiltration inflammatorischer Zellen sowie die Ausschüttung von Interleukin-6 konnte durch Granatapfelextrakt vermindert werden, was nach Ansicht der Autoren auf eine Beeinflussung von entzündlichen Signalwegen und der zellulären Signaltransduktion zurückzuführen ist (Shukla et al., 2008 a).Die gleiche Gruppe (Shukla et al., 2008 b) hat nachgewiesen, dass das Plasma von Kaninchen, die mit einem gefriergetrocknetem Granatapfelsaftpulver gefüttert worden waren, ex vivo die Aktivität der COX-Enzmye, wobei COX-2 stärker als COX-1 inhibiert wurde, und in vivo die IL-1b-induzierte Produktion von Stickstoffmonoxid (NO) und Prostaglandin E2 (PGE2) in Chondrozyten hemmte.

                Antivirale und anti-mikrobielle Wirkung
                Die antivirale und anti-mikrobielle Wirkung des Granatapfels wurde in drei Studien belegt. Der Saft enthält Stoffe, die wirkungsvoll die Bindung und den Eintritt von HIV-1 Viren in CD4- und CXCR4/CCR5-Helferzellen verhindern (Neurath, 2004 und 2005). Bei Schalenextrakten ist eine Wirkung gegen Plasmodien, verschiedene Bakterien (Reddy et al., 2007) und Influenza-Viren (Vidal et al., 2003) nachgewiesen.

                Anti-arteriosklerotische Wirkung
                Arteriosklerose ist eine Volkskrankheit. Entzündungsprozesse, Schaumzellen, endotheliale Dysfunktion mit verminderter NO-Produktion, oxidiertes LDL-Cholesterin, Fibrosierung und Verkalkung führen über Plaquebildung zur Verengung und Verhärtung der Arterien mit zunehmender Durchblutungsverschlechterung. Letztlich führt die Arteriosklerose zum Gefäßverschluss: d.h. Herzinfarkt, Hirnschlag oder Absterben einer Extremität. Es hat sich in vitro, in vivo und in kontrollierten klinischen Studien gezeigt, dass Granatapfelsaft auf verschiedensten Wegen diesen Prozessen vorbeugen und sogar entgegenwirken kann.Eine randomisierte Doppelblind-Studie wurde 2005 im renommierten Journal of Cardiology von Sumner und Kollegen veröffentlicht. Bei 45 Personen mit fortschreitender Koronarer Herzkrankheit, die 3 Monate lang täglich 240 ml Granatapfelsaft (aus Konzentrat) tranken, verbesserte sich unter Belastung die Durchblutung des Herzmuskels in der Myokardszintigraphie um 17%, während er sich in der Kontrollgruppe um 18% verschlechterte. Die Anzahl der Angina Pectoris Anfälle halbierte sich.Im Jahr 2004 publizierte Michael Aviram eine randomisierte, placebo-kontrollierte Studie mit 19 Teilnehmern, die über 3 Jahre lief. Bereits nach einjährigem Genuss von täglich 50 ml Granatapfelsaftkonzentrat (1:5 auf 250 ml Saft verdünnt) verminderten sich bei den Teilnehmern die Dicke von Intima und Media (IMT) der Halsschlagader um 35%. Durch die Abnahme der arteriosklerotischen Ablagerungen verbesserte sich die Durchblutung der Karotis deutlich. Dagegen nahm in der unbehandelten Kontrollgruppe die Dicke der Gefäßwand durch weitere Ablagerungen um 10% zu. Nach 14 Wochen sank das LDL-Cholesterin, und das HDL-Cholesterin stieg an. Die Aktivität eines wichtigen Gefäß-Schutzfaktors, der Paraoxonase, wurde um 83% gesteigert.Bluthochdruck ist ein Hauptrisikofaktor für Gefäßerkrankungen wie KHK und pAVK, Herzinfarkt und Schlaganfall. Innerhalb eines Jahres sank im Schnitt der systolische Blutdruck um 21%. Diese hervorragende Wirkung beruhte auf einer Senkung der Aktivität des Angiotensin converting Enzyms (ACE) um 36%.Nach Genuß des Granatapfelsaftes sank die Oxidation des LDL-Cholesterins im Blut um 90%. Im Laborversuch vermindert Granatapfelsaft die Oxidation des LDL-Cholesterins sogar um 96%, einem Orangen-Karotten-Saftgemisch gelingt dies z. B. nur zu 8%. Besonders das oxidierte LDL-Cholesterin fördert die Arteriosklerose, indem es deutlich die Produktion von protektivem Stickoxid (NO) reduziert und Entzündungsprozesse unterhält, die durch Plaquerupturen direkt einen Gefäßverschluß (Infarkt) bewirken können.In der pro-inflammatorischen Pathogenese der Arteriosklerose spielen Makrophagen eine zentrale Rolle. Die im Blut zirkulierenden Vorläuferzellen (Monozyten) durchwandern das Endothel und lagern als Makrophagen in der Media oxidierte Lipide und Cholesterinester ein. Hierbei verwandeln sie sich in sogenannte Schaumzellen. Pathogenetisch spielen oxidativer Stress, gestörte Schubspannung, kleinste Gefäßschäden, mikrobieller Befall der Läsion (z. B. durch Chlamydien), oxidiertes LDL-Cholesterin sowie TNF-alpha und NF-kappaB eine zentrale Rolle. Granatapfelpolyphenole wirken direkt als Antioxidans und indirekt über Zellsignalwege diesen Mechanismen entgegen, was sich in einer deutlichen Reduktion von Peroxiden und deutlichen Erhöhung an reduziertem L-Glutathion in den Schaumzellen widerspiegelt.Die Senkung der intrazellulären Cholesterinspiegel der Schaumzellen geschieht nicht über eine statin-gleiche Hemmung der HMGCoA-Reduktase, sondern durch eine verminderte Aufnahme und vermehrte Ausscheidung oxidierten Cholesterins sowie eine verminderte Biosynthese (Fuhrmann, 2005).Als ein wichtiger Pathomechanismus für die Lokalisierung von arteriosklerotischen Ablagerungen (Plaques) gelten lokale Unterschiede in den mechanischen Kräften. Diese Prädilektionsorte der Arteriosklerose finden sich z. B. im Bereich von Bifurkationen der Blutgefäße, wo nebeneinander turbulenter Blutfluß, Blutstase und Stagnation herrschen (Cunningham, 2005). Die Strömungen und Verwirbelungen führen zu einer gestörten Schubspannung und beschleunigen den Prozess der Arteriosklerose, indem sie oxidationssensible Gene (ELK-1, p-CREB, p-JUN) aktivieren und die Produktion protektiven Stickoxids durch die Downregulation von eNOS und NOSIII senken. Granatapfelsaft wirkt effektiv diesen Mechanismen (deNigris, Ignarro et al., 2005, 2007; Ignarro et al., 2006) entgegen.Stickoxid (NO) ist ein für die Gefäßgesundheit essentieller Botenstoff, der auch Wirkgrundlage für die wichtigsten Medikamente der KHK-Therapie ist. NO wirkt anti-entzündlich, neutralisiert freie Radikale und verhindert die Oxidation von LDL-Cholesterin. Es verhindert die Aggregation von Thrombozyten und Blutzellen am Endothel und wirkt so dem arteriosklerotischen Gewebeumbau in der Gefäßwand entgegen.Louis Ignarro, Nobelpreisträger und Entdecker des Stickoxids als Botenstoff, publizierte im Jahr 2006, dass Granatapfelsaft durch anti-oxidative Mechanismen die biologische Wirksamkeit und Wirkdauer des NO stark erhöht.Auch wirkt Granatapfelsaft der verminderten Expression von endothelialer NO-Synthase (NOSIII) entgegen, die durch oxidiertes LDL in Endothelzellen der Herzkranzgefäße verursacht wird. Dadurch steht dem Gefäß wieder mehr protektives NO zur Verfügung (deNigris und Ignarro, 2006).Entzündungsprozesse spielen in der Pathophysiologie der Arteriosklerose und der koronaren Herzerkrankung eine zentrale Rolle, denn sie führen zur Plaqueentstehung, -progression und schließlich -instabilität, welche sich klinisch als stabile KHK oder akutes Koronarsyndrom (ACS: instabile Angina pectoris, Nicht-ST-Hebungsinfarkt und ST-Hebungsinfarkt) präsentieren. Dem ACS liegt pathomorphologisch die rupturierte oder erodierte Plaque mit Thrombusbildung zu Grunde, die zur Ischämie und Nekrose der Herzmuskelzellen führt, begleitet von einer diffusen myokardialen und vaskulären Entzündung (Trepels et al., 2004). In der Prävention des ACS und nach einem überlebten Mykoardinfarkt könnte die bereits dargestellte anti-inflammatorische Wirkung des Granatapfelsafts eine wichtige Rolle spielen: So hemmen fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole in Endothelzellen die Aktivierung von NF-kappa-B sowie TNF-alpha (Schubert et al., 2002).


                Ausblick: Das C-reaktive Protein hat sich in den letzten Jahren als wichtiger Prädiktor für einen Herzinfarkt erwiesen. Untersuchungen der anti-entzündlichen Wirkung des Granatapfels in Bezug auf eine Senkung des Entzündungsmarkers CRP stehen noch aus. Auch wären Studien über eine mögliche anti-arrhythmische Wirkungen von Granatapfelsaft erfolgversprechend.

                Zusammenfassung der anti-arteriosklerotischen Mechanismen:
                1. Neutralisierung von freien Radikalen durch direkte und indirekte anti-oxidative Wirkung
                2. Senkung des Blutdrucks durch ACE-Hemmung (bei 70% der Patienten: Aviram, 2004)
                3. Reduktion der Thrombozyten-Aggregation (11% Reduktion beim Menschen nach 2 Wochen; Aviram, 2000), verstärkte Prostazyklin-Synthese in Endothelzellen (Polagruto, 2003)
                4. Reduktion des Gesamt-Cholesterins und LDL-Cholesterins bei Diabetikern (Esmaillzadeh, 2006)
                5. 90% Reduktion der Oxidation von LDL-Cholesterin sowie Steigerung der Paraoxonase 1 Aktivität um 83% innerhalb eines Jahres (Aviram, 2004)
                6. Effekte auf Makrophagen (Schaumzellen): Ausgeprägte Reduktion von intrazellulärem oxidativem Stress, Erhöhung des intrazellulären L-Glutathion s, Reduktion von Peroxiden und oxidiertem LDL-Cholesterin (Rosenblat, 2005; Fuhrmann 2005; Aviram 2004; Rosenblat 2003, Kaplan 2001)
                7. Aktivierungshemmung von NF-kappa-B und Hemmung von TNF-alpha in Endothelzellen (Schubert et al., 2002)
                8. Deutliche Verbesserung der NO-Aktivität durch Synthesesteigerung und anti-oxidative Stabilisierung (deNigris 2005 und 2007; Ignarro 2006)



                Anti-cancerogene Wirkung
                Granatapfelsaft, fermentierte Granatapfelpolyphenole und in eingeschränkter Weise Schalenextrakte zeigten in Studien an Zellkulturen, Tieren und Menschen eine überzeugende Hemmung von Karzinogenese (Initiation, Promotion, Progression), Wachstum und Invasion durch anti-angiogenetische, redifferenzierende, anti-proliferative, pro-apoptotische Effekte auf die Krebszelle. Hierfür verantwortlich ist das natürliche Zusammenspiel von anti-entzündlichen, anti-oxidativen, phytohormonellen sowie das Immunsystem, Epigenom und die Zellsignalwege modulierenden Inhaltsstoffen der Frucht. Ein wichtiger Ansatzpunkt dürfte die anti-inflammatorische Wirkung sein, da chronische Entzündungsprozesse in der Karzinogenese eine zentrale Rolle spielen. Fermentierte Granatapfelpolyphenole scheinen hierbei eine überlegene Bioaktivität aufzuweisen. Trotz einer großen Vielzahl präklinischer Untersuchungen gibt es bislang nur eine kontrollierte klinische Studie mit allerdings eindrucksvollen Ergebnissen.

                Prostatakrebs
                Das Prostatakarzinom ist die häufigste Krebsart des Mannes und ein typisches, meist langsam wachsendes Alterskarzinom. Nicht nur Betroffene mit „low risk“ Karzinomen, die sich für „active surveillance“ (aktives Beobachten) entschieden haben, sondern auch Männer mit PSA-Rezidiven nach Primärtherapie wünschen häufig ihren Gesundheitszustand aktiv durch Veränderungen ihrer Lebens- und Ernährungsweise zu verbessern. Granatapfelpolyphenole verfügen hierbei über vielseitige antikanzerogene Wirkmechanismen.

                Vervierfachung der PSA-Verdoppelungszeit in klinischer Studie
                In einer Phase-2-Studie führte die Verwendung von Granatapfelsaft zu einer beinahe vierfachen Verlängerung der PSA-Verdoppelungszeit (Pantuck et al., 2006). Die Studie wird derzeit unter Beteiligung des National Cancer Instituts in verschiedenen Krebszentren in den USA als placebo-kontrollierte Phase-III-Studie mit 250 Teilnehmern fortgeführt, die Ergebnisse sind 2010 zu erwarten.Alle Patienten hatten trotz vorheriger Prostataektomie oder Bestrahlung ein PSA-Rezidiv. Die PSA-Verdoppelungszeit wird immer häufiger als wichtiger Surrogat-Biomarker für die Mortalität beim Prostatakarzinom nach Operation oder Bestrahlung angesehen. 94% der Teilnehmer hatten einen mittleren Gleason-Score von 5-7 sowie keine nachgewiesene Metastasierung.Während im Vorfeld der Studie die durchschnittliche Verdopplungszeit der Patienten bei 15 Monaten lag, verlängerte in der Studie der tägliche Konsum von 240 ml Granatapfelsaft (570 mg Polyphenole) die Spanne auf 54 Monate.Zum Endpunkt der 33-monatigen Studienzeit nahmen noch 46 Männer an der Studie teil. Bei 83 Prozent bewirkte Granatapfelsaft einen absoluten PSA-Abfall oder eine signifikante Verlangsamung der PSA-Verdoppelungszeit. Unter den Respondern gab es große Unterschiede in der Wirkung: Während die PSA-Verdoppelungszeit vor Studienbeginn 15,6 Monate (+/- 10,8 Monate, Median 11,5 Monate) betrug, verlängerte sie sich während der Studie auf 54,7 Monate +/-102 Monate (Median 28,7 Monate, P<0,001). Insgesamt erreichten 16 Patienten (35%) einen Abfall des PSA-Wertes um durchschnittlich 27%, 4 davon hatten einen PSA-Abfall über 50%. Keiner der Studienteilnehmer entwickelte eine Metastasierung in der Studienzeit von 33 Monaten. Eine reine Maskierung des PSA-Werts ist sehr unwahrscheinlich. So hatten bei gesunden Männern ohne Prostatakrebs Granatapfelsaft und Ellagsäure keinen Einfluss auf den PSA-Wert. Studienleiter Allan Pantuck macht vor allem die antioxidativen und antiinflammatorischen Effekte der Granatapfelpolyphenole für die erfreulichen Wirkungen in der Studie verantwortlich, über die seinerzeit weltweit in vielen Tageszeitungen berichtet wurde.

                Verglichen mit den Ausgangswerten bei Studienbeginn bewirkte das Serum der Krebskranken ex vivo eine 12% Reduktion des Wachstums in LNCaP-Prostatakrebszellkulturen (84% Responder). In Zellkulturen verursachte das Serum eine durchschnittliche Erhöhung der Apoptose um 17,5% (75% Responder).Wirkung auf andere Krebsarten

                Ein internationales Forscherteam (Kim et al., 2002a) fand heraus, dass fermentierte Granatapfelsaft-Polyphenole Brustkrebs vorbeugen und die Therapie von Brustkrebs unterstützen können. Denn sie hemmen die krebsfördernde Wirkung und die Bildung körpereigenen Östrogens. Bei (ER+) Brustkrebszellen führten fermentierte Granatapfelsaft-Polyphenole zu einer Wachstumshemmung von 80 %, ohne eine negative Wirkung auf normale Zellen zu zeigen. Dabei zeigten die fermentierten Granatapfelsaft-Polyphenole die doppelte Wirksamkeit wie der frische Saft.Aus einer Studie von Lansky und Kawaii (2004) ging hervor, welche hervorragenden Eigenschaften fermentierte Granatapfel-Polyphenole noch besitzen: Leukämiezellen konnten sich mit ihrer Hilfe wieder zu gesunden Zellen zurückbilden (Redifferenzierung) oder wurden in den programmierten Selbstmord (Apoptose) getrieben. Zudem verhindern sie die Schaffung neuer Blutgefäße (Neoangiogenese), was dem Tumor seine Ausbreitung sehr erschwert. Schalenextrakte erwiesen sich hingegen hier als wirkungslos (Toi et al., 2003). Weitere Studien zeigen Wirkungen gegen Darm- und Hautkrebszellen.In zwei Studien aus dem Jahr 2007 reduzierte der gefriergetrocknete Granatapfelsaft bei Mäusen mit Lungenkrebs die Tumormasse um 62% (nach 140 Tagen) und 66% (nach 240 Tagen) im Vergleich zur Kontrollgruppe. An humanen Lungenkrebszellen wurden ähnliche Effekte festgestellt, wobei gesunde Zellen nicht beeinträchtigt wurden.

                Erhebliche Response-Unterschiede aufgrund der Bioverfügbarkeit
                Die ganz erheblichen interindividuellen Wirkunterschiede (in vivo und ex vivo) sind wohl nicht nur auf eine unterschiedliche Tumorbiologie zurückzuführen, sondern auch auf die individuell sehr unterschiedliche Bioverfügbarkeit der Granatapfelpolyphenole. Auch in Bioverfügbarkeitsstudien wurden erhebliche individuelle Unterschiede festgestellt, die auf die Zusammensetzung der Darmflora zurückgeführt wurde (Cerda et al., 2004). Die biologische Wirkung des Saftes ist zum Großteil den aglykonen Metaboliten der Darmflora zuzuschreiben, nicht der direkten Wirkung von Polyphenolen im Saft. Ellagitannine sind mengenmäßig die wichtigsten Polyphenole des Granatapfelsafts. Daher sind besondere Ellagitannin-Metaboliten, die sogenannten Urolithine, wahrscheinlich von großer Bedeutung.

                Östrogene und antiöstrogene Wirkungen
                Urolithine haben eine hohe Affinität zum proliferativ wirksamen Östrogenrezeptor  (ER) und können schon bei sehr niedrigen Konzentrationen antiöstrogen und antiproliferativ wirksam sein (Larosa et al., 2006). Auch von der Ellagsäure (Ausgangsstoff der Urolithine) ist übrigens eine SERM (Selective Estrogen Response Modifier)-artige Wirkung als Antiöstrogen bekannt (Papoutsi et al., 2005). Mäusen oral verabreichte Urolithine reichern sich vor allem in der Prostata an, gefolgt von Kolon und Darmgewebe. Ihre Xenograft-Prostatakarzinome werden gehemmt. Ellagsäure und - deutlich wirkungsvoller - die Urolithine hemmen in vitro das Prostatakrebszellwachstum (Seeram et al., 2007).Im Granatapfelsaft sind auch verschiedene Phytoöstrogene wie z.B. Kaempferol, Quercetin, Naringenin und Luteolin vorhanden (Kim et al., 2002). Mengenmäßig sind die Urolithine besonders wichtige Einzelstoffe. Jedoch dürfte letztlich die Synergie aller Pflanzenstoffe (wie auch Gallussäure, Tannine, Anthocyane) für die besondere Gesamtwirkung des Granatapfels verantwortlich sein.

                Durch Lebendfermentation lassen sich Bioverfügbarkeit und Bioaktivität steigern.Die Stoffwechselleistung fermentativer Mikroorganismen ersetzt zum Teil eine mangelhafte humane Metabolisierung, indem die hochmolekularen Granatapfelpolyphenole in niedermolekulare, lipophile, besser resorbierbare Metabolite transformiert werden. Die krebshemmende Wirkung fermentierter Granatapfelsaft-Polyphenole war in Studien ausgeprägter als bei unfermentierten Zubereitungen.
                Bei der Hemmung der Proliferation und Invasion von hormonabhängigen und hormonrefraktären Prostatakrebszellen erwies sich der fermentierte Granatapfelsaft gegenüber unfermentiertem deutlich überlegen (Albrecht et al., 2004; Lansky et al., 2005-I und II). Im Vergleich zu Frischsaft bremsten fermentierte Granatapfelpolyphenole doppelt so stark das Wachstum von Brustkrebszellen, hemmten die Schlüsselenzyme Aromatase und 17ßHSD und dadurch die Östrogen-Biosynthese im Fettgewebe (Kim et al., 2002), was sowohl für Mamma- als auch Prostatakarzinome von Bedeutung ist. In fermentierter Form konnten Granatapfelpolyphenole die Neoangiogenese effektiv vermindern (Toi et al., 2003) sowie Leukämiezellen zur Redifferenzierung bringen und die Apoptose induzieren (Kawai et al., 2004).Diabetiker profitieren übrigens doppelt von fermentierten Granatapfelprodukten, denn durch die Fermentation wird der fruchteigene Zucker drastisch reduziert.

                Wirkungen beim hormonrefraktären Prostatakarzinom
                Die zunehmende Androgen-Unabhängigkeit von Prostatakarzinomen unter Hormonblockade stellt ein großes therapeutisches Problem dar und führt zur Entstehung besonders aggressiver Karzinome. Die Androgen-Unabhängigkeit ist oft Folge eines mutierten, hypersensitiven oder überexprimierten Androgenrezeptors und einer verstärkten Bildung von Enzymen, die in der Krebszelle aus Cholesterin Androgene synthetisieren.Aktuellen Untersuchungen zufolge können Granatapfelpolyphenole das Krebsgeschehen auch im hormonrefraktären Stadium beeinflussen:
                • Granatapfelpolyphenole drosseln die Expression des in diesem Stadium häufig überexprimierten Androgenrezeptors (Malik et al., 2005; Hong et al., 2008).
                • Granatapfelpolyphenole verringern die Bildung von Androgensynthese-Enzymen in hormonrefraktären Krebszellen (Hong et al., 2008).
                • Granatapfelpolyphenole senken intrazelluläre Cholesterinspiegel (Fuhrmann et al., 2005) und damit den Ausgangsstoff für die gesteigerte Androgen-Biosynthese.
                • Fermentierte Granatapfelpolyphenole hemmen das Krebswachstum von hormonrefraktären PC-3-Prostatakarzinomen in vivo und wirken in vitro bei hormonrefraktären PC-3 und DU145-Prostatakarzinomzellen antiproliferativ und antiinvasiv (Albrecht et al., 2004).
                • Die antiinflammatorische Wirkung der Granatapfelpolyphenole (Hemmung von NF-kappaB, COX-2, TNF-alpha und Metalloproteasen) ist in diesem Stadium besonders wichtig.



                Hemmung der Androgenrezeptor-Expression und Androgensynthese
                In einer Studie der Universität von Wisconsin (Malik et al., 2005) hemmte ein gefriergetrocknetes Granatapfelsaftextrakt effektiv das Wachstum von hochaggressiven, hormonrefraktären PC3-Prostatakarzinomzellen und führte zur Apoptose. Bei androgenabhängigen Krebszellen wurde sowohl die Expression des Androgenrezeptors als auch die PSA-Produktion um 90% gedrosselt. Bei Mäusen wurden antikanzerogene Effekte bereits bei einer für den Menschen verzehrüblichen Menge erreicht: Der PSA sank deutlich, die Prostatakarzinome wuchsen signifikant langsamer als in der Kontrollgruppe und die mittlere Überlebenszeit verlängerte sich um 50%.Hong und Mitarbeiter veröffentlichten im Mai dieses Jahres folgende neue Perspektiven: In Prostatakrebszellen mit Überexpression des Androgenrezeptors (LNCaP-AR) hemmten Granatapfelpolyphenole die Expression des Androgenrezeptors. In diesen Krebszellen und in besonders aggressiven, hormonrefraktären DU-145-Prostatakarzinomzellen hemmten Granatapfelpolyphenole effektiv die Expression der Schlüsselenzyme der Androgen-Biosynthese. Damit könnten diese auch bei den schwer therapierbaren Androgen-unabhängigen Prostatakarzinomen mit überexprimierten Androgenrezeptor und hochregulierten Androgensynthese-Enyzmen wirksam sein und möglicherweise eine synergistische Kombination mit der Hormonblockade darstellen.Dies ist besonders interessant, weil in metastasierenden Prostatakarzinomen bei chemisch oder chirurgisch kastrierten Männern alle Enzyme, die für die Synthese von Testosteron und Dihydrotestosteron (DHT) aus Cholesterin notwendig sind, verstärkt exprimiert werden. Auf diese Weise können diese Karzinome trotz sehr niedriger Androgen-Blutspiegel überleben (Montgomery et al., 2008).Granatapfelsaftpolyphenole haben in einer klinischen Studie eine cholesterinsenkende Wirkung gezeigt (Esmaillzadeh et al., 2006) und senken in Makrophagen intrazellulär die Cholesterin-Spiegel durch verminderte Aufnahme, gesteigerte Ausscheidung und reduzierte Biosynthese (Fuhrmann et al., 2005). Damit geht den Krebszellen das für die Androgensynthese essentielle Cholesterin zum Teil verloren. In der Cholesterinsenkung sicherlich wirkungsvoller, aber auch nebenwirkungsreicher sind Statine, die zu einer signifikanten Risikoreduktion für das lokal fortgeschrittene und metastasierende Prostatakarzinom führen (Platz et al., 2006).

                Wirkung auf Zellsignalwege, Genexpression und Genregulation
                Heute geht man immer mehr davon aus, dass der regelmäßige Verzehr von Obst und Gemüse durch eine Modulation der Zellsignalwege und des Epigenoms vor Krebs und Herz-Kreislauf-Erkrankungen schützen kann (Milner, 2004 und 2006). Auch die besondere Wirkung der Granatapfelpolyphenole ist wohl auf komplexe Synergie-Effekte zurückzuführen: das natürliche Stoffgemisch kommuniziert - bildlich gesprochen - mit Zellen und Zellsignalwegen. Hierfür reichen vergleichsweise geringe Mengen aus, während für direkte chemische Wirkungen hohe Wirkstoffkonzentrationen im Gewebe erreicht werden müssen.So zeigte die Forschergruppe aus Wisconsin in sechs Studien, wie gefriergetrocknetes Saftextrakt Krebs in vitro und in vivo hemmte, indem es Genregulation, Genexpression sowie vielfältige antikanzerogene Signalwege beeinflusste (Afaq et al., 2005a und b; Syed et al., 2006; Khan et al., 2007a und b; Malik et al., 2005):

                Hemmung proliferativer, prokanzerogener Signalwege
                • durch Phosphorylierungshemmung von MAP-Kinasen, c-met, Akt-Kinase, Phosphatidylinositol-3-Kinasen (PI3K),
                • Aktivierungshemmung von mTOR
                • Hemmung von Markern der Zellproliferation (z. B. Ki-67 und PCNA)


                Hemmung von Markern der Angiogenese (z. B. CD31 und VEGF)Förderung der Apoptose durch Aktivitätssteigerung von Caspasen und Tumorsuppressorgenen (z. B. p53)Regulation des Zellzyklus durch
                • Dosis-abhängige Arretierung des Zellzyklus in der G0-G1 Phase
                • Induktion der Gene WAF1/p21 und KIP1/p27, dadurch Hemmung zyklin-abhängiger Kinasen und Förderung der Zellregulation und Apoptose
                • Reduktion der Proteinexpression von Zyklin D1, D2 und E sowie der zyklin-abhängigen Kinasen (cdk2, cdk4, cdk6)


                Initiale Hemmung der Entzündungskaskade durch NF-kappaB-Aktivierungshemmung

                Die oben genannten Ergebnisse stammen überwiegend aus zwei Studien aus dem Jahr 2007, in denen Lungenadenome und -adenokarzinome bei Mäusen erzeugt wurden: Das gefriergetrocknete Granatapfelsaftextrakt reduzierte die Tumormasse um 62% (nach 140 Tagen) und 66% (nach 240 Tagen) im Vergleich zur Kontrollgruppe. An humanen A549-Lungenkarzinomzellen wurden ähnliche Effekte festgestellt, wobei gesunde Zellen nicht beeinträchtigt wurden.Wie beschrieben, hemmen Granatapfelpolyphenole die Aktivität vieler proliferativ wirkender Proteinkinasen durch eine Phosphorylierungshemmung. Die Proteinphosphorylierung ist ein sehr wichtiger Kontrollmechanismus in der Signaltransduktion der Zelle. Beim hormonrefraktären Prostatakarzinom ist der PI3K/Akt-Signalweg aktiviert und führt häufig zu einer Phosphorylierung des Androgenrezeptors. Akt ist eine Serin/Threonin-Kinase, die das Überleben, die Proliferation und den Sterbezyklus der Zelle reguliert. In einer aktuellen Studie (McCall et al., 2008) zeigte sich, dass nur der phosphorylierte Androgenrezeptor mit einer verkürzten Überlebenszeit bei Patienten mit hormonrefraktärem Prostatakarzinom assoziiert war. Auch eine andere Studie zeigte, dass Akt insbesondere unter Hormonblockade unabhängig vom Androgenrezeptor das Überleben der Karzinomzelle ermöglicht. Unter Androgen-Entzug stimuliert die Krebszelle die Akt-Phosphorylierung und Aktivierung, um ihr Überleben auf diesem Androgen-unabhängigen Signalweg sicherzustellen (Mikhailova et al., 2008). Granatapfelpolyphenole hemmen sowohl die Akt- als auch die MAPK-Phosphorylierung und damit deren Aktivierung. Dies könnte auch die Ursache für eine Herabregulation des Androgenrezeptors sein.Aufgrund der Eigenschaft von Granatapfelpolyphenolen, die Expression des Androgenrezeptors und androgen-synthetisierender Enzyme herabzuregulieren, bei Proteinkinasen eine Phosphorylierungshemmung und in Krebszellen die Apoptose insbesondere über eine NF-kappaB-Aktivierungshemmung zu fördern, könnte eine Kombination mit der Hormonablation sehr interessante Synergie-Effekte bewirken und die Bildung von Resistenzen verzögern. Dies muss sich noch in der klinischen Praxis bewähren.

                Tumorzellinvasion
                Circa 90% aller Krebskranken sterben an der Metastasierung. Ein zentraler erster Schritt ist die Proteolyse der extrazellulären Matrix durch Metalloproteasen. Granatapfelsaft hemmt diese Metalloproteasen (Ahmed et al., 2005). In Studien (Albrecht et al., 2004; Lansky et al., 2005a und b) zeigten fermentierte und unfermentierte Granatapfelpolyphenole sowie Samenöl eine drastische Hemmung der Tumorzellinvasion. Die Wirkung erfolgt bei hormonsensitiven (LNCaP) und hormonrefraktären (DU-145, PC-3) Prostatakarzinomzellen. Auch in vivo hemmten fermentierte Granatapfelpolyphenole signifikant das Wachstum von hormonrefraktären PC-3-Prostatakarzinomzellen (Albrecht et al., 2004).

                Neoangiogenese
                Fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole verhinderten in vivo effektiv die Neubildung von Tumorgefäßen, während Schalenextrakte sich als deutlich weniger wirksam erwiesen (Toi et al., 2003). In einer aktuellen Studie hemmte auch ein ellagitanninreiches Granatapfelextrakt die Angiogenese von Prostatakarzinomen in vitro (bei LNCaP-Zellen) und in vivo (Sartippour et al., 2008).Mögliche Synergie zwischen Chemo- und Strahlentherapie mit Granatapfelpolyphenolen durch NF-kappaB-AktivierungshemmungDie antiinflammatorische Wirkung des Granatapfelsafts erfolgt u. a. über eine Hemmung der COX-2-, TNF-alpha-Expression, eine Hemmung von Metalloproteasen und eine Aktivierungshemmung von NF-kappaB (Shukla et al., 2008 b; Khan et al., 2007a und b, Syed et al., 2006; Huang et al., 2005; Ahmed et al., 2005; Afaq et al., 2005a und b; Schubert et al., 2002). NF-kappaB ist ein zentraler Transkriptionsfaktor, der die Expression von fast 400 verschiedenen proentzündlichen und z. T. prokanzerogenen Genen reguliert.
                Insbesondere beim hormonrefraktären Prostatakarzinom geraten NF-kappaB-Inhibitoren zunehmend in den Focus der Forschung. NF-kappaB ist für die Kanzerogenese des Prostatakarzinoms in jedem Stadium von zentraler Bedeutung und wird umso wichtiger, je weniger Therapieoptionen verbleiben (Nonomura et al., 2008).NF-kappaB wirkt als zentraler, initialer Signalweg der Entzündungskaskade dem nekrotischen und apoptotischen Zelltod auf direkte und indirekte Weise entgegen und ist ein entscheidender Faktor in der Immortalisierung von malignen Stammzellen. Der Zusammenhang zwischen NF-kappaB-Aktivierung und Therapieresistenz bei Chemo- und Strahlentherapie ist in Studien beobachtet worden. Bei der akuten myeloischen Leukämie (AML) ist inzwischen nachgewiesen, dass nur eine kleine Untergruppe der AML-Zellen mit einem Stammzell-Immunophänotyp in der Lage ist, Leukämie bei der Übertragung auf NOD/SCID-Mäuse auszulösen. Diese Zellen sind besonders chemo- und strahlenresistent. Diese Leukämiestammzellen wiesen als einzigen Unterschied eine konstitutive Aktivierung von NF-kappaB auf (Griffin, 2001).Nach einer Studie von Lansky und Kawaii (2004) führten fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole bei HL-60-Leukämiezellen zur Redifferenzierung oder Apoptose. Der reine Frischsaft wies nur ein geringe redifferenzierende Wirkung auf. Die Redifferenzierung bestätigt die oben beschriebenen Zusammenhänge, dass sich normale Leukozyten nur durch NF-kappaB-Aktivierung von Leukämiezellen unterscheiden.Die Radiotherapie ist eine der Säulen der Primärtherapie und verursacht eine strahleninduzierte NF-kappaB-Aktivierung, die zu einer Apoptoseresistenz der Krebszellen führen kann. Bei Prostatakarzinomen im hormonrefraktären Stadium spielt die palliative Chemotherapie mit Docetaxel eine wichtige Rolle. Eine erhöhte Entzündungsaktivität hier ist ein starker Prädiktor für ausgeprägte Nebenwirkungen, eine geringere Überlebensrate und ein vermindertes Ansprechen auf Docetaxel (Charles et al., 2006). Eine Entzündungshemmung könnte die Therapieresultate verbessern und Nebenwirkungen vermindern (Beer et al., 2008), positive Synergieeffekte von Entzündungshemmern und Taxanen sind in präklinischen Studien nachgewiesen (Olsen, 2005).Allerdings ist die Kombination von Docetaxel und entzündungshemmenden, höher konzentrierten Granatapfelpolyphenolen nur unter ärztlicher Kontrolle empfehlenswert. Die Inaktivierung von Docetaxel erfolgt über das Enzym CYP3A4 der Cytochrom-P450-Familie, dessen Expression durch Granatapfelpolyphenole möglicherweise reduziert wird. Granatapfelpolyphenole können daher u. U. bei prädisponierten Patienten die Wirkspiegel von Docetaxel erhöhen.Sicherlich ist die mögliche Synergie von Granatapfelpolyphenolen mit Strahlen- und Chemotherapie noch ein lohnenswertes und wichtiges Forschungsfeld. Denn zum einen dürften Granatapfelpolyphenole die Nebenwirkungen auf gesunde Zellen im Sinne eines Zellschutzes senken, zum anderen wirken sie der Apoptose-Resistenz der NF-kappaB-aktivierten Tumorzellen entgegen und machen sie für Strahlen- und Chemotherapie angreifbar.

                Konzentrationssteigerung von NO und reduziertem L-Glutathion (GSH)
                Granatapfelpolyphenole können als hochpotente in vivo Antioxidantien der Kanzerogenese entgegenwirken. Reduziertes L-Glutathion (GSH) ist das wichtigste intrazelluläre Antioxidans und für die Zelle absolut lebenswichtig. Zahlreiche entzündliche und neoplastische Erkrankungen gehen mit einer verminderten intrazellulären GSH-Konzentration einher. Dass Granatapfelsaft deutlich die intrazelluläre GSH-Konzentration steigert, wurde an Menschen in klinischen Studien gezeigt, so z. B. in Makrophagen (z. B. 71% GSH-Anstieg bei Diabetikern; Rosenblat et al., 2006), in arteriosklerotischen Karotis-Plaques (z. B. 250% GSH-Anstieg; Aviram, 2004).Der Nobelpreisträger Luis Ignarro, der die Bedeutung von Stickstoffmonoxid (NO) für den menschlichen Organismus aufklärte, wies im Jahr 2006 nach, dass Granatapfelsaft die biologische Wirksamkeit und Wirkdauer von NO erhöht und das Molekülradikal gleichzeitig durch antioxidative Mechanismen stabilisiert (Ignarro et al., 2006). Bei Prostatakarzinom-Patienten stieg NO im Serum unter Granatapfelsaftkonsum durchschnittlich um 23% an (Pantuck et al., 2006).In einer klinischen Studie stieg nach regelmäßigem Konsum von einem Glas Granatapfelsaft über ein Jahr der Gesamtantioxidantien-Status im Blut (TAS) um 130 % (Aviram et al., 2004).Auch diese Effekte sind wohl mehr auf die epigenetische Wirksamkeit des Granatapfels zurück zuführen als auf die direkte antioxidative Wirkung.

                Bindung potentiell prokanzerogener Metalle
                Metalle wie Eisen, Kupfer, Chrom, Vanadium, Cadmium, Arsen und Nickel können in entsprechenden Konzentrationen die Kanzerogenese fördern, indem sie freie Radikale bilden und zu Mutationen führen (Valko et al., 2006). Die Werte von Kupfer im Serum scheinen bei vielen Krebsarten erhöht und korrelieren mit dem Erkrankungsrisiko (Wu et al., 2004) sowie dem Ausmaß des Karzinoms und der Prognose. Kupferwerte von Darm- und Prostatakrebskranken sind gegenüber Gesunden deutlich erhöht (Nayak et al., 2003). Kupfer wirkt zytotoxisch, erzeugt oxidativen Stress und chronische Entzündungsreaktionen u. a. über NF-kappaB und TNF-alpha (Kennedy et al., 1998; Persichini et al., 2006) und stimuliert die Bildung von Tumorgefäßen (Lowndes und Harries, 2005). Therapeutisch verhindern Chelatoren die Hemmung der Kupferaufnahme und reduzieren deutlich das Prostatakrebswachstum und die Neoangiogenese (Brewer et al., 2000).Katechine und Phenolsäuren, wie sie auch im Granatapfel enthalten sind, bilden mit Kupfer einen Kupfer-Polyphenol-Komplex. Dieser scheint als Prooxidans zur Zellapoptose zu führen und so eine antikanzerogene Wirkung zu entfalten (Azmi et al., 2006; Malik et al., 2003). Da Kupfer vor allem im Krebsgewebe erhöhte Konzentrationen aufweist, könnte dies ein Grund für die selektive zytotoxische Wirkung des Kupfer-Polyphenol-Komplexes auf Krebszellen sein (Hadi et al., 2007). Insbesondere Prostatakarzinomzellen weisen hohe Kupferkonzentrationen auf und lassen sich z. B. durch einen Komplex von Kupfer und dem Antioxidans Pyrrolidindithiocarbamat (PDTC) gezielt abtöten (Chen et al., 2005).Punicalagin, das mengenmäßig wichtigste Granatapfelpolyphenol, cheliert u. a. Kupfer und Eisen, ohne an DNS zu binden (Kulkarni et al., 2007). Auch das Punicalagin-Monomer, die Ellagsäure, zeigt ähnliche Wirkungen als Chelator von Kupfer (Shimogaki et al., 2000) und Nickel (Ahmed et al., 1999).Während therapeutisch die hohe Kupferkonzentration in Karzinomen möglicherweise von Nutzen sein kann, ist es präventiv vorteilhaft, die Aufnahme von Kupfer als potentielles Prokanzerogen über die Ernährung (z. B. Wasserleitungen aus Kupfer, Amalgam-Füllungen mit hohem Kupferanteil, Nahrungsergänzungsmittel) gering zu halten.Hemmung der Zytochrom-P450-Enzyme als chemopräventiver Mechanismus
                Erhöhte Aktivität und Expression von Zytochrom (CYP)-Enzymen steigern die Giftungsrate von Prokanzerogenen, erhöhen damit das Erkrankungsrisiko und verschlechtern die Prognose. Pflanzenstoffe, die eine Hemmwirkung auf CYP-450-Phase-I-Enzyme bzw. eine aktivierende Wirkung auf entgiftende Phase-II-Enzyme besitzen, sind in der Chemoprävention von Bedeutung (Cavalieri et al., 2000; Jefcoate et al., 2000). Im Tierversuch an Mäusen ging nach 4-wöchiger Granatapfelsaftgabe der CYP-450-Gehalt in der Leber der Versuchstiere um 43% zurück. Zudem wurde eine Hemmung der Expression von CYP1A2 und CYP3A4 auf m-RNA-Ebene beobachtet (Faria et al., 2007).
                Zytochrom-Hemmung und potenzielle Arzneimittelinteraktionen

                Eine Zytochrom-Hemmung kann bei entsprechender Medikation und genetischer Disposition auch problematisch werden. Denn zahlreiche Zytochrom-Enzyme, (v.a. CYP3A4) sind eng in die Biotransformation von Arzneimitteln involviert, so dass deren Hemmung eine Wirkverstärkung bzw. -verlängerung bedeuten könnte.
                Inwieweit Granatapfelpolyphenole klinisch relevante Arzneimittelinteraktionen verursachen, ist noch nicht hinreichend untersucht. Das Ausmaß scheint jedoch im Vergleich zu anderen Fruchtzubereitungen wie Grapefruitsaft gering zu sein. In einer Untersuchung an humanen Lebermikrosomen wurde die direkte Hemmwirkung von Granatapfelsaft auf das Schlüsselenzym CYP3A4 anhand der Midazolam-1`-Hydroxylierungsaktivität in humanen Lebermikrosomen gemessen. Hierbei zeigte Granatapfelsaft im Vergleich zu anderen Obstsäften nur eine sehr geringe Hemmwirkung. Die Hemmung wurde mit absteigender Intensität wie folgt gemessen: Grapefruit > schwarze Maulbeere > wilde Trauben > Granatapfel (Kim et al., 2006). Im bereits erwähnten Tierversuch war die Beeinflussung der Pentobarbital-induzierten Schlafzeit nicht signifikant (Faria et al., 2007).Im Zellexperiment zeigte sich eine Hemmung von CYP3A und bei Ratten eine Veränderung der Pharmakokinetik von Carbamazepin (Hidaka et al., 2005).Dagegen zeigte sich in einer Humanstudie keine Hemmung von CYP3A – im Gegensatz zu Grapefruitsaft: Die Pharmakokinetik von Midazolam blieb unverändert (Farkas et al., 2007).In der Literatur wird von einem einzelnen Fall einer möglichen Interaktion mit Cholesterinsenkern berichtet. Der Patient, der Ezetimib und Rosuvastatin einnahm, litt möglicherweise bereits vor dem Konsum von 200 ml Granatapfelsaft an einer Myopathie (CK von 659 U/L). Statine und wohl auch Ezetimib können Myopathien und Rhabdomyolysen verursachen. Ob nun die beiden Cholesterinsenker selbst, deren Interaktion oder die zusätzliche Interaktion mit dem Granatapfelsaft für die Rhabdomyolyse des Patienten verantwortlich waren, ist aus dieser Einzelfallbeschreibung nicht ersichtlich (Sorokin et al., 2006).Weiter relativiert wird dieser unklare Einzelfall durch die Tatsache, dass Granatapfelsaft in den USA bereits seit über 5 Jahren der populärste Gesundheitstrank ist und entsprechend reichhaltig auch von Personen mit kardiovaskulären Erkrankungen und medikamentös behandelter Hypercholesterinämie konsumiert wird. Insgesamt dürfte daher die Interaktion von Granatapfelsaft mit Arzneimitteln, wenn überhaupt vorhanden, gering sein. Dennoch sind bei besonderer genetischer Disposition, Medikamentenkombinationen und Krankheitsgeschehen Arzneimittelinteraktionen z.B. mit Antiarrhythmika, Statinen, Kalziumkanalblockern, Immunsuppressiva, Taxanen oder Protease-Inhibitoren im Sinne einer Wirkungsverstärkung der Medikamente nicht ganz auszuschließen.

                Mögliche Steigerung des antiproliferativen Östrogenrezeptor-ß-Agonisten 3ß-Adiol durch CYP-7B1-Hemmung
                Die Regulierung des Prostataepithels basiert auf einem feinen Gleichgewicht von Proliferation und Differenzierung, die vor allem von Androgenen und Östrogenen über Androgenrezeptor (AR) und Östrogenrezeptoren α und β vermittelt werden. AR ist hauptverantwortlich für die Proliferation der Basalzellen und die sekretorische Aktivität des Prostataepithels, sein wichtigster Agonist ist Dihydrotestosteron (DHT). Die beiden Östrogenrezeptorsubtypen ER α und ER β erfüllen in der Prostata verschiedene Aufgaben: ER α wirkt im Stroma über die Ausschüttung von Wachstumsfaktoren proliferativ auf das Prostataepithel; er ist auch in den Basalzellen der wichtigste Östrogenrezeptor mit proliferativer Funktion. ER β ist verantwortlich für die Hemmung der Proliferation und Förderung der Zelldifferenzierung des sekretorischen Prostataepithels. ER β senkt die Expression von AR und ER α.3β-Adiol ist ein Abbauprodukt von DHT und in der Prostata der wohl wichtigste, endogene Ligand von ERβ. Nach dem berühmten ERβ-Entdecker Jan-Ǻke Gustafsson gleicht 3β-Adiol in der Prostata über ERβ mit seiner antiproliferativen, differenzierenden Wirkung den proliferativen Effekt von Östrogenen (am ER α und DHT (am AR) aus. Die Spiegel von 3β-Adiol in der Prostata werden durch die Expression der beiden Enzyme HSD17B3 (Bildung) und CYP7B1 (Abbau) reguliert.Um den bisher unbekannten Effekt von Granatapfelpolyphenolen auf die Aktivität von CYP7B1 zu klären, gab der Autor eine Untersuchung bei Maria Norlin (Universität Uppsala, Department of Pharmaceutical Biosciences) in Auftrag. Die Inhibition von CYP7B1 wurde anhand der 7α-Hydroxylierung von DHEA (Dehydroepiandrosteron) verfolgt. DHEA und 3β-Adiol sind Substrate von CYP7B1 und werden nach demselben Mechanismus inaktiviert. Ein Rückgang der DHEA-Hydroxylierung lässt also auch auf eine potentielle Inaktivierungshemmung von 3β-Adiol durch die Testsubstanz schließen. Als Vergleich wurden zusätzliche Inkubationen mit Ellagsäure durchgeführt. Dabei zeigte sich eine konzentrationsabhängige Hemmung der 7α-Hydroxylierung von DHEA (siehe Abb. 2) durch das gefriergetrocknete, fermentierte Granatapfelsaftpulver.
                Die Ellagsäure zeigte überraschenderweise auch bei hohen Konzentrationen keine nennenswerte Hemmung, während das fermentierte Granatapfelpulver bis zu einer Konzentration von 0,025% (Masse/Volumen) wirksam war.In Bezug auf Testosteron, Estradiol und DHEA wurden in der klinischen Studie von Allan Pantuck keine Veränderungen zwischen vor und nach Studienintervention festgestellt. Allerdings schließt dies nicht aus, dass es in der Prostata zu einer Anreicherung von Granatapfelwirkstoffen (vgl. Seeram et al., 2006) kommt, die lokal zu einer entsprechenden Hemmung der CYP7B1 und Konzentrationssteigerung von 3ß-Adiol führen, während sie aber nicht deutliche Änderungen der Serumspiegel von 3ß-Adiol und DHEA verursachen.Sollte es auch in vivo zu der hier in vitro nachgewiesenen Hemmung der CYP7B1 kommen, würde dies über einen verminderten Abbau zur Konzentrationssteigerung von 3ß-Adiol führen und damit eine protektive, antiproliferative Wirkung im Prostataepithel ausüben – eine bisher nicht erkannte, aber wichtige neue Wirkungsweise von Granatapfelpolyphenolen.Anticancerogene Wirkung durch besondere Monosubstanzen oder die Synergie aller Inhaltsstoffe im Saft?In der Ernährungswissenschaft festigt sich auf der Grundlager zahlreicher epidemiologischer und klinischer Studien die Überzeugung, dass es bei den besonderen bewiesenen Effekten von Obst und Gemüse weniger um die Spitzenleistung einiger weniger isolierter Verbindungen geht, sondern um das additive und synergistische Zusammenspiel der natürlichen, über Jahrmillionen gereiften Stoffkombinationen in einer Frucht (z. B. Liu et al., 2004). Während isolierte pharmakologische Verbindungen meistens eine ausgeprägte Wirkung und ausgeprägte Nebenwirkungen haben, sind alt hergebrachte Früchte, Beeren und Heilpflanzen häufig (aber nicht immer) ausgeglichener und milder in der Wirkung. Ihr Geheimnis liegt in der Synergie. Pflanzen beeinflussen unsere Zellen und deren Gene über komplexe Signalwege. Hierbei „kommuniziert“ ein natürliches, seit Jahrmillionen fein auf einander abgestimmtes Orchester von Wirkstoffen mit der Zelle. Daher kann die richtige Mischung relativ kleiner, z. T. homöopathischer Dosen eine ausgeprägte positive Wirkung zeitigen. Wichtig sind hierfür auch die weitgehende Naturbelassenheit und naturgemäße Verarbeitungsprozesse.Einseitige, auf bestimmte Verbindungen konzentrierte Extrakte haben eine andere Wirkung auf den Organismus. Der Verzehr von großen, nahrungsuntypischen Mengen isolierter Antioxidantien und Polyphenole kann schaden, da diese dann unter anderem pro-oxidativ wirken oder Zellsignalwege einseitig beeinflussen können (Moskaug et al., 2005). Hier besteht bekanntermaßen noch viel Forschungsbedarf.Seit Ende der 90er Jahre erforscht der israelische Arzt Dr. Ephraim Lansky die besondere Wirkung des Granatapfels auf Entzündungsprozesse und Krebs. Lansky wies nach, dass es nicht um einzelne chemische Verbindungen im Granatapfel geht, sondern vielmehr um das Zusammenspiel und die gegenseitige Verstärkung (Synergie) der Gesamtheit der Inhaltsstoffe. Aus diesem Grund rät er in einer Publikation (2006) auch davon ab, auf Ellagsäure konzentrierte Präparate aus dem Samen und der Schale zu verwenden. In einer Studie aus dem Jahr 2005 zeigte er, wie z. B. verschiedene Inhaltsstoffe des Granatapfelsafts die Ausbreitung von Prostata-Krebszellen unterdrücken: Punicinsäure zu 70%, Luteolin zu 60%, Kaffeesäure zu 50%, Ellagsäure zu 60%. Im Sinne einer echten Synergie erreichte die Kombination der drei ersten Inhaltsstoffe bei gleicher Gesamtdosis eine Suppression von 95%. Die Zugabe von Ellagsäure verschlechterte überraschenderweise den Effekt (Lansky et al., 2005-II). Diese Effekte zeigen, wie schwierig das Zusammenspiel einer Stoffzusammensetzung, wie sie sich im Granatpapfel über Jahrmillionen entwickelt hat, pharmakologisch nachvollziehbar und vorhersehbar ist.Die Ellagsäure ist eine Phenolsäure, die z. B. in Himbeeren, Erdbeeren oder auch reichlich in Holz (z. B. in Eichenfässern gelagerter Whisky) vorkommt und eine bisher nur in vitro nachgewiesene anti-oxidative, anti-carcinogene, anti-mutagene, anti-bakterielle und anti-virale Wirkung hat. Die hydrophobe Ellagsäure wird vom Körper nur schlecht resorbiert. Das besser bioverfügbare Punicalagin aus dem Granatapfel wird im Körper u.a. zu Ellagsäure hydrolysiert und steht so dem Organismus zur Verfügung. Ein Review von Vattem und Shetty (2004) geht davon aus, dass die Ellagsäure weniger über ihre direkte anti-oxidative Wirkung die Zelle schützt, sondern vielmehr Zellsignalwege (wie Pentose-Phosphat-Weg) und zelleigene anti-oxidative Enzymsysteme (wie z. B. reduziertes L-Glutathion durch GST-Steigerung) beeinflusst.Das Ellagtannin „Punicalagin“ ist im TEAC-Labortest der anti-oxidative Hauptwirkstoff des Saftes (Gil et al., 2000), doch ist es zweifelhaft, dass es für die besonderen Wirkungen des Saftes beim Menschen den wesentlichen Beitrag leistet. Eine kalifornische Forschergruppe belegte in zwei Studien die besonderen Synergieeffekte des Saftes gegenüber Punicalagin, Ellagsäure und Schalen-Extrakten (Seeram et al., 2004; Adams et al., 2006): In der Studie von Seeram und Kollegen aus dem Jahr 2004 zeigte Granatapfelsaft gegenüber verschiedene Kolonkarzinom- und Prostatakarzinom-Zellarten eine deutlich bessere wachstumshemmende, apoptotische und antioxidative Wirkung als Punicalagin, Ellagsäure und Granatapfel-Extrakte. In einer Dosis von 12,5 mcg/ml verhinderte der Saft das Wachstum von oralen Plattenepithel-, Kolon- und Prostata-Karzinomzellen um 80% bis 100%, während eine identische Menge Punicalagin keine Wirkung auf das Wachstum von Kolonkarzinomzellen und oralen Plattenepithelkrebszellen zeigte und das Wachstum von Prostatakarzinomzellen um max. 70% hemmte (Saft zu 100%). Bei der 8-fachen Dosierung (100 mcg/ml) erreichte Punicalagin in den meisten Zelllinien nicht annähernd die Wirkung von 12,5 microgramm/ml Saft. In HAT-29-Krebszellen induzierte der Saft Apoptose in Mengen, in denen Punicalagin, Ellagsäure und tanninreiche Granatapfel-Extrakte wirkungslos waren. Der Saft zeigte auch gegen HCT-116 die bei weitem beste Wachstumshemmung, aber nur geringe apoptotische Wirkung, was auf eine pro- und anti-apoptotische Wirkung hinweist. Der Saft verhinderte deutlich besser die Oxidation von Lipiden als Punicalagin, Ellagsäure und Granatapfel-Extrakte. Diese Effekte wurden auf die besondere Synergie der natürlichen Stoffzusammensetzung des Saftes zurückgeführt.Der Granatapfelsaft hemmt TNF-α induzierte COX-2-Expression (verbunden mit einer Förderung der Zellproliferation) in humanen Kolonkarzinomzellen. Granatapfelsaft war dabei wesentlich wirkungsvoller als ein Polyphenol-Extrakt aus Schale und als Punicalagin (Adams et al., 2006). Auch verhinderte Granatapfelsaft die TNF-α vermittelte Akt-Aktivierung, während Ellagsäure und Punicalagin wirkungslos waren. Die Akt-Kinase fördert Zellwachstum, Apoptose-Resistenz und die onkogene Transformation; sie spielt auch eine wichtige Rolle bei der Entstehung von Diabetes mellitus Typ 2. Schlussfolgerung der Studie von Adams: Die verstärkte Wirksamkeit des Granatapfelsafts gegenüber seinen extrahierten Ellagitanninen weist auf deutliche Interaktionen zwischen den verschiedenen bioaktiven Inhaltsstoffen des Saftes (Tannine, Flavonoide, Anthocyane) hin und unterstützt die These, dass die Extraktion eines Wirkstoffs (Punicalagin) oder einer Fraktion (Tannine) aus einem natürlichen Verbund die Gesamtwirkung verringert.Der Leitsatz von Hippokrates „Eure Lebensmittel sollen Eure Heilmittel sein!“ basiert auf einem tiefen Naturverständnis und bewahrheitet sich immer mehr in der Ernährungsforschung. Hochwertige Nahrungs- und Gesundheitsmittel erhalten die natürliche Zusammensetzung und die Synergie der Inhaltsstoffe und zeichnen sich durch einen hohen Gehalt der wirksamen Pflanzenstoffe aus.

                Bioverfügbarkeit – sind fermentierte Granatapfelpolyphenole besser?
                Große Unterscheide in der individuellen Bioverfügbarkeit
                Granatapfel ist zwar zur Zeit die Gesundheitsfrucht mit der größten Studienevidenz. Jedoch scheint nicht jeder Mensch gleichermaßen von dieser Wirkung zu profitieren. In der bisher einzigen und aufsehenserregenden Studie mit Prostatakrebspatienten hat sich herausgestellt, dass 83% der Studienteilnehmer auf Granatapfelsaft ansprachen und sich durchschnittlich die PSA-Verdoppelungszeit von 15 auf 54 Monate verlängerte. Unter diesen „Respondern“ gab jedoch es sehr deutliche Unterschiede in der Ausprägung dieser Wirkung, was sich an der großen Schwankungsbreite von 54 +/-102 Monaten zeigt (Pantuck et al, 2006). Diese hohe Schwankungsbreite lässt sich nicht allein durch die unterschiedliche Beschaffenheit des Tumors erklären, sondern ist auch auf individuelle Unterschiede in der Bioverfügbarkeit der Granatapfelpolyphenole zurückzuführen. Durch eine Steigerung der Bioverfügbarkeit z. B. durch Fermentation ließen sich vermutlich deutlich bessere Resultate bei Menschen erreichen, die Granatapfelpolyphenole mäßig oder gar nicht ins Blut aufnehmen können.

                Biotransformation von Granatapfel-Polyphenolen
                Im Granatapfel, wie in anderen Pflanzen, liegen die Flavonoide überwiegend in Zuckerbindung vor. Um resorbiert zu werden und ihre Wirkung zu entfalten, müssen diese Zuckerbindungen gespalten und die „zuckerfreien“ Polyphenole, welche vom Organismus leichter resorbiert werden, freigesetzt werden. Dies leistet im Wesentlichen die Dickdarmflora, teilweise werden die Glykoside auch bereits im Dünndarm durch ein spezielles Hydrolyse-Enzym gespalten. Jedoch 5% der Europäer und 90% der Afrikaner und Asiaten haben ein Mangel an diesem Enzym (Scalbert, Williamson, 2000).Die mengenmäßig im Granatapfel besonders wichtigen Ellagtannine (hochmolekulare Ellagsäurepolymere) müssen erst enzymatisch in kleinere Moleküle wie Ellagsäure zerlegt werden. Dies findet größtenteils im Dickdarm durch die Stoffwechselenzyme der Darmbakterien statt. Ellagsäure ist schwer resorbierbar, so dass nur geringe Blutspiegel erreicht werden (Seeram et al., 2006). Daher muss sie von der Dickdarmflora erst weiter zu den so genannten Urolithinen umgebaut werden. Diese Verbindungen sind viel leichter resorbierbarer und an der krebshemmenden Wirkung des Granatapfels beteiligt, wie Untersuchungen an Brustkrebs- und Prostatakarzinomzellen gezeigt haben. (Seeram et al.,2007)Insbesondere die antiöstrogene Wirkung von Urolithinen könnte bei Brust- und Prostatakrebs interssant sein (Larrosa et al., 2006).Ob und in welchem Ausmaß die Urolithine nach dem Genuss von Granatapfelsaft entstehen, ist von Mensch zu Mensch sehr verschieden. So zeigte sich in Bioverfügbarkeitsstudien mit Granatapfelpolyphenolen, dass die Serumkonzentrationen der Wirkstoffe bei verschiedenen Personen sehr stark schwankten (von 0 bis 18 mikroMol/l) und bei zwei der sechs Probanden nicht im Blut auftauchten. Dieses Phänomen wurde in erster Linie auf die individuelle Zusammensetzung der Dickdarmflora zurückgeführt (Cerdá et al., 2004; Cerdá et al., 2005).Diese Ellagsäuremetaboliten sind aber wohl nicht alleine für die Wirkung verantwortlich, vielmehr beruht die Gesamtwirkung des Granatapfels auf der Synergie aller Granatapfelinhaltsstoffen (z.B. Gallussäure und Flavonoide wie Quercetin, Luteolin, Kaempferol).Die Granatapfelpolyphenole unterliegen jedenfalls einem komplexen Metabolismus, der aus vielen, ineinandergreifenden Reaktionen besteht. Die individuelle Enzymausstattung sowie die Stoffwechselaktivität der Dickdarmflora, die je nach Beschaffenheit des Darmmilieus starke individuelle Unterschiede aufweist, haben also einen direkten und entscheidenden Einfluss auf die biologische Wirkung des Granatapfels.

                Lebendfermentation verbessert Bioverfügbarkeit und Bioaktivität
                Seit Jahrtausenden werden Fermentationsprozesse genutzt, um Lebensmittel verträglicher, haltbarer und genießbarer zu machen. Nebenbei treten außergewöhnliche gesundheitsförderliche Wirkungen auf. Das Französische Paradox ist der Begriff für die Beobachtung, dass Franzosen trotz oder wegen ihres regelmäßigen Genusses von Wein (=fermentierter Traubensaft) etwa drei Jahre länger leben als z. B. Deutsche oder Amerikaner und wenig Herz-Kreislauf-Erkrankungen haben. In Japan wird Soja, das bei japanischen Frauen und Männern für ein deutlich niedrigeres Brust- und Prostatakrebsrisiko als hierzulande mitverantwortlich sein soll, vor allem in fermentierter Form verzehrt (Miso). Der Sauerteig (Hefe und Milchsäurebakterien) im deutschen Brot macht das Getreide verdaulicher.Je schwächer das Verdauungssystem, die enzymatische Ausstattung und das Darmmikrobiom ist, desto wichtiger ist die Vorfermentation von Lebensmitteln, weil dadurch ex vivo die Pflanzenstoffe aufgeschlossen und bioverfügbarer gemacht werden. Denn letztlich zählt nicht, was man isst, sondern, was auch tatsächlich aus dem Darm ins Blut aufgenommen werden kann.Probiotische Mikroorganismen können die fehlende Stoffwechselleistung zum Teil ersetzten, indem sie die enzymatische Umwandlung der schwer resorbierbaren Granatapfel-Polyphenole zu bioverfügbaren und bioaktiven Substanzen bewirken. Diese Mikroorganismen produzieren zudem bei der Fermentation neue Wirkstoffe, Enzyme, Vitamine, organische Säuren sowie Aromastoffe. Probiotische Mikroorganismen haben selbst sowohl in lebender als auch in inaktivierter Form eine immunmodulierende Wirkung.Dass fermentierte Granatapfelpolyphenole tatsächlich besonders wirkungsvoll sind, konnte in einer Reihe von Studien gezeigt werden: In Brustkrebszelllinien zeigten fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole die doppelte Wirksamkeit wie frischer Granatapfelsaft bezüglich der Wachstumshemmung. Darüber hinaus hemmt fermentierter Granatapfelsaft die beiden Schlüsselenzyme Aromatase und 17-beta-Hydroxysteroid-Dehydrogenase und blockiert so die Östrogensynthese im Fettgewebe (Kim et al., 2002).Bei Prostatakarzinomzellen (Kim et al., 2002, Albrecht et al., 2004; Lansky et al., 2005-I und II) wurde gezeigt, dass fermentierter Granatapfelsaft in seiner Wirkung auf die Hemmung der Tumorzellinvasion dem nicht-fermentiertem Granatapfelsaft überlegen war. In einer weiteren Studie konnte gezeigt werden, dass Leukämiezellen durch fermentierten – nicht aber durch unfermentierten Granatapfelsaft in die Redifferenzierung oder Apoptose gebracht wurden (Kawai et al, 2004).Auch die Neubildung von Tumorgefäßen konnte durch fermentierte Granatapfelsaftpolyphenole in vivo effektiv verhindert werden (Toi et al., 2003).Lebendermentierte Granatapfelzubereitungen sind also nachweislich wirksamer als unfermentierte bzw. sind bei Personen mit Darmdysbiose oder mangelhafter Enzymausstattung überhaupt erst wirksam. Ein weiterer positiver Nebeneffekt: Durch die Fermentation werden auch die freien Zucker des Granatapfelmarks abgebaut, wodurch der Zuckergehalt extrem absinkt.

                Überblick der Anti-Krebs-Wirkungen
                1. Verringerung von Tumorwachstum und Ausbreitung
                2. Erhöhung der Selbstzerstörung von Tumorzellen, vermittelt durch Kaspasen und mitochondriale Signalwege
                3. Förderung der Redifferenzierung von Leukämiezellen
                4. Hemmung krebsfördernder Signalwege durch Phosphorylierungshemmung der MAP-Kinasen, c-met und AKT-Kinase sowie Aktivierungshemmung von mTOR
                5. Regulation des Zellzyklus durch Arretierung in der G0-G1 Phase, Induktion der Gene p21 und p27Kip1, Reduktion der Proteinexpression von Zyklin D1, D2 und E sowie der zyklin-abhängigen Kinasen
                6. Blockade von krebsfördernden Enzymen: Matrix-Metalloproteasen, Aromatase und 17-ß Hydroxysteroiddehydrogenase, Ornithindecarboxylase und CYP-Enzymen
                7. Verminderung der Tumorgefäßneubildung (Neoangiogenese)
                8. Regulation und Hemmung von entzündlichen Prozessen durch Hemmung von COX-2, NF-kappaB, TNF-alpha und Proteinkinasen wie MAPK
                9. Zellschutz gegenüber freien Radikalen durch antioxidative Wirkung und deutliche Erhöhung des Gesamt-Antioxidantien-Status, insbesondere GSH
                10. Bindung von potentiell krebsfördernden Metallen und Bildung von Metall-Polyphenol-Komplexen mit Anti-Krebswirkung
                11. Antiöstrogene Wirkung auf den krebswachstumsfördernden Östrogenrezeptor a; Hemmung der Östrogen-bildenden Schlüsselenzyme Aromatase und 17ß-Hydroxysteroid-Dehydrogenase; überwiegend antiöstrogene Wirkung bei Brustkrebszellen
                12. Möglicherweise Steigerung des wachstumshemmenden Östrogenrezeptor-ß-Agonisten 3ß-Adiol durch Cyp-7B1-Hemmung (in vitro)
                13. Hemmung der Bildung Androgen-bildender Enzyme und des Androgenrezeptors beim Prostatakarzinom
                14. Wahrscheinliche günstige Synergieeffekte mit Chemo- und Strahlentherapie durch NF-kappaB-Aktivierungshemmung und Durchbrechung der Apoptoseresistenz von Tumorzellen

                Sowohl in der Prävention als auch in der adjuvanten Ernährungstherapie des Prostatakarzinoms spielen die Balance des Androgenrezeptors, der Östrogenrezeptoren alpha und beta, der Phase-1- und Phase-2-Entgiftungsenzymen sowie antioxidativen und insbesondere antientzündlichen Schutzsystemen sowie genetische Faktoren eine zentrale Rolle. In all diesen Bereichen entfalten Granatapfelsaft-Polyphenole eine günstige, protektive Wirkung.Konsequenzen für die ärztliche Praxis
                Insgesamt ist eine abschließende Beurteilung der Studienlage zu Granatapfelpolyphenolen gegenwärtig nicht möglich, wenn die Ergebnisse auch vielversprechend sind.
                Eine Empfehlung von Granatapfelsaftpolyphenolen zur Prävention und adjuvanten Ernährungstherapie des Prostatakarzinoms ist jedoch gerechtfertigt. Besonders Männer, die keine kurative Behandlung wünschen, sondern lieber beobachtend abwarten (active surveillance), können durch solche alimentäre Maßnahmen und eine gesundes Lebensweise aktiv Verantwortung für den Verlauf ihrer Erkrankung übernehmen. In Abhängigkeit von der individuellen Tumorbiologie und Bioverfügbarkeit dürfte eine zum Teil deutliche Verlangsamung der Krebsprogression und positive Nebenwirkungen auf Herz und Gefäße zu erwarten sein, was bei einem Alterskarzinom einen Zugewinn von entscheidenden Lebensjahren bedeuten kann.


                Positive Nebenwirkungen auf Herz und Gefäße
                • Signifikante Verbesserung der Myokarddurchblutung bei KHK-Patienten (Doppelblinde, placebo-kontrollierte, randomisierte Phase-2-Studie, Sumner et al., 2005)
                • Reduktion von arteriosklerotischen Gefäßablagerungen und Bluthochdruck (Placebo-kontrollierte, randomisierte Phase-2-Studie an Patienten mit Karotisstenose, Aviram et al., 2004)
                • antiatherogene und cholesterinsenkende Wirkung bei Diabetikern (ohne Einfluss auf HbA1c und Blutzucker) in klinischen Studien (Rosenblat et al., 2004; Rozenberg et al., 2006; Esmaillzadeh et al., 2006)
                • Granatapfelpolyphenole bewirken weder eine sichere Heilung noch ersetzen sie eine notwendige kurative Behandlung. Doch können sie Standard-Therapien wirkungsvoll ergänzen und wahrscheinlich in ihrem Wirkungs- und Nebenwirkungsprofil verbessern.


                Qualität: Granatapfelprodukte weisen große Unterschiede in der Qualität und im Gehalt an wirksamen Polyphenolen auf. Dies betrifft nicht nur die Säfte (897 bis 4265 mg/l Polyphenole, Median 2288 mg/l nach Folin-Ciocalteu-Methode; Fischer-Zorn und Ara, 2007), sondern auch Granatapfelextrakte, wo die Polyphenole aufgrund der Hitzetrocknung häufig in hochpolymerisierter, oxidierter Form mit zweifelhafter Bioverfügbarkeit vorliegen. Vorzuziehen sind schonende Trocknungsverfahren wie die Gefriertrocknung.

                Einnahmemenge: Zur Gesunderhaltung dürfte täglich ein halbes bis ein Glas Granatapfelsaft (ca. 280 – 560 mg/l Polyphenole als Gallussäure-Äquivalent) ausreichen. Bei bestehendem Prostatakarzinom sollte, wie in den Studien, mindestens 1 Glas/Tag (560 mg/l Polyphenole) getrunken werden, wobei fermentierte Polyphenole eine höhere Bioaktivtät aufweisen. Ob größere Mengen auch mehr bewirken, ist unklar. In der Prävention ist dies zu verneinen, beim Karzinom durch größere zytostatische Effekte durchaus denkbar. Hochdosierte, zytostatische Dosen von Polyphenolen sollten besser unter ärztlicher Kontrolle der Leber- und Nierenwerte eingenommen werden.Die Bioverfügbarkeit von Polyphenolen ist am höchsten, wenn sie separat von den Hauptmahlzeiten verzehrt werden (Manach et al., 2004). In Milch sind Eiweißverbindungen enthalten, die Tannine binden. Dies kann sich möglicherweise negativ auf die Bioverfügbarkeit der Polyphenole auswirken.In der Pantuck-Studie wurde bei 83% der Studienteilnehmer eine signifikante Verlangsamung des PSA-Anstiegs festgestellt. 15% der Teilnehmer hatten auch noch nach 24 Monaten einen absoluten PSA-Abfall. Da sich die Tumorbiologie im Laufe der Zeit, insbesondere auch unter Hormonblockade, verändert, können Wirkstoffe ihre Wirkung verlieren. Sollte daher nach einigen Jahren der PSA-Wert plötzlich deutlich schneller ansteigen, sollten andere Maßnahmen in Erwägung gezogen werden. Wird durch Granatapfelsaft keine Wirkung erzielt, sind fermentierte, bioaktivere Granatapfelpolyphenole eine zweite Option. (Allerdings ist bei neuroendokrinen Prostatakarzinomen auf PSA kein Verlass.)

                Resümee
                Der Granatapfel ist die zur Zeit in klinischen Studien am besten untersuchte Frucht mit überzeugenden antikanzerogenen, antiarteriosklerotischen und immunmodulierenden Wirkungen. Die klinische und präklinische Datenlage rechtfertigt den Verzehr von Granatapfelsaftpolyphenolen in der adjuvanten Ernährungstherapie und Chemoprävention von Prostatakrebs. Neuste Forschungsergebnisse zeigen interessante Perspektiven bezüglich des hormonrefraktären Prostatakarzinoms auf. Granatapfelpolyphenole bilden möglicherweise eine sinnvolle, synergistische Ergänzung zu Standardtherapien. Sicher besteht noch viel Forschungsbedarf und sicher kann der Granatapfel keine gesunde Lebensweise und ausgewogene, pflanzenreiche Ernährung als die wichtigsten Schutzfaktoren vor Krebs und Herz-Kreislauf-Erkrankungen ersetzen, doch liefert die aktuelle Forschung viele Gründe, warum der Granatapfel wohl mit Recht seit Jahrtausenden als ein Lebenselixier galt.Anmerkung: Sehen Sie dazu auch die Videos auf der Unterseite Videos » Literatur beim Verfasser.

                Eigene Literatur:
                • Jacob LM (2007) Granatapfel: Prävention und adjuvante Ernährungstherapie bei Herz-Kreislauf-Erkrankungen. EHK 56:602-610.
                • Jacob LM (2007) Granatapfel: Prävention und adjuvante Ernährungstherapie bei Krebserkrankungen.
                  EHK 56:464-473.
                • Jacob LM und Klippel KF (2008) Granatapfelpolyphenole gegen Prostatakarzinom, Deutsche Zeitschrift für Onkologie; 40:112-119
                • Jacob LM (2008) Granatapfel als Zellregulator, Komplement. integr. Med.; · 02/2008: 16-20

                Yorum yap


                • #9
                  Granatapfelsamenöl Der Granatapfelbaum, auch Grenadine genannt, ist eine uralte Kulturpflanze, deren Ursprung vermutlich in Asien liegt; sie gehört zu den Lythraceae, den Weiderich-Gewächsen. Seine großen, leuchtend rot-orangefarbenen Früchte sind von einer ledernen Haut überzogen und beinhalten mehrere, mit erbsengroßen, von rotem Fruchtfleisch umgebene Samen gefüllte Kammern. Seine Farbe gab dem Granat, einem Halbedelstein, seinen Namen. Heute wird der Granatapfelbaum in allen tropischen und subtropischen Ländern angebaut, aber auch in Europa in geschützten Lagen als dekorativer Baum geschätzt. Es ist ein kostbares Öl: aus ca. 100 kg Granatäpfeln werden lediglich 500 g Öl gewonnen. Inhaltsstoffe Das hell- bis goldgelbe und angenehm nussig duftende Samenöl, das auf dem Markt vor allem als gepresste und CO2-Extraktion angeboten wird, beinhaltet einen hohen Anteil einer ungewöhnlichen und seltenen Fettsäure, die Punicinsäure (Punicic Acid), eine cis-trans-cis-Form der 9,11,13-Octadectriensäure. Diese mehrfach ungesättigte konjugierte Fettsäure mit 3 Doppelbindungen gehört zu den Omega-5-Fettsäuren (18:3n–5) und besitzt außergewöhnlich hohe antioxidative Eigenschaften. Hervorragende, native Qualitäten mit Punicinsäure-Werten ab 70 % weisen eine auffallende Viskosität auf, die das goldene Öl etwas dickflüssiger wirken lassen. Daneben enthält dieses kostbare Samenöl ein Phytohormon (das Phytoöstrogen 17-α-Estradiol) mit stark antioxidativer und hormonell harmonisierender Wirkung. Flavonoide, Polyphenole (darunter Anthocyanidine wie Delphinidin, Cyanidin und Tannine wie Punicalin, Pedunculagin und Ellagsäure) sowie Phytosterole ergänzen das Spektrum an außergewöhnlich regenerierenden Substanzen. Granatapfelsamenöl gehört zu den hochpreisigen Ölen, ist jedoch tatsächlich eine Kostbarkeit unter den Wirkstoffölen. esonderheit: Auf Grund der aufwändigen Gewinnungsart mittels Hochdruckextraktion mit natürlicher Quellkohlensäure ist unser Granatapfelsamenöl mindestens 2 Jahre haltbar!

                  Der Granatapfelbaumist ursprünglich in Asien beheimatet, wird aber seit rund 5000 Jahren insbesondere im Mittelmeerraum kultiviert. Nach alter Überlieferung soll er der sagenumwobene Baum der Erkenntnis aus dem Garten Eden sein, von dem Eva unerlaubterweise naschte, worauf sie und Adam aus dem Paradies vertrieben wurden.
                  Wegen der vielen Samen, die sich im Inneren der Frucht verbergen, galt der Granatapfel bereits in der Antike als Fruchtbarkeitssymbol.

                  Der Baum ist ziemlich außergewöhnlich, da es weltweit keine näher mit ihm verwandte Art gibt. Auch das extrem teure Granatapfelsamenöl ist einzigartig. Es ist kein vergleichbares Pflanzenöl mit einem ähnlich ungewöhnlichen Fettmuster bekannt. Das fette Granatapfelsamenöl hat einen unglaublich hohen Anteil einer hochungesättigten (konjugierten) Fettsäure, die im Pflanzenreich kaum vorkommt, der Punicinsäure.

                  Fettes Granatapfelöl soll das Immunsystem stärken, Arteriosklerose und Herzerkrankungen vorbeugen sowie stark antioxidativ wirken. Weitere Studien besagen, dass Granatapfelprodukte vorzeitigen Alterungserscheinungen entgegenwirken und selbst den Cholesterinspiegel deutlich regulieren. Weiters hat sich die Einnahme auch bei Stimmungsschwankungen und Hormonstörungen bewährt.

                  Darüber hinaus ist es ein Hautpflegeöl der besonderen Art. Es stärkt die Schutzfunktion, fördert die Regeneration und vermindert eine vorzeitige Hautalterung. Speziell reife, trockene und beanspruchte Haut gewinnt neue Spannkraft und Elastizität und kleine Fältchen werden gemindert. Laut Ingeborg Stadelmann ist dieses Öl ein Muss bei trockener Vaginalschleimhaut und nach Bestrahlungen.

                  Aufgrund des hohen Preises empfiehlt es sich, Granatapfelsamenöl mit anderen fetten Ölen zu mischen, es ist bereits ab einer Konzentration von 10% wirksam.


                  Granatapfel – Granatapfelsamenöl zur Linderung von Wechseljahresbeschwerden

                  Wirkt Granatapfelsamenöl bei Hitzewallungen und Nachtschweiß?

                  Fragen, die in diesem Beitrag beantwortet werden:
                  · Welche Wirkungen hat Granatapfel auf Wechseljahresbeschwerden?
                  · Ist die Wirksamkeit von Granatapfelsamenöl bei der Behandlung klimakterischer Beschwerden eindeutig belegt?
                  · Mit welchen Nebenwirkungen muss bei der Anwendung von Granatapfelsamenöl gerechnet werden?
                  · Mindert Granatapfelsamenöl typische Symptome wie Hitzewallungen und Nachtschweiß?

                  Hintergrund
                  Der Granatapfel ist eine der ältesten Kulturfrüchte der Menschheit. Der Granatapfel oder Grenadine (Punica granatum) ist eine Pflanzenart, die ursprünglich in West- bis Mittelasien beheimatet war. Erst in den letzten 15 Jahren ist der Granatapfel zunehmend in den Blickpunkt der Forschung gerückt.

                  Neben dem Fruchtsaft/Mark des Granatapfels werden auch die Samen für medizinische Anwendungen genutzt. Aus den Samen der reifen Granatapfelfrucht wird das Granatapfelsamenöl gepresst, dem östrogenartige Wirkungen zugeschrieben werden.



                  Anwendungsgebiet von Granatapfelsamenöl
                  Angewendet wird das Granatapfelsamenöl insbesondere von Frauen in den Wechseljahren zur Linderung typischer Beschwerden, wie Hitzewallungen, Schweißausbrüche und Stimmungsschwankungen. Als Standard-Therapie der Wechseljahresbeschwerden gilt die Hormonersatztherapie. Zu den alternativen Therapiemöglichkeiten klimakterischer Beschwerden gehören pflanzliche Wirkstoffe wie z.B. Rotklee, Cimicifuga, Rhapontikrhabarber und Granatapfelsamenöl.


                  Inhaltsstoffe und Wirkmechanismus
                  In zahlreichen Studien konnten anti-oxidative und anti-entzündliche Wirkungen des Granatapfels nachgewiesen werden. Darüber hinaus deuten verschiedene Untersuchungen auf eine Abnahme des allgemeinen Krebsrisikos durch den Verzehr von Granatapfelsaft hin.

                  Zu den sekundären Pflanzenstoffen des Granatapfels gehören neben den organischen Säuren insbesondere Zucker-Polyphenol-Komplexe. Zu den Polyphenolen des Granatapfels zählen u.a. Phenolcarbonsäuren (z.B. Kaffeesäure, Chlorogensäure), Ellagitannine (Punicalagin) und Flavonoide (z.B. Catechin, Quercetin).

                  In tierexperimentellen Untersuchungen konnte der Nachweis erbracht werden, dass Granatapfelsamenöl einen künstlich erzeugten Östrogenmangel zum Teil kompensieren kann, in dem es die negativen Folgen auf den Knochenstoffwechsel (Osteoporose) minimiert und depressive Folgeerkrankungen vermindert (1). In-vitro-Untersuchungen weisen zudem auf eine Östrogenrezeptor-modulierende Eigenschaft (SERMs) von Wirkstoffen aus dem Granatapfel hin (2).



                  Studien zur Wirksamkeit
                  Es liegen nur wenige kontrollierte Studien zur Wirksamkeit von Granatapfelsamenöl bei postmenopausalen Symptomen vor, die zudem zu widersprüchlichen Ergebnissen geführt haben.

                  Eine koreanische Forschergruppe hat die Wirkung von Granatapfel bei 112 Frauen mit Wechseljahresbeschwerden untersucht (3). In dieser Placebo-kontrollierten Studie erhielten die Frauen entweder täglich Granatapfel-Extrakt oder Placebo für insgesamt 12 Wochen. Ergebnis: Die menopausalen Symptome (gemessen anhand des Kuppermann-Index) besserten sich unter dem Granatapfel-Extrakt signifikant im Vergleich zur Placebo-Gruppe. Keine Veränderungen zwischen beiden Gruppen zeigten sich hingegen in Bezug auf depressive Symptome. Auch bei Blutparametern einschließlich der Östrogenspiegel konnten keine Unterschiede zwischen den Behandlungsgruppen beobachtet werden

                  Koreli bir grup ilim adamının yaptığı klinik araştırmasında: Menopoz rahatsızlıkları olan 112 bayan üzerinde Nar Ekstraktı ve plasebo ile toplam 12 hafta süren tedavi denemesi yapılmıştır. Menopoz semptomları nar ekstraktı alanlarda iyileşme görülürken, plasebo alanlarda herhangi bir değişim olmamıştır. Her iki kontrol grubundaki bayanların kanında ki östrojen oranında herhangi bir değişim görülmemiştir.
                  (KH, Kim SM, Yi KW, Park HT, Shin JH, Kim YT, Hur JY, Kim SH, Lee KW, Kim T. The Effect of Pomegranate on Postmenopausal Syndrome: A Randomized, Double-blind, Placebo-controlled Trial. J Korean Soc Menopause 2010 Aug 16(2):99-106. Korean.).

                  In einer kürzlich veröffentlichten Placebo-kontrollierten Doppelblindstudie an 81 postmenopausalen Frauen wurde geprüft, ob die tägliche Zufuhr von 2x täglich 30 mg Granatapfelsamenöl (enthalten 127 μg Phytoöstrogene) über einen Zeitraum von 12 Wochen die typischen Wechseljahresbeschwerden im Vergleich zur Placebo-Einnahme vermindert (4). Im Ergebnis zeigte sich, dass es sowohl unter Granatapfelsamenöl als auch unter der Placebo-Einnahme zu einer Abnahme typischer Wechseljahresbeschwerden kam. Da weder nach 12 noch nach 24 Wochen ein signifikanter Unterschied bei der Verminderung der Beschwerden zwischen Granatapfelsamenöl und Placebo beobachtet wurde, muss die Behandlung mit Granatapfelsamenöl formal als nicht wirksam angesehen werden (4).



                  Verträglichkeit
                  Relevante Nebenwirkungen wurden in den wenigen veröffentlichten Untersuchungen nicht berichtet.


                  Fazit
                  Granatapfelsamenöl enthält Wirkstoffe, die eine östrogenartige Wirkung aufweisen. Die Wirksamkeit von Granatapfelsamenöl zur Linderung von Hitzewallungen und Schweißausbrüchen ist nicht eindeutig belegt. Die bisher durchgeführten Untersuchungen am Menschen haben zu widersprüchlichen Ergebnissen geführt. Die notwendige Dosierung für eine klinisch relevante Minderung von Wechseljahresbeschwerden ist bislang nicht bekannt.

                  Yorum yap


                  • #10
                    Nar Çekirdeği

                    Nar Çekirdeği
                    Procsin olarak nar çekirdeği yağını tüm ürün çeşidimizde orantılı olarak kullanıyoruz, çünkü

                    Nar çekirdeği yağı dermatolojik kullanımlar için botanik bazlı bir kozmetik olarak tanımlanmaktadır.

                    Nar çekirdeği yağının, E vitamini ve polifenol içeriğinin zengin oluşu nedeni ile, doğrudan cilt bakımında kullanımı mümkündür. Cildin gereksinimlerini karşılamak yanında, cildi yenileyici “rejeneratif” özelliği de bulunmaktadır. Bu özelliğinden ötürü yaşlanmayı önleyici ve tersine çevirici özelliklerinden dolayı çok kullanılan Nar Çekirdeği Yağı cildi serbest radikallere karşı koruyarak cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastik görünmesini sağlamaktadır.

                    Farklı bir güzellik iksiri olan nar çekirdeği yağı, bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için “acil çözüm“ olarak görülmektedir. Nar çekirdeği yağı, bu ciltlerin onarımı, beslenmesi, nemlendirilmesi ve cildin elastikiyetinin geliştirilmesinde olağanüstü sonuçlar vermektedir.

                    Araştırmalardan Alıntılar:
                    Nar çekirdeği yağı meme kanseri hücrelerinin kendi kendini imha etmesini sağlıyor. İsrailli araştırmacılar, meme kanseri tedavisi ve östrojen replasman tedavisinin güvenliği için, nar çekirdeği yağının önemli etkileri olabildiğini belirtiyorlar. Teknoloji Technion-İsrail Enstitüsü; nar çekirdeği yağının meme kanseri hücrelerinde apoptozu tetiklediği, meme kanseri hücrelerinin kendi kendini imha etmesine dönük bir mekanizmayı harekete geçirdiğini belirlediklerini, bu işlemden normal meme hücreleri büyük ölçüde etkilenmezken nar çekirdeği yağının, östrojen bağımlı meme kanseri hücreleri için toksik olabildiğini ileri sürdü. Dr. Ephraim Lansky; “Çalışmada, laboratuarda büyüyen meme kanseri hücreleri nar çekirdeği yağı ile üç gün tedavi edildi. Araştırmacılar uygulanan yağın dozuna bağlı olarak, kanser hücrelerinin yüzde 56-37’sinde apoptoz gözlendiğini” söyledi.

                    Bu açıklamalar üzerine; New York’lu dahiliyeci ve yaşam tıp uzmanı Dr Martin Goldman,, "Bu, görünüşe göre, yüksek meme kanseri riski altındaki pek çok insan, özellikle kadınlar için yararlı olabilecek güvenli bir maddedir", derken, Houston MD Anderson Kanser Merkezi Meme kanseri çalışmaları Doçenti Dr Lansky's ise “bu çalışmanın doğal bileşik anti-kanser ilaçlar geliştirmek için bir potansiyel, yeni bir yol sağlayacağını” bildirdi.

                    Nar Çekirdeği Yağı Antikarsinojenik mi?
                    Ekim, 2005 yılında, Avustralyalı pop-şarkıcı Kylie Minogue’ a, meme kanseri tanısının konulması, meme kanseri profilinin yükselmesine neden oldu ve erkeklerin de bu kanser türüne yakalanabileceğini hatırlattı. Bu durum, kansere karşı tedavi yöntemleri kadar, hastalığa yakalanmayı önleyecek önlemlerin de önemini artırdı. Günümüzde kanser gelişiminin kimyasal bileşiklerle önlenmesi (Chemoprevention) kanser kontrol yöntemi olarak giderek artan biçimde önem kazanmaktadır. Nar çekirdeği yağı bu ortamda içerisinde tabii orijinli antikarsinojenik bileşenler bulunduran doğal diyet ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Antikarsinojen olarak nar çekirdeği yağının günlük yaşamda yaygın kullanımının insan kanser ve genetik hastalıklarını önlemek için etkili olabileceği öne sürülmektedir. Kore'de, meme kanserine karşı koruyucu olarak nar çekirdeği yağı ile yapılan laboratuar testlerde de MCF yayılmasın yüzde 90 durduğu (apoptoz) tespit edilerek nar çekirdeği yağı için meme kanseri önleyici potansiyel vurgulandı.

                    Prostat kanseri:
                    Prostat kanseri İngiltere ve ABD de, erkeklerde kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir. Aslında, prostat kanseri şimdilerde erkeklerde tanısı en sık görülen kanser türüdür. İngiltere’de 30.000 erkek üzerinde her yıl tanı alınmakta ve 10.000 erkek prostat kanseri yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu kanserin de nar çekirdeği yağı kullanımı ile kontrolü gündemdedir, nar suyu ve nar çekirdeği yağının kemopreventif olabileceği düşünülmektedir.

                    Cilt kanseri:
                    İngiltere'nin en yaygın kanserleri arasında cilt kanseri de yer almakta ve kanserli sayısı hızla artmaktadır. Hastalığa yakalananların sayısı 1980'lerin başından bu yana ikiye katlanmış bulunmaktadır. Halen 69.000'den fazla yeni cilt kanseri vakası belirlenmiş olup 2.000 'den fazla insan da her yıl cilt kanserinden ölmektedir. Bu hastalık da gözleri nara çevirmiş bulunmaktadır.

                    Dermatolojik bilim adamlarının çevresel etkilerin ve yaşlanma göstergelerinin derideki tahribatının tedavisi için yaptıkları klinik denemeler de nar çekirdeği yağının cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır. Ege Üniversitesi,İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi’nden Prof.Dr. Ulvi Zeybek, nar çekirdeği yağı kullanımı için aşağıdaki belirlemelerde bulunmaktadır:

                    Nar çekirideği yağının fonksiyonel gıda olarak kullanıldığı kayıtlıdır. Yapılan klinik çalışmalar, konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, nar çekirdeği yağının lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. Nar çekirdeği yağının kemopreventiv bir ajan olduğu ve cilt kanseri tedavisinde kullanılabilecek güvenilir ve etkin bir kaynak olabileceği yolunda klinik çalışmalara rastlanmaktadır.Yapılan bir başka grup çalışmada da nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolundaki bulgulardan söz edilmektedir. Günde 7-8 damla nar çekirdeği yağının kullanılmasının yararlı olduğu, ancak içeriğinde doğal östrojen bulunması nedeni ile hamileliğin ilk üç ayında kullanılmaması önerilmektedir.

                    Yorum yap


                    • #11
                      ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI
                      Organik Nar Çekirdeği Yağı Gençleşmenize Yardımcı !

                      Narın insan sağlığına olan faydalarını saymakla bitirmek mümkün değil. Adeta birilaç´, hatta antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor. İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor.

                      Sağlık, kırmızı tanelerin çekirdeğinde gizli!
                      Gençlik iksiri' olan organik nar çekirdeği yağı,sadece cildin ihtiyaç duyduğu maddeleri takviye etmekle kalmayıp, yenileme özelliği de barındırıyor. Ancak bu etkinin olabilmesi için Nar yağının, yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş organik meyvelerden elde edilmesi ve soğuk sıkma yöntemiyle üretilmesi gerekiyor.

                      ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI
                      İÇERİĞİ & ETKİSİ

                      NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞININ FAYDALARI

                      Dişeti iltihaplarını giderir.
                      Yüksek tansiyonu düşürür.
                      Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur
                      Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır
                      Enerji verir, yorgunluğu giderir
                      İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar
                      Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur
                      Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller
                      Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar
                      İshali (diare) önler tedavide destek sağlar
                      Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar
                      Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır.
                      Böbrek iltihaplarının giderilmesinde etkilidir.
                      Menopoz Sıkıntılarını Giderir.
                      Yaşlanmayı Önleyici
                      Cilt besleyici sıkılaştırıcı selülit giderici olarak kullanılır.
                      Doğum kontrol hapının yan etkililerini azaltır.
                      Kolesterolü ve hipertansiyonu düşürür.
                      Cildi tazeler yaşlanmayı geciktirir (Anti-aging.)
                      Kalbi kuvvetlendirerek kalp krizi riskini azaltır.
                      Sigara alkol kirli hava gibi kanserojen etmenlerin etkisini azaltan güçlü antioksidandır.
                      Özellikle selülitli bölgelere masaj yapılarak uygulanırsa çok faydası görülür.

                      NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞININ FAYDALARI SAYMAKLA BİTMEZ !!"Narda, E vitamininden 20 kat daha güçlü olan polifenol maddesi bol miktarda bulunur. Antioksidan özelliği olan bu madde, aynı zamanda kalp hastalıkları ile cinsel problemleri önler.Narın olumlu etkisinin tüm meyvelerden çok daha kısa sürede ortaya çıktığını söyleyen bilim adamları,

                      "Nar aşırı tüketildiğinde bile herhangi bir olumsuz etkiye rasslanılmadığı saptanılmıştır"
                      Araştırmalarda nar yağının şu faydaları saymakla bitirilemiyor "Kolesterolü, şekeri dengeliyor, ishali kesiyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, başta prostat ile cilt kanserini, enfeksiyon ile alerjileri önlüyor ve yaraları iyileştiriyor."
                      Hem kadınlar hem erkekler nar çekirdeği yağının sırrını keşfetti çünkü o "yaşlılığı tersine çeviren yağ" olarak önemli bir işleve sahip. . Farklı bir güzellik iksiri olan bu yağ bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için "acil çözüm". Bu özellikte farklı bitki yağları var. Bunlar kan dolaşımını artırıyor ve yüz çizgilerinde etkili oluyorlar.
                      Çoğunda şifa ve gençlik özellikleri saklı ama "nar çekirdeği yağı" bunlar arasında ilk sıraya geçti. Çünkü bu mucize bitkisel yağ, sadece cilde ihtiyaç maddelerini takviye etmekle kalmıyor, cildi yenileme özelliği de bulunuyor.
                      Cilde yediriliyor Adeta gençliğin gizli sırrını barındıran nar çekirdeği yağı, düzenli kullanımda cildin pürüzsüz bir hale gelmesine neden oluyor..
                      GÜZELLİĞİN SIRRI NAR'DA !
                      Yaşlılığı tersine çevirici özelliği ile güzelliğine düşkün kadınların (ve tabii bakıma önem veren erkeklerin de) çoğu onu tercih ediyor.Bir çok doğal yağın güzelliğe olan etkisinin öneminden her zaman söz ettik ama bu yağın yerinin "baş köşe" olduğunu söylemektedir.
                      Elastiki görünüm
                      Bu mucize bitkisel yağ, sadece cilde ihtiyaç maddelerini takviye etmekle kalmıyor, yenileme özelliği de bulunuyor. Ancak bu etki yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş meyveden elde edilmişse ve soğuk sıkma yöntemiyle üretilmişse söz konusu,Hücrelerin yenilenmesine yardımcı olan, cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastiki görünmesini sağlayan, cildin kaybettiği kolojeni ve cilde gerekli olan malzemeleri kazandıran bu yağdan genç ciltler de yararlanıyor. Onlara daha canlı ve parlak bir görünüm veriyor, çizgileri engelliyor..
                      Nar çekirdeği yağında, nar çekirdeğine özel konjuge linolenik asit olan punisik asit bulunuyor. Punisik asidin bağışıklık sistemini harekete geçirerek vücut direncini artırdığı bilinmekte. Ancak içeriğinde doğal östrojen bulunması nedeni ile hamilelik dönemindeki bayanların kullanmaması gerekiyor
                      Nar çekirdeği yağı ile gençleşiyoruz !
                      Gençlik iksiri' olan organik nar çekirdeği yağı,sadece cildin ihtiyaç duyduğu maddeleri takviye etmekle kalmayıp, yenileme özelliği de barındırıyor. Ancak bu etkinin olabilmesi için Nar yağının, yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş organik meyvelerden elde edilmesi ve soğuk sıkma yöntemiyle üretilmesi gerekiyor.
                      Bilinen en eski meyve türlerinden biri olan narın yaklaşık 5000 yıldır tarımı yapılmaktadır. Bitkinin tohumları meyve olarak yenildiği gibi, Nar Çekirdeği yağı tıbbî olarak kullanılır.
                      Orta ve kuzey Avrupa ülkelerinde "doğunun egzotik meyvesi" olarak adlandırılan nar çok eski zamanlardan beri efsanelere konu olmuş kutsiyet atfedilmiş bir meyvedir.Tevrat, İncil ve Kur'an-ı kerim de nardan bahsedilmektedir.Çok iyi bir potasyum kaynağı olan hicaz nar çocukların diş sağlığı için, özellikle de kız çocuklarının 45 yaş sonrası menapoz döneminde osteoporoz riski yaşamadan rahat geçirmeleri için çok gereklidir.
                      Florida"da, 6-9 Mart tarihleri arasında yapılan Amerikan Kardiyoloji Koleji toplantısına katılan, Columbia Üniversitesi New York Presbyterian Hastanesi kardiyologlarından Doç. Dr. Özgen Doğan, yapılan son araştırmaların, narın damar tıkanıklığını önleyici özelliğini ortaya çıkardığını belirtti. "Hayvan deneylerinde, damar plakları ve tıkanıklıkları yüzde 44 gerilediği. İnsanlar üzerinde yapılan bir araştırma ise 2 hafta boyunca günde 50 ml nar yağının, tansiyonu artıran enzimi yüzde 36 düşürdüğünü gösterdi.
                      "Doğal Punicic Asit Kaynağı" "Cilt Elastikiyetini Geliştirici" Nar, bilinen fonksiyonel gıdalar arasında ilk sıraya yerleşme yolunda hızla ilerlemektedir. Nar çekirdeği yağı alanında yapılan çalışmalar çok yeni olmasına karşın, alınan başarılı sonuçlar bu yağın önemini ve yağa duyulan ilgiyi tüm Dünyada artırmıştır.
                      Yapısında, Punicic asitin yanı sıra %0,6 oranında antioksidan özellikteki polifenoller, yüksek oranda da E Vitamini bulunmaktadır. Nar çekirdeği yağı üç çift bağ içeren konjuge yağ asitlerini ( CLA ) yapısında bulunduran ender bitkisel kökenli yağlardandır.
                      Yapılan diğer klinik çalışmalar ve araştırmalar;

                      • Konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. (Dr.Kimy. Neslihan GÜRBÜZ, Turkiye Klinikleri J Med Sci 2006, 26:312-318, de yayınlanan makalesi)
                      • Nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolunda bulgular ortaya konmuştur. (Teknoloji Technion-İsrail Enstitüsü, Dr Ephraim Lansky, Dr Martin Goldman, Houston MD Anderson Kanser Merkezi Doçenti Dr Lansky, Ege Üniversitesi,İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi Prof.Dr. Ulvi Zeybek )
                      • İki hafta boyunca günlük 120 mg. nar çekirdeği ekstraktı tüketen yüksek tansiyon hastalarında bu süreç sonunda sistolik kan basınçlarında % 5'lik düşüş tespit edilmiştir. (The American Journel of Clinic Nutrition 2000, Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan)
                      • Dermatolojik bilim adamlarının çevresel etkilerin ve yaşlanma göstergelerinin derideki tahribatının tedavisi için yaptıkları klinik denemeler de nar çekirdeği yağının cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır.
                      Kozmetik Ürün Olarak Nar Çekirdeği Yağı

                      Nar çekirdeği yağı dermatolojik kullanımlar için botanik bazlı bir kozmetik olarak tanımlanmaktadır. Nar çekirdeği yağının, E vitamini ve polifenol içeriğinin zengin oluşu nedeni ile, doğrudan cilt bakımında kullanılabilmektedir.
                      Cildin gereksinimlerini karşılamak yanında, cildi yenileyici "rejeneratif" özelliği de bulunmaktadır. Bu özelliğinden ötürü çok kullanılan Nar Çekirdeği Yağı cildi serbest radikallere karşı koruyarak cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastik görünmesine katkıda bulunmaktadır.
                      Farklı bir güzellik iksiri olan nar çekirdeği yağı, bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için "acil çözüm" olarak görülmektedir. Nar çekirdeği yağı, bu ciltlerin onarımı, beslenmesi, nemlendirilmesi ve cildin elastikiyetinin geliştirilmesinde olağanüstü sonuçlar verebilmektedir.
                      Nar, şifalı bitkiler literatüründe yer alır. Genellikle besleyici ve tedavi edici ilaç ve panzehir olarak ağız yoluyla çeşitli karışımlarla birlikte yenilir ve içilir, haricen de merhem olarak kullanır.antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor.
                      İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor. Nar, özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde vücudun savunma sistemini güçlendiriyor.
                      Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, yapılan araştırmalarda narın cilt kanserine ve erkeklerde prostat kanserine karşı koruyucu etkisinin görüldüğünü söyledi: Narın en önemli özelliklerinden biri de genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruması.
                      Damar tıkanıklıklarını geriletme özelliği bulunan nar, "ACE" denilen enzimi engelleyerek tansiyon düşürücü bir etki de yapıyor. Nar birçok özellikleriyle bazı meyveleri de geride bırakıyor.
                      Narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor.
                      Sağlığınız için Organik Nar Çekirdeği Yağı Kullanın !
                      Sağlığınız için Taze sıkılmış,Faturalı,Hologramlı ve Orjinal Ürünler kullanınız Taklitlerinden sakınınız.. %100 Doğal ve hiç bir yan etkisi olmayan ürünümüzle her yaşta Sağlığınızı Koruyun Hologram etiketi olmayan ürünü kesinlikle kullanmayın. Şişe açıldıktan sonra buzdolabında muhafaza ediniz.
                      %100 DOĞAL ve SAĞLIKLI MY WORLD ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞIMIZI MUTLAKA DENEMELİSİNİZ.

                      NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI
                      KULLANIMI

                      NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI NASIL KULLANILIR ?
                      1.DAHİLEN (İÇEREK)

                      Günde 1 kere,yemeklerden yaklaşık 20-30 dk önce aç olarak 1 tatlı kaşığı Nar Çekirdeği Yağı Tüketiniz.
                      2.HARİCEN (SÜREREK)
                      Nar Çekirdeği Yağının,Kozmetolojide cildin yaşlanmasını yavaşlatıcı onarıcı ve yatıştırıcı etkilerinden yararlanılır.Cilde (yüz de dahil) sürerek masaj yapılır.Cildi korur,nemlendirir,kırışık olan bölgelere (göz cevreside dahil) sürülür.Kırışıklıkları giderici etki gösterir
                      CİLDİNİZ İÇİN UYGULAYA BİLECEĞİNİZ BAŞLICA KÜRLER
                      Suna Dumankaya,
                      kırışıklıklar için nar çekirdeği yağı kürü uygulanmasını tavsiye ediyor. Öncelikle 1 tatlı kaşığı yoğurt ve 1 tatlı kaşığı kadar yaş maya karıştırılır ve cilt üzerine sürülerek 20 dakika bekletilir. Akşamları cilde tamamen organik olmak koşulu ile nar çekirdeği yağı ile masaj yapılır ve üzerine de koruma faktörlü krem uygulanır.
                      2 aylık nar çekirdeği yağı kürü nasıl uygulanır?
                      Yorgun ve yaşlı bir görünümü ortadan kaldıran bu kürde, nar çekirdeği yağını bir pamuğa sıkarak cildinize uyguluyorsunuz Sonra parmaklarınızla hafif hafif masaj yaparak gözaltı hariç, tüm yüze ve boyuna yediriyorsunuz 30 yaşında olan ama hala 20'li yaşların başında gözüken Ebru Şallı'nın güzelliğini nar özlü kremler kullanmaya borçlu olduğunu her fırsatta söylediğini anımsayın!
                      Selülitli bölgeler için:
                      Özellikle selülitli bölgelere masaj yapılarak uygulanırsa çok faydası görülür.

                      Yorum yap


                      • #12
                        ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI
                        Organik Nar Çekirdeği Yağı Gençleşmenize Yardımcı !

                        Narın insan sağlığına olan faydalarını saymakla bitirmek mümkün değil. Adeta birilaç´, hatta antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor. İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor.

                        Sağlık, kırmızı tanelerin çekirdeğinde gizli!

                        Gençlik iksiri' olan organik nar çekirdeği yağı,sadece cildin ihtiyaç duyduğu maddeleri takviye etmekle kalmayıp, yenileme özelliği de barındırıyor. Ancak bu etkinin olabilmesi için Nar yağının, yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş organik meyvelerden elde edilmesi ve soğuk sıkma yöntemiyle üretilmesi gerekiyor.

                        ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI
                        İÇERİĞİ & ETKİSİ


                        NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞININ FAYDALARI

                        Dişeti iltihaplarını giderir.
                        Yüksek tansiyonu düşürür.
                        Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur
                        Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır
                        Enerji verir, yorgunluğu giderir
                        İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar
                        Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur
                        Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller
                        Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar
                        İshali (diare) önler tedavide destek sağlar
                        Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar
                        Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır.
                        Böbrek iltihaplarının giderilmesinde etkilidir.
                        Menopoz Sıkıntılarını Giderir.
                        Yaşlanmayı Önleyici
                        Cilt besleyici sıkılaştırıcı selülit giderici olarak kullanılır.
                        Doğum kontrol hapının yan etkililerini azaltır.
                        Kolesterolü ve hipertansiyonu düşürür.
                        Cildi tazeler yaşlanmayı geciktirir (Anti-aging.)
                        Kalbi kuvvetlendirerek kalp krizi riskini azaltır.
                        Sigara alkol kirli hava gibi kanserojen etmenlerin etkisini azaltan güçlü antioksidandır.
                        Özellikle selülitli bölgelere masaj yapılarak uygulanırsa çok faydası görülür.



                        NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞININ FAYDALARI SAYMAKLA BİTMEZ !!"Narda, E vitamininden 20 kat daha güçlü olan polifenol maddesi bol miktarda bulunur. Antioksidan özelliği olan bu madde, aynı zamanda kalp hastalıkları ile cinsel problemleri önler.Narın olumlu etkisinin tüm meyvelerden çok daha kısa sürede ortaya çıktığını söyleyen bilim adamları,

                        "Nar aşırı tüketildiğinde bile herhangi bir olumsuz etkiye rasslanılmadığı saptanılmıştır"
                        Araştırmalarda nar yağının şu faydaları saymakla bitirilemiyor "Kolesterolü, şekeri dengeliyor, ishali kesiyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, başta prostat ile cilt kanserini, enfeksiyon ile alerjileri önlüyor ve yaraları iyileştiriyor."
                        Hem kadınlar hem erkekler nar çekirdeği yağının sırrını keşfetti çünkü o "yaşlılığı tersine çeviren yağ" olarak önemli bir işleve sahip. . Farklı bir güzellik iksiri olan bu yağ bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için "acil çözüm". Bu özellikte farklı bitki yağları var. Bunlar kan dolaşımını artırıyor ve yüz çizgilerinde etkili oluyorlar.
                        Çoğunda şifa ve gençlik özellikleri saklı ama "nar çekirdeği yağı" bunlar arasında ilk sıraya geçti. Çünkü bu mucize bitkisel yağ, sadece cilde ihtiyaç maddelerini takviye etmekle kalmıyor, cildi yenileme özelliği de bulunuyor.
                        Cilde yediriliyor Adeta gençliğin gizli sırrını barındıran nar çekirdeği yağı, düzenli kullanımda cildin pürüzsüz bir hale gelmesine neden oluyor..
                        GÜZELLİĞİN SIRRI NAR'DA !
                        Yaşlılığı tersine çevirici özelliği ile güzelliğine düşkün kadınların (ve tabii bakıma önem veren erkeklerin de) çoğu onu tercih ediyor.Bir çok doğal yağın güzelliğe olan etkisinin öneminden her zaman söz ettik ama bu yağın yerinin "baş köşe" olduğunu söylemektedir.
                        Elastiki görünüm
                        Bu mucize bitkisel yağ, sadece cilde ihtiyaç maddelerini takviye etmekle kalmıyor, yenileme özelliği de bulunuyor. Ancak bu etki yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş meyveden elde edilmişse ve soğuk sıkma yöntemiyle üretilmişse söz konusu,Hücrelerin yenilenmesine yardımcı olan, cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastiki görünmesini sağlayan, cildin kaybettiği kolojeni ve cilde gerekli olan malzemeleri kazandıran bu yağdan genç ciltler de yararlanıyor. Onlara daha canlı ve parlak bir görünüm veriyor, çizgileri engelliyor..

                        Nar çekirdeği yağında, nar çekirdeğine özel konjuge linolenik asit olan punisik asit bulunuyor. Punisik asidin bağışıklık sistemini harekete geçirerek vücut direncini artırdığı bilinmekte. Ancak içeriğinde doğal östrojen bulunması nedeni ile hamilelik dönemindeki bayanların kullanmaması gerekiyor
                        Nar çekirdeği yağı ile gençleşiyoruz !
                        Gençlik iksiri' olan organik nar çekirdeği yağı,sadece cildin ihtiyaç duyduğu maddeleri takviye etmekle kalmayıp, yenileme özelliği de barındırıyor. Ancak bu etkinin olabilmesi için Nar yağının, yüzde yüz doğal ortamda üretilmiş organik meyvelerden elde edilmesi ve soğuk sıkma yöntemiyle üretilmesi gerekiyor.
                        Bilinen en eski meyve türlerinden biri olan narın yaklaşık 5000 yıldır tarımı yapılmaktadır. Bitkinin tohumları meyve olarak yenildiği gibi, Nar Çekirdeği yağı tıbbî olarak kullanılır.
                        Orta ve kuzey Avrupa ülkelerinde "doğunun egzotik meyvesi" olarak adlandırılan nar çok eski zamanlardan beri efsanelere konu olmuş kutsiyet atfedilmiş bir meyvedir.Tevrat, İncil ve Kur'an-ı kerim de nardan bahsedilmektedir.Çok iyi bir potasyum kaynağı olan hicaz nar çocukların diş sağlığı için, özellikle de kız çocuklarının 45 yaş sonrası menapoz döneminde osteoporoz riski yaşamadan rahat geçirmeleri için çok gereklidir.
                        Florida"da, 6-9 Mart tarihleri arasında yapılan Amerikan Kardiyoloji Koleji toplantısına katılan, Columbia Üniversitesi New York Presbyterian Hastanesi kardiyologlarından Doç. Dr. Özgen Doğan, yapılan son araştırmaların, narın damar tıkanıklığını önleyici özelliğini ortaya çıkardığını belirtti. "Hayvan deneylerinde, damar plakları ve tıkanıklıkları yüzde 44 gerilediği. İnsanlar üzerinde yapılan bir araştırma ise 2 hafta boyunca günde 50 ml nar yağının, tansiyonu artıran enzimi yüzde 36 düşürdüğünü gösterdi.
                        "Doğal Punicic Asit Kaynağı" "Cilt Elastikiyetini Geliştirici" Nar, bilinen fonksiyonel gıdalar arasında ilk sıraya yerleşme yolunda hızla ilerlemektedir. Nar çekirdeği yağı alanında yapılan çalışmalar çok yeni olmasına karşın, alınan başarılı sonuçlar bu yağın önemini ve yağa duyulan ilgiyi tüm Dünyada artırmıştır.
                        Yapısında, Punicic asitin yanı sıra %0,6 oranında antioksidan özellikteki polifenoller, yüksek oranda da E Vitamini bulunmaktadır. Nar çekirdeği yağı üç çift bağ içeren konjuge yağ asitlerini ( CLA ) yapısında bulunduran ender bitkisel kökenli yağlardandır.
                        Yapılan diğer klinik çalışmalar ve araştırmalar;

                        • Konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. (Dr.Kimy. Neslihan GÜRBÜZ, Turkiye Klinikleri J Med Sci 2006, 26:312-318, de yayınlanan makalesi)

                        • Nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolunda bulgular ortaya konmuştur. (Teknoloji Technion-İsrail Enstitüsü, Dr Ephraim Lansky, Dr Martin Goldman, Houston MD Anderson Kanser Merkezi Doçenti Dr Lansky, Ege Üniversitesi,İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi Prof.Dr. Ulvi Zeybek )
                        • İki hafta boyunca günlük 120 mg. nar çekirdeği ekstraktı tüketen yüksek tansiyon hastalarında bu süreç sonunda sistolik kan basınçlarında % 5'lik düşüş tespit edilmiştir. (The American Journel of Clinic Nutrition 2000, Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan)
                        • Dermatolojik bilim adamlarının çevresel etkilerin ve yaşlanma göstergelerinin derideki tahribatının tedavisi için yaptıkları klinik denemeler de nar çekirdeği yağının cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır.
                        Kozmetik Ürün Olarak Nar Çekirdeği Yağı

                        Nar çekirdeği yağı dermatolojik kullanımlar için botanik bazlı bir kozmetik olarak tanımlanmaktadır. Nar çekirdeği yağının, E vitamini ve polifenol içeriğinin zengin oluşu nedeni ile, doğrudan cilt bakımında kullanılabilmektedir.

                        Cildin gereksinimlerini karşılamak yanında, cildi yenileyici "rejeneratif" özelliği de bulunmaktadır. Bu özelliğinden ötürü çok kullanılan Nar Çekirdeği Yağı cildi serbest radikallere karşı koruyarak cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastik görünmesine katkıda bulunmaktadır.
                        Farklı bir güzellik iksiri olan nar çekirdeği yağı, bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için "acil çözüm" olarak görülmektedir. Nar çekirdeği yağı, bu ciltlerin onarımı, beslenmesi, nemlendirilmesi ve cildin elastikiyetinin geliştirilmesinde olağanüstü sonuçlar verebilmektedir.
                        Nar, şifalı bitkiler literatüründe yer alır. Genellikle besleyici ve tedavi edici ilaç ve panzehir olarak ağız yoluyla çeşitli karışımlarla birlikte yenilir ve içilir, haricen de merhem olarak kullanır.antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor.
                        İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor. Nar, özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde vücudun savunma sistemini güçlendiriyor.
                        Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, yapılan araştırmalarda narın cilt kanserine ve erkeklerde prostat kanserine karşı koruyucu etkisinin görüldüğünü söyledi: Narın en önemli özelliklerinden biri de genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruması.
                        Damar tıkanıklıklarını geriletme özelliği bulunan nar, "ACE" denilen enzimi engelleyerek tansiyon düşürücü bir etki de yapıyor. Nar birçok özellikleriyle bazı meyveleri de geride bırakıyor.
                        Narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor.
                        Sağlığınız için Organik Nar Çekirdeği Yağı Kullanın !
                        Sağlığınız için Taze sıkılmış,Faturalı,Hologramlı ve Orjinal Ürünler kullanınız Taklitlerinden sakınınız.. %100 Doğal ve hiç bir yan etkisi olmayan ürünümüzle her yaşta Sağlığınızı Koruyun Hologram etiketi olmayan ürünü kesinlikle kullanmayın. Şişe açıldıktan sonra buzdolabında muhafaza ediniz.
                        %100 DOĞAL ve SAĞLIKLI MY WORLD ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞIMIZI MUTLAKA DENEMELİSİNİZ.


                        ORGANİK NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI
                        KULLANIMI


                        NAR ÇEKİRDEĞİ YAĞI NASIL KULLANILIR ?
                        1.DAHİLEN (İÇEREK)

                        Günde 1 kere,yemeklerden yaklaşık 20-30 dk önce aç olarak 1 tatlı kaşığı Nar Çekirdeği Yağı Tüketiniz.

                        2.HARİCEN (SÜREREK)
                        Nar Çekirdeği Yağının,Kozmetolojide cildin yaşlanmasını yavaşlatıcı onarıcı ve yatıştırıcı etkilerinden yararlanılır.Cilde (yüz de dahil) sürerek masaj yapılır.Cildi korur,nemlendirir,kırışık olan bölgelere (göz cevreside dahil) sürülür.Kırışıklıkları giderici etki gösterir

                        CİLDİNİZ İÇİN UYGULAYA BİLECEĞİNİZ BAŞLICA KÜRLER
                        Suna Dumankaya,
                        kırışıklıklar için nar çekirdeği yağı kürü uygulanmasını tavsiye ediyor. Öncelikle 1 tatlı kaşığı yoğurt ve 1 tatlı kaşığı kadar yaş maya karıştırılır ve cilt üzerine sürülerek 20 dakika bekletilir. Akşamları cilde tamamen organik olmak koşulu ile nar çekirdeği yağı ile masaj yapılır ve üzerine de koruma faktörlü krem uygulanır.

                        2 aylık nar çekirdeği yağı kürü nasıl uygulanır?
                        Yorgun ve yaşlı bir görünümü ortadan kaldıran bu kürde, nar çekirdeği yağını bir pamuğa sıkarak cildinize uyguluyorsunuz Sonra parmaklarınızla hafif hafif masaj yaparak gözaltı hariç, tüm yüze ve boyuna yediriyorsunuz 30 yaşında olan ama hala 20'li yaşların başında gözüken Ebru Şallı'nın güzelliğini nar özlü kremler kullanmaya borçlu olduğunu her fırsatta söylediğini anımsayın!

                        Selülitli bölgeler için:
                        Özellikle selülitli bölgelere masaj yapılarak uygulanırsa çok faydası görülür.

                        Organik Nar çekirdeği yağı ile gençleşiyoruz !
                        Nar çekirdeği yağı alırken UNUTMAYIN!!Doğru yöntemle elde edilmiş (mekanik soğuk sıkma) üzümçekirdeği yağı, yoğun ve koyu renkte olmalıdır. Mahsule bağlı renk değişiklikleri olmakla birlikte onu kendine has kokusuyla tanıyabilirsiniz.
                        Katkı ve koruyucu madde içermeyen ürünleri tercih edin ...

                        Yorum yap


                        • #13
                          Nar çekirdeği yağı nedir faydaları nelerdir

                          Nar çekirdeği yağı nedir faydaları nelerdir?.. Yaşlılığı tersine çaviren yağ olarak bilinen nar çekirdeği yağı, cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır.
                          Nar çekirdeği yağı nedir faydaları nelerdir?.. Yaşlılığı tersine çaviren yağ olarak bilinen nar çekirdeği yağı, cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır. Nar, bilinen fonksiyonel gıdalar arasında ilk sıraya yerleşme yolunda hızla ilerlemektedir. Nar çekirdeği yağı alanında yapılan çalışmalar çok yeni olmasına karşın, alınan başarılı sonuçlar bu yağın önemini ve yağa duyulan ilgiyi tüm dünyada artırmıştır.

                          Yüksek oranda E vitamini var
                          Yapısında, Punicic asitin yanı sıra % 0,6 oranında antioksidan özellikteki polifenoller, yüksek oranda da E Vitamini bulunmaktadır. Nar çekirdeği yağı üç çift bağ içeren konjuge yağ asitlerini (CLA ) yapısında bulunduran ender bitkisel kökenli yağlardandır.

                          Yapılan klinik çalışmalar ve araştırmalar; Konjuge yağ asitlerinin üç çift bağ taşıması özelliğinin, lösemi hücreleriyle mücadelede iki çift bağ bulunduran yağ asitlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir. (Dr. Kimy. Neslihan GÜRBÜZ, Turkiye Klinikleri J Med Sci 2006, 26:312-318, de yayınlanan makalesi)
                          Kansere karşı da etkili
                          Nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini (apoptosis) teşvik ettiği yolunda bulgular ortaya koymuştur. (Teknoloji Technion-İsrail Enstitüsü, Dr Ephraim Lansky, Dr Martin Goldman, Houston MD Anderson Kanser Merkezi Doçenti Dr Lansky, Ege Üniversitesi,İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi Prof.Dr. Ulvi Zeybek)
                          İki hafta boyunca günlük 120 mg. nar çekirdeği ekstraktı tüketen yüksek tansiyon hastalarında bu süreç sonunda sistolik kan basınçlarında % 5′lik düşüş tespit edilmiştir. (The American Journel of Clinic Nutrition 2000, Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan) Dermatolojik bilim adamlarının çevresel etkilerin ve yaşlanma göstergelerinin derideki tahribatının tedavisi için yaptıkları klinik denemeler de nar çekirdeği yağının cilt kanserine karşı 'güvenli' ve etkili koruyucu ajan olarak potansiyeli vurgulamaktadır.

                          Kozmetik Ürün Olarak Nar Çekirdeği Yağı
                          Nar çekirdeği yağı dermatolojik kullanımlar için botanik bazlı bir kozmetik olarak tanımlanmaktadır. Nar çekirdeği yağının, E vitamini ve polifenol içeriğinin zengin oluşu nedeni ile, doğrudan cilt bakımında kullanılabilmektedir. Cildin gereksinimlerini karşılamak yanında, cildi yenileyici “rejeneratif” özelliği de bulunmaktadır. Bu özelliğinden ötürü çok kullanılan Nar Çekirdeği Yağı cildi serbest radikallere karşı koruyarak cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastik görünmesine katkıda bulunmaktadır.

                          Farklı bir güzellik iksiri olan nar çekirdeği yağı, bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için “acil çözüm” olarak görülmektedir. Nar çekirdeği yağı, bu ciltlerin onarımı, beslenmesi, nemlendirilmesi ve cildin elastikiyetinin geliştirilmesinde olağanüstü sonuçlar verebilmektedir.
                          Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

                          Yorum yap


                          • #14
                            Elajik asit içeren meyve; yaban mersini

                            DNA HASARINDAN KORUYAN P53 GENİ





                            Ellajik asit,Güçlü bir antikansorojen ve mutasyon engelleyici etkisi olan bir fenolik asittir.

                            1960 yıllarında ellajik asidin kan pıhtılaşması, üzerinde etkisi incelenmiştir.

                            1970 ve 1980 yıllarında araştırmacılar kanserin önlenmesi ve kanser tedavisinde bu asidin ne gibi faydaları olabileceği konusunda da bir takım incelemelere devam ermişlerdir.
                            Ellajik asit serbest radikallerin yıkıcı etkilerini onarıcı özelliğe sahip olan güçlü bir antioksidandır. Göğüs, deri, kolon, prostat ve pankreas kanserli hücreler üzerindeki anti kanser aktivitelerinde yani P53 genin kanser hücreleri tarafından yok edilmesini önlemektedir. Ellajik asit kansere sebep olan moleküllere bağlanarak aktif olan molekülleri etkisiz hale getirmekte ve P53 geninin bozulmasını korumaktadır. P53 genin korunması ve hasar görmemesi bizler için son derece önemlidir. Sebebi ise hasar görmüş DNA'ları yeniden yapılandıran, onaran P53 genidir. DNA'larımızı korumak ve güçlendirmek için P53 genine ihtiyacımız vardır.
                            Ellajik asit takviyeleri genellikle sıvı ekstre, kurutulmuş kapsül ve tablet olarak satılmaktadır. Ancak bu tür ürünleri araştırıp güvenirliğine inanılan firmalardan ve doktor kontrolü altında alınması son derece önemlidir. Normal yediğimiz besinlerden de ellajik asidi alabiliriz. Bunlar arasında ahududu, yaban mersini, böğürtlen, kırmızı üzüm, nar, kiraz, vişne, kızılcık ve ceviz ellajik asit içeren besinler grubunda yer alır. Hamilelikte kullanılmaması gerekmektedir. Sebebi erken doğuma yol açabileceği söylenmektedir. Rahatsızlıklarda doktor kontrolü altında doktorunuza danışarak almanız en doğru yöntemdir

                            Bizler için çok önemli olan ve içeriğinde ellajik asit içeren yaban mersininden bahsetmek istiyorum.
                            Polifenoller açısından zengin olan yaban mersini antioksidan, antiflammatuar etkisi olan antisiyonin türü
                            bileşikler içerir..Yaban mersininde bulunan Ellajik asitle meme, Prostat ve ağız kanserinde hücreleri öldürdüğü, kalın bağırsak kanseri ile sindirim sistemi, kabızlık ve ishale iyi geldiğini, Alzheimer, bunamaya iyi geldiğini birçok yapılan araştırmalarla kanıtlanmış olduğunu biliyoruz.
                            Yaban mersini içeriğinde Polifoneller , Salisik asit, karotenler, folik asit, lifler, B vitamini, C vitamini, potasyum, magnezyum, demir, Riboflavin, Niasin ve fitoöstrejenler var.
                            Sadece 1 porsiyon yaban mersininde beş porsiyon havuç , elma, brokoli ve balkabağı kadar antioksidan içerir. Yarım su bardağında 1733 ünite E vitamini, 1200 mg. C vitamini içerir. Yarım su bardağında bu içeriklere sahip olan yaban mersinini her gün tüketmekte fayda var.
                            Yaban mersini hafıza için temel besin kaynağıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan incelemelerde günlük yaban mersini tüketiminin, yaşlanmanın olağan sonucu olan motor koordinasyon ve hafızaya bağlı rahatsızlıkları inanılmaz derece de yavaşlattığı kanıtlanmıştır. Göz sağlığı için son derece yararlı olan yaban mersini göz yorgunluğunu giderici, gece görme özelliğini arttırıcı olduğu gözlenmiştir.
                            Karadeniz bölgesi ve Rize'de Antalya, Isparta'da yetiştirilen bu meyve ile kurutulmuş, dondurulmuş halde de yoğurta katarak ya da yulafla birlikte çok leziz bir tatlı ile kolaylıkla yiyebilirsiniz. Kırmızı ve mavi renkte olan bu meyve tamamen kanser karşıtı olarak savaşçıdır.
                            Illinois üniversitesinin yaptığı bir incelemede farklı meyveler kanserin yayılmasına neden olan enzimleri engelleyen özel bir flavonoid ( kansere karşı savaşıcı antioksidan) varlığına ilişkin bir teste tabi tutuldu, araştırmadaki tüm meyveler arsında yabani yaban mersini en büyük kanser karşıtı etkinliğini göstermiştir.


                            Mediacat2 bu blog'u önerdi.

                            Yorum yap


                            • #15
                              Kanserden korunmak için yapabileceğiniz pek çok şey var


                              Üstelik bunların çoğu kolay, ucuz ve uygulanabilir şeyler. Domates salçasına ağırlık verin, sarımsağı bütün değil ezerek tüketin, üzümün çekirdeğini çiğneyin, normal ısıdaki yeşil ve siyah çay kanserden korunmada çok etkili ama çayınızı plastik değil cam bardakta için.
                              KANSERDEN koruyucu bir beslenme planı söz konusu olduğunda ilk sırada yine ’sağlıklı beslenme’ prensiplerine uymak gelir. Proteini, karbonhidratı, yağı dengeli, kalorisi yeterli bir beslenme planı oluşturabilirseniz işiniz kolaylaşıyor. Tabii ki çeşitlilik de çok önemli. Farklı besinlerde farklı kanser koruyucuları var. Bu nedenle hep aynı şeyleri yemek yerine besin seçimlerinizi mümkün olduğu kadar değiştirmeniz gerekiyor. Son yıllarda kanser ve beslenme konusuna ilgi arttı. Bu gelişme, hangi besinlerin kanserden korunmada daha etkili olduğunu araştıran çalışmaların sayısını da artırdı. Bu yazıda söz konusu doğal besinler ve faydalı oldukları alanları içene alan kısa bir yolculuk yapacağız.
                              Plastikten uzak durun
                              Yeşil ve siyah çayın kanserden korunmada sağladıkları avantajlar bir hayli etkileyici. Laboratuar çalışmaları özellikle yeşil çayda bol miktarda bulunan ’kateşinlerin’ prostat, meme, kalın bağırsak ve mide kanseri gibi birçok kansere karşı koruyucu bir zırh oluşturabileceğini gösteriyor. Bu arada dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var: Tel zımbalarla hazırlanmış poşet çaylardan uzak durmak ve çay içerken plastik bardaklar kullanmamak. Çayı mümkün olduğu kadar az şekerle içmenizi öneriyorum. Çünkü kanser şekeri seviyor. Şekerli yiyecekler gelişmekte olan bir kansere de, mevcut bir tümöre de enerji kaynağı görevini üstleniyor. Tatlandırıcı kullanmanızı da tavsiye etmem. Ayrıca çayı çok sıcak ve hızlı içmemenizde fayda var.
                              Domates ve nar mucizesi
                              Kanserden korunmada yıldızı parlayan besinlerden biri de nar. Çok sayıda çalışma narın da önemli bir kanser koruyucusu besin olduğunu telkin ediyor. Narın yapısında ve çekirdeğinden elde edilen yağda bulunan birçok maddenin (elajik asit, purisik asit gibi antioksidanlar) başta prostat, meme ve kalınbağırsak kanseri olmak üzere kansere karşı güçlü bir antioksidan zırh oluşturdukları anlaşılıyor. Bir başka mucize de domateste saklı. Biz ona ’kırmızı mucize’ diyoruz. Mucizenin kimyasal adı likopen! Bu çok güçlü antioksidan karotenoid özellikle meme, prostat, kalınbağırsak, yemek borusu, mide ve pankreas kanserine karşı korunmada faydalı olabileceği anlaşılıyor. Likopenin en güçlü kaynağı domatesin kendisi ve ürünleri. Özellikle işlemden geçmiş domates ürünleri (salçası, ketçabı, sosu, çorbası) bol miktarda likopen ihtiva ediyor. Çorbanızı evinizde kendiniz hazırlayın, az tuz ve yağ kullanın. Likopen yağda eriyen bir madde olduğundan ve ısıtılınca daha kolay ortaya çıktığından taze domatesleri yerken hafifçe ısıtma işleminden geçirmeyi ve üzerine bir iki damla zeytinyağı eklemeyi ihmal etmeyin. Likopen kan portakalında, kırmızı/pembe greyfurtta, hatta karpuzda ve kayısıda da var. Bu maddenin hücrelerde kanseri tetikleyen temel olay DNA hasarını azalttığını gösteren çalışmalar var.
                              Üzüm çekirdeği çiğneyin
                              Konu kanserle mücadele olduğunda listeye üzümü eklememek haksızlık olur. Üzümün çekirdeği ve kabuğunda bol miktarda bulunan doğal ilaçlardan biri resveratrol da tıpkı likopen gibi DNA hasarını azaltarak, kanserden korunmayı kolaylaştırıyor. Bunun için en doğrusu taze, çekirdekli üzümü çekirdeklerini de çiğneyerek yemektir. Taze sıkılmış üzüm suyunda da bol miktarda resveratrol bulunuyor. Kurutulup öğütülerek kullanılan üzüm çekirdeğinin ne oranda faydalı olduğunu gösteren ciddi bir çalışma görmedim. Bu arada asma yaprağında bile resveratrol varmış. Dolma severlere duyurulur…
                              Sarımsağı ezerek yiyin
                              Listeye sarımsak ve soğanı da eklemek gerekir. Özellikle sarımsağın güçlü bir kanser düşmanı olduğu yüzyıllardır biliniyordu. Bu bilgi son yıllarda bilimsel olarak da teyit edildi. Sarımsakta bulunan kükürtlü bileşikler yemek borusu, mide, kalın bağırsak, akciğer ve karaciğer kanserine yakalanma olasılığını düşürüyor. Sarımsak tüketimi yüksek olan toplumlarda kalınbağırsak kanserleri de, mide kanserleri de az görülüyor. Aynı şeyleri meme ve prostat kanseri için de söyleyebileceğimizi düşündüren bulgular var. Sarımsaktan faydalanmak için hapını, tozunu bir yana bırakıp doğrudan kendisini yiyin. Sorun kokusunda ama işin uzmanları sarımsak ezilmeden yutulursa değerini kaybedeceğini, ezildikten sonra da en geç bir saat içinde yenilmesi gerektiğini belirtiyor. Sarımsağın içindeki tümör savaşçısı Allisin isimli madde ancak sarımsak ezilince aktive oluyor. Sarımsaktan söz etmişken soğandan da bahsedelim. Özelikle kırmızı soğan kanserle savaşta faydalı gibi görünüyor. Bir çalışmada günde yarım baş soğan tüketiminin mide kanserine yakalanma riskini yüzde 50 oranında azalttığı tespit edilmiş. Başka çalışmalarda da soğanın çeşitli organ kanserlerini azaltabileceği (meme, karaciğer, kalınbağırsak kanserleri) gösterilmiş. Son yılların parlayan doğal kanser savaşçılarından biri de Zerdeçal! Tıka basa polifenolik antioksidan dolu olan bu doğal kanser koruyucusunun içindeki Curcumin isimli madde neredeyse kanser önleyici bir ilaç gibi çalışıyor. Zerdeçalın mevcut tümör hücrelerinin çoğalmasını da engellediğini gösteren birçok bulgu var.
                              Ruhunuz da beslensin
                              Kansere faydalı olabilecek besinler listesini daha da uzatmak tabii ki mümkün. Bu listeye portakal ve diğer turunçgilleri, kayısıyı, turp, şalgam, lahana, karnabahar grubunda yer alan bütün besinleri eklemek gerekiyor. Ama ne yazık ki yerimiz sınırlı. Bana sorarsanız konu kanserden korunmak olduğunda yalnızca bedeninizi değil, ruhunuzu da beslenmeyi ihmal etmeyin. Birçok defa yazdık, bir kez daha hatırlatalım: Manevi yanı güçlü, duanın gücüne inanan, ailesi ve içinde yaşadığı toplumla iyi ve güzel ilişkileri olan, iyimser, iyi huylu ve iyi insanlar kansere daha az yakalanıyor. Yakalansalar bile ömürleri daha uzun, sorunları daha az oluyor.
                              Kendinize beslenme planı hazırlayın
                              BİZE göre kanserden koruyucu bir beslenme planınız olsun istiyorsanız belirttiğimiz yiyecekleri daha sık kullanın. Beyaz ekmeği yememeye, tam tahıllı ekmek yemeye çalışın. Şekerin fazlasından uzak durun. Beyaz unu çok kullanmayın. Katkılı yiyeceklerden, tatlandırıcı eklenmiş ürünlerden de uzaklaşın. Mümkün olduğu kadar sebze ve meyveleri mevsiminde yemeye, yumurta, zeytinyağı, kefir gibi geleneksel yiyeceklerinizden uzak kalmamaya, abartmamak koşuluyla kabuklu kuruyemişlerden faydalanmaya çalışın. Boza, sirke, nar ekşisi gibi doğal soslar kullanın, doğal içeceklerden faydalanın.
                              Kırmızıbiberi nemsiz ortamda kurutun
                              KANSERLE savaşta yararlı olabileceği anlaşılan mutfak mucizelerinden biri de kırmızıbiber. Kırmızıbiberdeki Kapsaisin maddesi kanser hücrelerini daha oluştuğu anda öldürmeye yönelik bazı özellikler taşıyor. Kırmızıbiberdeki bu maddenin etkili olduğu kanserler pankreas ve akciğer kanseri. Dikkat edilmesi gereken nokta nemli ortamda kurutulan kırmızıbiberde üreyen küflerin Aflatoksin adı verilen toksinleri üretebilmeleri ve bunların karaciğer kanserine yol açabilmeleri. İşin uzmanları kırmızıbiberin nemsiz ortamlarda kurutulmasını ve uygun koşullarda saklanmasını şart koşuyorlar.
                              Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU

                              Yorum yap

                              Hazırlanıyor...
                              X