Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Beyin kanaması, apopleksi, apoplexy, hafıza zafiyeti, unutkanlık

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • #16

    Yorum yap


    • #17

      Yorum yap


      • #18
        [FONT=Verdana]

        Yorum yap


        • #19
          [/font]

          Yorum yap


          • #20

            Yorum yap


            • #21

              Yorum yap


              • #22
                Beynin Yaşlanması, Beyin Yaşlanması ve Alzheimer Hastalığı

                Didem Unsal — Merhaba Hocam. Konumuz, beynin yaşlılık dönemi hastalıkları, özellikle de Alzheimer ve Parkinson hastalığı. Siz yıllarınızı bu iki önemli beyin hastalığına vermiş bir bilim adamısınız. İstanbul Ttp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda görev yapıyorsunuz. Beynin yaşlanmasına geçmeden önce biraz "baş"a dönelim mi; beyin ne zaman ve nasıl gelişiyor?
                Prof. Dr. Murat Emre — Embriyon, yani cenin anne karnında oluşmaya başladığı zaman... Doğduğumuzda beyin aslında şekilsiz bir kitle ya da henüz işlenmemiş bir maden gibi. İçinde milyarlarca sinir hücresi var. Beyin anne karnında gelişirken bu hücreler çoğalmış, çoğaldıktan sonra da olmaları gereken yerlere gitmişler, yerleşmişler. Bazı bağlantılarını kurmuşlar, ancak henüz tam işlevsel değiller. Böyle olmadığı için de bebek doğduğunda henüz yürüyemiyor, konuşamıyor, anlayamıyor. Bütün maden orada, ama henüz işlenmemiş bir şekilde.


                Yani beynin gelişimi de anne karnında mı başlıyor?

                — Evet, beynin işlenmemiş bir maden haline gelişi anne karnında. Embriyon rahim içinde gelişirken, beyin hücreleri bölünüp çoğalıyor, yerlerini buluyorlar, yerlerine yerleşiyorlar. Bir göç süreci var başlangıçta. Hücreler doğdukları yerden gitmeleri gereken yerlere göç ediyorlar. O göçlerini anne karnında tamamlıyorlar. Bütün hücreler yerli yerini buluyor. Ondan sonra bağlantılarını kurmaya başlıyorlar. Ama söylediğim gibi bu bağlantılar henüz çok ilkel düzeyde, doğduğumuz zaman. Onun için de bir bebeğin yapabilecekleri çok kısıtlı. Yıllar içinde giderek bu bağlantılar kurulmaya başlıyor. Bağlantıların kurulmasıyla da bebek, çocuk; çocuk, erişkin haline geliyor. Oldukça yavaş işleyen bir süreç bu... Önce temel işlevleri kazanıyoruz; hareket etmeyi, yürümeyi, konuşmayı, anlamayı...

                Beyin yapısal anlamda olgunlaşmasını aşağı yukarı 17-18 yaşlarında tamamlıyor. Beyinde, myelin dediğimiz bir izolasyon maddesi var, beyin hücrelerinin uzantılarının etrafını saran bir madde bu. Myeîin beyin hücrelerinin uzantılarının etrafını sararak sinir uyarısının sadece gitmesi gereken yere ve hızlı gitmesini sağlıyor. Myelin'leşme süreci beyinde 18 yaşlarında tamamlanıyor. Bu yüzden teknik açıdan beynin olgunluğuna erişmesi aşağı yukarı 18 yaşında gerçekleşiyor diyebiliriz. Bu süreçte ve sonrasında deneyimlerimizi, anılarımızı kazanıyoruz. Beynimizde yaklaşık elli milyar hücre var. Ve bu elli milyar hücrenin her birinin yaklaşık binbin beş yüz adet bağlantısı olduğu düşünülüyor. Elli milyar hücre ile bin adet bağlantıyı çarpın. Ortaya kapasitesi çok yüksek olan bir sistem çıkıyor. Bu bağlantılar sayesinde anılarımız düşüncelerimiz ve hislerimiz giderek olgunlaşmaya başlıyor. Nihayetinde olduğumuz kişi haline geliyoruz. Yani myelinleşmenin tamamlanmasıyla birlikte beynimiz, 18-20 yaşına geldiğimizde yapısal olarak olgunluğuna erişiyor. Fakat bir tür kara mizah örneği olarak söyleyebilirim ki bu süreç sırasında ve sonrasında diğer yandan da bir kısım beyin hücreleri ölüyorlar. Bevindeki bu "doğal hücre ölümü"ne apoptoz diyoruz. Apopioz bir anlamda programlanmış bir hücre ölümü çünkü dışarıdan doğrudan bir müdahale, görünen bir etken olmadan gerçekleşiyor. Her hücrenin içinde apoptoz'u harekete geçirebilecek bir mekanizma var. Belirli şartlar oluştuğunda hücre o mekanizmayı harekete geçirip kendisini öldürüyor. Bu yüzden de buna "programlanmış hücre ölümü" adını veriyoruz.

                Yani hücreler bir bakıma intihar ediyor.

                Tam anlamıyla öyle... Her hücrenin içinde bu şifre var.
                O genetik şifreyi her hücre içinde taşıyor ve işe yaramaz duruma geldiği zaman, basit deyimiyle "düğmesini kapatıyor" hücre. Bu. hayat boyunca belli ölçüde süregelen, normalde yavaş gerçekleşen bir süreç aslında.


                Doğru işleyen bir süreç mi bu?

                Yanlış işlediği zaman zaten her şey ters gidiyor. Doğru işlemesi gereken bir sistem bu... Yani beyinde olması gereken yerde, olması gereken kadar hücre kaybı hiç de yanlış değil. Ancak yaşlanmayla beraber, diğer organlarımızda olduğu gibi beyinde de hızlanmış bir hücre kaybının ortaya çıktığı düşünülüyor. Çünkü ne kadar uzun yaşarsak beyin hücrelerimiz dıştan gelen yıpratıcı etkenlere o kadar çok maruz kalıyor. Diğer taraftan hücrelerin her biri ve organlar sürekli işleyen bir fabrika gibiler, işledikçe de zamanla aşmıyorlar. Hücrelerin sürekli yapması gereken işlevler var. Fabrikanın sürekli enerji üretmesi lazım. Eskiyen parçalarını yenilemesi lazım. Bunu da genetik şifresi sayesinde yapıyor. İşine yarayacak proteinleri sentez ediyor, imal ediyor. Onlar eskiyip, yıpranınca yıkıp, yenilerim yapıyor. Bu yaşam boyu hep devam ediyor.

                Beyin kendini yenileyemiyor

                Aslında beynimizin avantajı mı bu? Diğer organlarımızda böyle sürekli bir doğal hücre ölümü var. Bu organların yenilenme özelliği de var mı?

                Diğer organlarda da apoptoz var. Fakat beyin hücreleri doğumdan sonra artık bölünmüyorlar. Beyin kendini yenileyen bir organ değil. Deri öyle değil, yaralandığı zaman yerine yenisini yapabiliyor. Karaciğer yaralandığı zaman yerine yeni hücreleri yapabiliyor. Bağırsak da öyle. Ama beyin hücreleri kaybedildikleri zaman yenisi gelmiyor. Hatta yine bir teoriye göre beyin hücrelerinin bölünmemesinin sebebi, anıları tutabilmek; zira doğumdan sonra hücreler arasında oluşan bağlantıların belleğin temelini oluşturduğu düşünülüyor. Eğer hücre bölünüp yenilense artık ait olduğu ağın bir parçası olmayacak, bağlantılar kopacak. Bir ihtimal, beyin, onun için kendisini yenilemiyor. Beyin tüm işlevlerini birbirine bağlanmış hücrelerin oluşturduğu ağlar (network) ile başarıyor. Eğer bölünüp yeni-lenseydi o ağlar bozulurdu. Ağdaki hücreler örneğin birtakım hastalıklar sonucunda öldüğünde, devre dışı kaldığında zaten işler bozuluyor. Yaralanan ya da hasar gören beyin yerine yeni hücre koyamıyor. Beynin karmaşık yanı da burada gizli. Kendini yenileme kapasitesi olmadığından belli bir rezervden sürekli yiyor. Bu rezerv, belli bir sınırın altına düşerse o zaman da işlev bozukluğu ortaya çıkıyor.

                Yorum yap


                • #23
                  Son araştırmalar beynin kendini yenilediği ve beyin hücrelerinin çoğalabileceği belgelendi.

                  Yorum yap


                  • #24
                    1. “Yüzyılın Adamı”ndan beyinsel tespitler
                    2. Yıllardır, cep telefonu kullanmaya başladığımız günden bu yana tıp uzmanlarının da desteklediği yaygın bir inanış var: Telefonlar kimi zaman yoğun kullanımda görme bozukluklarına neden olurken, beyin tümörüne dahi yol açabildiği en sık dile getirilen iddialardan ikisi... Amerikan Beyin Cerrahları Birliği tarafından nöroşirurji alanındaki çalışmalarıyla Yüzyılın Adamı seçilen 89 yaşındaki Türk Prof. Dr. Gazi Yaşargil ise bu yaygın inanışın aksini savundu ve beyin tümörlerinin ilerleyen teknoloji ve aletlerden kaynaklandığını düşünmediklerini belirterek, "Bizim yaşam tarzımızdan hastalıklar olabiliyor, sigara, içki ve uyuşturucu bunların başında geliyor" dedi.
                    3. Mikrocerrahinin nöroşirürji alanında kullanılabileceğini keşfeden, epilepsi ve beyin tümörlerinin tedavisinde yeni yöntemler bulan, beyin ameliyatlarına mikroskobu getiren ve çalışmalarıyla dünya tıp tarihine geçen Türk Doktor Yaşargil, beyin hakkında bilinen ve bilinmeyenleri anlattı.
                    4. Beyin tümörlerinin arttığı yönündeki iddiaları değerlendiren Yaşargil, eskiden hastalıkları anlamanın çok zor olduğunu, günümüzde ise baş dönmesi, ağrı, hafıza bozukluğu gibi sebeplerle her geçen gün daha fazla hasta geldiğini, halkın artık hastalıkları araştırdığını söyledi.
                    5. Araştırmalar sonucunda tümörlerin ortaya çıktığını kaydeden Gazi Yaşargil, "Bildiğimiz kadarıyla tümörlerin sayısı artmadı" dedi.
                    6. ve teknolojik aletlerin beyin üzerinde olumsuz etkisi olup olmadığına ilişkin soruyu da Yaşargil, "İlerleyen teknolojiden beyin tümörlerinin arttığını düşünemiyoruz ama bizim yaşam tarzımızdan hastalıklar olabiliyor. Sigara, alkol ve uyuşturucu bunların başında geliyor" diye yanıtladı.teknolojiİlerleyen
                    7. Sigaranın hem damarları hem immun sistemi (bağışıklık sistemi) bozduğunu hem de inmeye neden olduğunu kaydeden Gazi Yaşargil, "Sigarayı bırakın, hiçbir faydası yok, alışkanlık yaratıyor" ifadelerini kullandı.
                    8. Stresin etkisi...
                    9. Kanserin nedeninin hala bulunamamış olmamasına çok üzüldüğünü anlatan Gazi Yaşargil, bugüne kadar devlet büyüklerinden filozoflara, sanatçılardan ev kadınlarına, rahiplerden sporculara kadar çok sayıda kişiyi ameliyat ettiğini ve beyin tümörlerinin yüzde 60'ının iyi, yüzde 40'ının ise kötü huylu olduğunu belirtti.
                    10. Çağımız hastalıklarının stresten kaynaklandığına ilişkin iddiaları da yorumlayan Prof. Yaşargil, "Stresin fena etkisi yok zannetmiyorum, kalbiniz iyiyse dayanırsınız. Günde en az 16-18 saat çalıştık yıllar boyunca, olsa bize bir şey olurdu" diye konuştu.
                    11. Son yıllarda doktorlara başvuruların en büyük nedenlerinden birinin de hafıza şikayetleri olduğuna değinen Gazi Yaşargil, şöyle konuştu: "Herkes hafızasından şikayet eder, kimse nasıl yetiştirir bilmez. O konunun uzmanları var. Hatırlamak istediğiniz şeyi bir şekle ya da renge bağlayabilirsiniz çağrışım yapması için. Bu konuyu terapistlerle görüşebilirsiniz. 'Birden bire hafızam bozuldu' diyorlar. Sebep şu da olabilir, çok enformasyon var, düşünün televizyonlarda her akşam kaç kanal seyrediliyor, insanın hafızasında kalmıyor. Bir kitabı ciddi bir şekilde okursanız o kalır."
                    12. Beynimizin kapasitesi ve aşk hali
                    13. Beynin yüzde kaçının kullanıldığına ilişkin tartışmaların olduğunu ve ancak yüzde 10'unun çalıştığına dair söylentilere işaret eden Yaşargil, "Yüzde 10 ne demek, nereden biliyorsunuz, ne derece ayığız ve kendimizi yetiştirebiliriz ki böyle bir iddiada bulunuyoruz" değerlendirmesini yaptı.
                    14. Beyne ilişkin bilgilerin henüz çok kısıtlı olduğunu, araştırma metotlarının da yetersiz kaldığını dile getiren Prof. Dr. Gazi Yaşargil, "Allah bilir milyarlarca hücrenin arasında ne yaramazlar var, ne görüşüyorlar aralarında, hepimizin arasında ne bağlar var. Bunu bilemiyoruz, var ama onu hissediyoruz. Ben sizden hoşlandıysam bunu hissediyorsunuz. Bu nasıl olabiliyor bilmiyoruz" dedi.
                    15. Aşk ve beyin arasındaki ilişkinin de bazı araştırmalara konu olduğunu hatırlatan Yaşargil, aşık olma durumunu şöyle anlattı: "Gerçekten birisine bağlandığınızda oradaki bütün hücreler uyum sağlamışlar, hoşlanmışlar demektir. 'Bu olaydan, bu insandan bize sıkıntı gelmeyecek' demişler. Tabi aşk olması için belli nitelikler var, kimisi çok sathi şeylerden hoşlanıyor. Diyor ki 'Aşık oldum', o anda birisine bağlanmış oluyorsunuz, beyin bağlanmış oluyor. Bağlantı iyi ise sıkıntı olmuyor, iyi değilse sıkıntı başlıyor. Birbirinize uygun olmadığınızı görürsünüz, 'Neden yanlış yaptım' dersiniz. Düşünün kaç kişi ayrılıyor."
                    16. Kadın ve erkek beyni arasında fark olmadığını da kaydeden Gazi Yaşargil, "Beyinler arasında fark yok ama gelişme açısından fark var, farklı eğitiliyorlar. Kadına bebek, erkeğe silah veriliyor. Kadın birçok konuda arka yollardan dolaşarak erkeğe yetişmek zorunda kalıyor" diye konuştu.
                    17. Hocaların hocası nasıl yaşıyor?
                    18. İlerleyen yaşına rağmen hala ameliyatlara giren ve hafızasında en ufak bir sorun yaşamayan Yaşargil, bazı geceler hiç uyumadığını, zaman zaman iki ameliyat arasında tek elma yiyerek günü geçirmek zorunda kaldığını söyledi.
                    19. Hiç tatil yapmadığını, tatil anlayışının da kongre için gittiği şehirlerde birkaç saatliğine müzeleri gezmekten ibaret olduğunu anlatan Gazi Yaşargil, "Ben her zaman iyi uyumuyorum. Et yemediğim de doğru değil, sebze de severim. Bir elmayla günü geçirdiğim olmuştur ama vaktim yoktu, üstelik yorgundum" dedi.
                    20. Çalışmalarının takdir bulmasına sevindiğini de söyleyen Yaşargil, sözlerini şöyle tamamladı: "Benim hayatımda bir şey değişmedi, hoşuma giden şey çalışmalarımın takdir bulması oldu. Biz ne üzüntüler yaşadık, kaç insanla neler çektik, ne zavallılarla öldük, özellikle çocuksa. Hastalarım arasında her dinden insanlar oldu. Filozof veya sanatkarlarla görüşürken rahatlıyorum, çünkü onlardan bir şey öğreniyorum. Bazen da bir çiftçiye rastlıyorsunuz onun düşüncelerinin daha kuvvetli ve doğasal olduğunu görüyorsunuz. Bildiği şey az ama çok esaslı.
                    21. Beyin konusunda genin yardımı var ama eğitim çok önemli. Dersi dinlemekle olmuyor, okumakla, çalışmakla oluyor. Ben bu yaşta anatomi öğreniyorum. Kaç defa okudum, yine de okuyorum."
                    22. GAZİ YAŞARGİL KİMDİR?
                    23. 1925 yılında doğan Gazi Yaşargil ilkokula Ankara'da başladı. Daha sonra 1944 yılında tıp eğitimi almak için Almanya'ya gitti. Yaşargil daha sonra Basle Sağlık Üniversitesi'ne gitti. Yaşargil 50'li yıllarda nöroloji alanında yaptığı çalışmalarla Avrupa'da nam saldı. Ünlü profesör 1994 yılında Avrupa'yı bırakarak Amerika'da hocalık yapmaya başladı.

                    Yorum yap


                    • #25

                      Yorum yap

                      Hazırlanıyor...
                      X