Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Kolesterol: kolesterol belirtileri, damar tıkanıklığı, trigliserid

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • Kolesterol: kolesterol belirtileri, damar tıkanıklığı, trigliserid

    Aspir Yağı ile Kolesterol Tedavisi, Cilt Bakımı için Aspir Yağı, Kızartma için Aspir Yapı ideal, Aspir ile Brozlaşma, Aspir Yağı ile Güzelleş, Aspir Yağı Ateşe Dayanıklı

    Aspir Yağı ile Cilt Bakımı, Aspir Yağı Masaj Yağı Olarak Kullanılır, Aspir Yağı İdeal Kızatma Yağı, Aspir Yağı ile Kolesterol Tedavisi, Cilt Bakımı için Aspir Yağı, Kızartma için Aspir Yapı ideal, Aspir ile Brozlaşma, Aspir Yağı ile Güzelleş, Aspir Yağı Ateşe Dayanıklı




  • #2

    Yorum yap


    • #3
      Kolesterol:
      Karaciğer alınan besin maddelerindeki yağlardan kolesterol üretir ve bir kısım besinmaddelerinde kolesterol içerdiğinden onlarda hazır alınmış olur. Kolesterol kanda yağ-protein bileşikleri olarak taşınır ve buna lipoprotein denir. Alçak değerdeki lipoproteinler (LDL=low denisty lipoprotein) ve yüksek değerli lipoproteinlar (HDL=high denisty lipoprotein) olmak üzere iki türdür.
      Karaciğer alınan besin maddelerindeki yağlardan kolesterol üretir ve bir kısım besinmaddelerinde kolesterol içerdiğinden onlarda hazır alınmış olur.

      Kolesterol kanda yağ-protein bileşikleri olarak taşınır ve buna lipoprotein denir. Alçak değerdeki lipoproteinler (LDL=low denisty lipoprotein) ve yüksek değerli lipoproteinlar (HDL=high denisty lipoprotein) olmak üzere iki türdür. Besinmaddelerindeki proteinlar enzimler sayesinde aminoasitlere dönüşür ve bu aminoasitlerden biride methionindir.

      Methionin birçok metabalik harekette önemli rol oynar. Methionin başka maddelere (Poteıne) dönüşürken artık madde olarak ortaya HOMOCYSTEIN çıkar.Aslında saglıklı bir bağırsakta Homocysteinin yanmadde olarak ortaya çıkmaması veya çok az olması gerekir, fakat bağırsaklardaki zaralı bakterilerin proteınları biyojen amine dönüştürmesi ve zaralı bakterilerin zehirli gazlar ve zehirli alkoller üretmesi nedeniyle methionin metabalik değisimlere uğrarken yanmadde olarak Homocystein ortaya çıkar. Homocysteinbağırsakflorasının bozulması sonucu, faydalı bakterilerin üretiği B12-Vitamini ve besinlerdeki B6 Vitamini ve folikasit oranında düşme olur.
      Şayet bağırsaklardaki faydalı bakteriler azalır ve yeterince B6, B12?Vitaminileri ve Folikasiti değerlediremez. Homocystein LDL- Kolesterolu vücudun savunma sistemi (Immunsistemi) tarafından tehlikeli madde olarak alğılanır ve makrofajlar (yiyici hücreler) tarafından oksitlenen LDL-Kolesterolu yiyen makrofajlar patlayarak ölür ve ortaya sümüksü, süngerimsi bir hücre artığı ortaya çıkar buna cüruf denir. Bunlar damarların iç yüzeyine yapışarak arterioskleroza (damarsertliği ve daralmasına) sebep olurlar. Buda kişin beyinkanaması, kalpenfarktürüsü, yağlanma, hücrelerin beslenmemesi nedeniyle, dermansızlık ve zamanda bağırsak mukozasınında bu artıkmaddeler tarafından kaplanmamısı nedeniyle kişide besinallerjisi, baharnezlesi v.b. rahatsızlıklar oluşur.

      Bağırsaklarda çoğalan zararlı bakteriler ve mantarlar zehirli gazlar ve zehirli alkoller üretir. Bu zehirli maddeler negatif veya positif almadıklarından kana karışır ve sinirleri takrip ederek, başağrısı, migren, depresyon şişkinlik, hazımsızlık v.b. rahatsızlıklara neden olur. Sindirim organlarının cünuflar tarafından yağlanması nedeniyle bunlarda kaliteli enzim salğılayamazlar ve tam parçalanmamış protein, karbonmidrat ve yağartıkları zaralı bakteriler tarafindan sıradışı parçalanır. Böylece ortaya tehlikeli biyojen aminler (Örneğin: Histamin) amoniyak, zehirli gazlar ve zehirli alkoller çıkar. Bunları karaciğer arıtmak için yoğun caba gösterir ve başta karaciğer olmak üzere sindirim organlarının sindirimsalğılarının kalitesi düşer.Yani ortaya bir şeytan üçgeni çikar.
      Bir diğer önemli faktör ise Midenin aşırı katkı maddesi içeren besinler (konserveler, çikolata, keks vb.) ve soft içecekler (kola, fanta vb.) nedeniyle tahrip olur. Böylece zamanla çok kolay gastrit (mideiltihaplanması, midemukazasıiltihaplanması ) oluşur. Bunedenle Mide yeterince intrinsic fakrorü (sialinasitli glukoprotein) salğılızamaz. Intrinsic faktorü B12-Vitamini, Folikasit, Methionin ve minerallerin bağırsaklar tarafından absorbe (emilme) edilmesini sağlar. Yani nasılki diabet hastaları için insulin nekadar önemli ise besinlerin sindirilmesi içinde İntrinsic faktorüde o kadar önemlidir.

      İntrinsic faktorünün yetersizliği vitamin ve mineralyetersizliğine sebep olur. Neticede bir çok hastalık ortaya çıkar ve bunlardan bazıları: Allerji, derihastalıkları, sindirim organlarindaki rahatsızlıklar, vb hastalıklar ortaya çıkar. (Nhp 12.03.1722)
      Çaresi nadir? Ben İbrahim Gökçek bin yılın (milenyumun) buluşunu yaptım ve bu buluşla faydalı bakteriler artmakta, zaralı bakteriler azalmakta ve böylece faydalı bakteriler tarafından yeterince üretilen B12-Vitamini ve besinlerdeki B6-Vitamini vede Folikasit homocysteinı problem olmaktan çıkarmaktadır. Bu konuda araştırmalar yapan Dr.med.J.Abele ?Cholesterin-Krankheit oder Werbelüge? yani Kolesterol hastalikmı-Reklam yalanimı? isimli kitabında kolesterolun zararlı olmadığını, aksine kolesterol olmaz ise kılcal damarlara makrofajın giremeyeceğini ve burada enfeksiyonun yayılacağını belgelenmiştir.
      Ayrıca erkeklerin erkeklik hormonu testosterolun önmaddeside kolesterol, yani kolesterol yetersizliği kişinin ikdidarsızlığı demektir. Bir kişi günde 100gr. tereyağı yese bu ortalama %0,2 oranında kolesterolu artırır. Oysa karaciğer günde 100gr. Tereyağından eldeedilen kolesteroldan 400 kat fazla kolesterol üretir (salğılar). Ayrıca tereyağı sağlıklı ve doğal iken, margarin sunni ve tehlikelidir (NA.2.95.11). Çünkü Margarin sıvıyağın baskı ile sıkıştırılması sonucu kimyasal yapısında bozulmalar olur, daha doğrusu fiziksel yapısında bozulma olur yani CIS-Şekliden, TRANS-Şekle dönüşür. Buda vücut için yabancı olduğundan problemler ortaya çıkar ve asıl kolesterola margarin sebep olur.E.Günter, F.Kuber, J.Vozer ve P.Bobek 1979?da yaptıkları araştırmalarda C-Vitamini (limon) ve pektinin (elmaya bak) zaralı kolesterolun (LDL-Kolesterolu) oranın düşürdüğünü tesbitetmişlerdir.

      C-Vitamini kolesterolu 7x-hidroksikolesterola çevirir, buda safraasidine (gallenasite) dünüşür. Normalde safraasidinin tekrar kolesterola dönüşmesi mümkündür, fakat pektin harici kolesterolun (exogen Cholesterin) absorbesini önler. Pektin safraasidi ile birleşerek onun bağırsaklarda kalmasını vede defihacetle birlikte dışarı atılmasını sağlar.
      Bağırsakflorasını en ideal duruma getirmek mümkündür ve bu rahatsızlığa karşı benim bir buluşum vardır. Bu buluşun ismi
      Gökçek iksiri
      dir. ZYE-, Sarimsak-, keten-, çörek-, limon (kabuğu ile birlikte) veya zerdeçal kökünü
      preparatları, Gökçek Tonik veya Gökçek İksiri
      tavsiyeedebilirim. Limonda hem C-Vitamini hemde pektin içermesi nedeniyle kolesterola karşı etkilidir (Nhp.2.98.256).

      Bağırsak florası ve kılcal kan dolaşımı
      sağlıklı yaşayabilmek için çok önemlidir. Çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim, glikoz, vb, besleyici maddenin hazırlanması, hücrelere ulaşması ve de mikroplarla mücadele eden makrofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır.Tabii doğru beslenirseniz tedavi sürecide o oranda kısalır.
      Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur.
      Siyah çay, kahve ve kola içilmemeli, çünkü bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler.Alkol ve sigaranın zararları belli kanser, damarların yağlanması vb, artı uzun süre bira içilirse cinsel ikdidarsızlık ve hatta kısırlığa sebep olmaktadır.Sucuk salam sosis gibi et mamullerine 5-6 ay ara vermek gerekir (sade temiz et az yenilebilir) çünkü asidoza sebep olmaktadır.Bu da birçok hastalığın ana kaynağıdır.Akşam yemeği yerine yoğurt, meyve veya salata yenilebilir veya sebze çorbası içilebilir.Hayvansal besinler, patates, tahıl (beyaz pirinç), bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özelikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve zamanla problemlere sebep olur.Ne kadar beyaz pirinç, patates, hamurlu yiyecekler, tatlı yiyecek ve içecekler, o kadar yağ oluşturur.Çünkü nişasta glikoza (şekere) dönüşür, şekerde yağa dönüşerek vücutta depolanır.Şeker ve antibiyotikler bağırsak mantarları çoğaltır, mantarlar ise her türlü hastalığı tetikler.Tatlı deyince akıla baklava, çikolata, dondurma vs gelir, kavun, karpuz ve üzümde tatlıdır ve bunlarda mantarı tetikler, çünkü aşırı şeker içeriler.
      Açıklama:
      Hayvansal besinler damarların iç yüzeyinde (mukazasında) plaklar olşmasına (yağlanmasına) neden olur. Damarların yağlanarak sertleşmesi yüksek tansiyona sebep olur. Damarlar yaşalandıkca beyin, kalp, penis ve vajinaya yeterince kan gitmemesi demektir. Buda felç, kalpkrizi, rekeklerde iktidarsızlık ve kadınlarda cinsel isteksizliğe sebep olur. Hayvansal besinleri azaltmak, hatta peyniri asla yememek gerekir. Gökçek İksiri ile tıkanan damarlar açılır ve kişide beyin kanaması, kalpkrizi, erkeklerde iktidarsızlık ve kadınlarda cinsel isteksizlik rizikoları ortadan kalkar.

      Yorum yap


      • #4
        Kolestrolün azıda zararlı

        SAMSUN (İHA) - Yaşamak için gerekli, mum kıvamında yağımsı bir maddenin adı olan ve beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunan kolesterolün fazlasının da, azının da zararlı olduğu belirtildi.

        Vücudun kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, seks hormonu), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini ürettiği, bu işlemler için kanda yeteri miktarda kolesterol bulunması gerektiği, fazla kolesterolün kan damarlarının sertleşmesine ve daralmasına yol açtığı kaydedildi.

        İnsanlar, bu bilgiler doğrultusunda kolesterolün fazlasından "köşe-bucak" kaçarken, değişik ülkelerde yapılan araştırmaların 'kolesterolün fazlasının bazı bulaşıcı hastalıkları tez zamanda iyileştirdiği' bulguları ise değişik iddiaları ve şaşkınlıkları da beraberinde getirdi.

        Günümüzde "kolesterol bilmecesi"ne yol açan mevcut bilgiler ve yeni bulgular "kolesterol hastaları"nı iki arada bir derede bıraktı. Her iki yöndeki veriler incelendiğinde, kolesterol konusunun da ülkeden ülkeye, şehirden köye farklılıklar gösterdiği, biri için yanlış olanın diğeri için de yanlış olacağı anlamına gelmeyeceği ve kolesterolde de yapılan işe (harcanan enerjiye), yaşanılan coğrafyaya, mevsime, çekilen hastalığa, hastalığı çekenin psikolojisine göre farklı sonuçların ortaya çıkabileceği düşüncesi ortaya çıktı.

        Kardiyoloji Uzmanı Dr. Yunus Amasyalı, "yüksek kolesterol"ün vücuda verdiği zararları sıralarken, "Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yıllar içinde yavaş yavaş damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Bu durum bir su borusunda pisliklerin birikmesine benzetilebilir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir. Uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Yani kolesterolünüz şu andaki değerinin 2-3 katına yükselse ve 3-4 saat yüksek kalsa size bir zararı olmaz. Asıl sorun sizde daha önce uzun süreli kolesterol yüksekliği olmasıdır" dedi.

        Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikiminin, bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olacağına dikkat çeken Uz. Dr. Amasyalı, bunların sonucu hasta için koroner by pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyulabileceğine dikkat çekti.

        Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olmasının felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açacağına değinen Amasyalı, "Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintilere daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilir. Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir" uyarısında bulundu.

        KOLESTEROL-YÜKSEK TANSİYON İLİŞKİSİ

        Kolesterol ve yüksek tansiyon arasında doğrudan bir ilişki olmadığını, yani kolesterol yüksekliğinin yüksek tansiyona, yüksek tansiyonun kolesterol yüksekliğine yol açmayacağını bildiren Amasyalı, "Ancak ikisinin hedefi ve zarar verdiği organ kan damarlarıdır. Yüksek tansiyon kan damarındaki basıncı yükselterek aşınma, yırtılmalara neden olur. Bu durum su borusu içindeki basıncın artmasına bağlı sorunlara benzetilebilir. Yüksek kolesterol de damar duvarında kolesterol birikimine yol açarak damarlarda daralma ve tıkanmalara yol açar. Yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliği kan damarına diğerinin verdiği zararın şiddetini arttırır ve ortaya çıkmasını çabuklaştırır. Bu nedenle hem kolesterol yüksekliği hem de yüksek tansiyon tedavi edilmelidir" diye konuştu.

        Kolesterol, yağımsı bir madde olduğunu, normal şartlarda, yağın suyun içinde çözünmeyeceğini hatırlatan Amasyalı şu bilgileri verdi:
        "Kolesterol de su özelliklerini taşıyan kanda normal koşullarda çözünmez. Kolesterol, kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir. Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. Değişik tipte lipoproteinler vardır. Birincisi LDL (low density lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein) kötü huylu kolesteroldür. İkincisi HDL (high density lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein) iyi huylu kolesteroldür. HDL ve LDL kolesterolden başka lipoproteinler de vardır. Yağ metabolizması bozukluğu olan hastaların yaptırdığı diğer bir kan incelemesi de trigliserid ölçümüdür. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Kan trigliserid düzeyi ile arteriyoskleroz arasındaki ilişki kolesterol kadar belirgin değildir".

        Kanda kolesterol ve LDL kolesterolün yüksek olmasının hasta için risk taşıyacağını, HDL kolesterolün düşük olmasının da bir risk olduğunu ifade eden Amasyalı, "20 yaşın üzerinde kan kolesterol düzeyi 200 mg/dl'nin altı istenilen düzeydir. Kan LDL kolesterol düzeyi 130 mg/dl'nin altı istenilen düzeydir. 130-159 mg/dl arası sınırda yüksektir. HDL kolesterol yükseldikçe risk azalır. Ortalama HDL kolesterol düzeyi kadında 55 mg/dl ve erkekte 45 mg/dy'dir. Yani kadınlar bu yönden daha şanslıdır. Kan trigliserid ölçümüne göre sınıflandırma yapıldığında; 150 mg/dl normal, 150-300 mg/dl sınırda yüksek, 300-1000 mg/dl yüksek, 1000 mg/dl ve üstü çok yüksektir. Kanda kolesterolün yüksek olması bir yağ metabolizması bozukluğudur. Yağ metabolizması bozukluğundan şüphe edilen bir hastada yapılması gereken kan alınarak öncelikle kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol ve trigliserid düzeyi ölçülmesidir. Tedaviye karar vermeden önce bu değerler en az 2 kez ölçülmelidir. Tedavi düzenlenirken öncelikle LDL kolesterol düzeyleri temel alınmalıdır" açıklamasında bulundu.

        DÜZENLİ EGZERSİZİN KOLESTEROLE ETKİSİ

        Kanda kolesterol düzeyini etkileyen çok sayıda faktör bulunduğuna değinerek, "Bu faktörlerin bazıları önlenebilir niteliktedir. Bunlardan bazıları kalıtımsal faktörler, gıdalar, şişmanlık ve strestir. Bu faktörler kolesterolü ve kötü huylu kolesterolü yükseltir" diyen Amasyalı, düzenli egzersizin iyi huylu kolesterolü yükselteceğini ve kötü huylu kolesterolü azaltacağını vurguladı. Amasyalı, 60-65 yaşa kadar yaşla birlikte ve kadınlarda menopozdan sonra kolesterol düzeyinin artacağını söyledi.

        Kolesterol yükselmesine, trioid bezinin yetersiz çalışması, karaciğer hastalıkları, böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları, şeker hastalığı, şişmanlık, bazı ilaçların yol açtığını belirten Amasyalı, "Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak ortadadır. Kolesterol yüksekliğine ilaveten şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır. Tedavi ilaç dışı ve ilaç tedavisi olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilir. Her hasta için tedavi farklılıklar taşır. İlaç dışı tedaviler kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaç tedavisi kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır.

        Tedavide hedef belirlenirken LDL kolesterol düzeyinin esas alınması tercih edilir. Hedef LDL kolesterol düzeyi hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir. Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa LDL kolesterol düzeyinin 130 mg/dl'nin altına düşürülmesi yeterlidir. Kişide kalp ve damar hastalığı varsa hedef LDL kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altı olmalıdır. Yani kalp krizi geçirmişseniz, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrınız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa hedef LDL kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altıdır. İlaçsız tedaviler yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da isimlendirilir. Yüksek kolesterol tedavisindeki en önemli konu ilaçsız tedavilerdir, kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaçsız tedavilerde yapılan ihmal kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltır.

        İlaçsız tedavilerin başında beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Sigara da kolesterol yüksekliği gibi bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Sigara ayrıca akciğer kanseri, akciğer hastalığı, beyin kanaması ve birçok kansere de zemin hazırlar. Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemelidir. Yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliğinde uygulanan ilaç dışı tedaviler birbirine benzerlik gösterir. Yüksek tansiyonlu hastalarda ilaveten beslenme ile alınan tuzun da azaltılması gerekir. Şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır. İnsülin kullanmak gerekiyorsa kaçınılmamalıdır.

        Şişmanlık kesinlikle kontrol altına alınmalıdır. Düzenli egzersiz HDL kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir, LDL kolesterolü (kötü kolesterol) düşürür. Hastalar düzenli egzersiz yapmayı alışkanlık haline getirmelidirler. Haftada en az 3, tercihen 5 kez, 30-45 dakika süre ile yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklete binme gibi sporlar yapılmalıdır. Kolesterol yüksekliği için ilaç tedavisi sadece uzman kardiyolog ve dahiliye uzmanı tarafından, hastanın klinik tanıları, yaş, aile öyküsü ve kardiyovasküler risk faktörleri göz önüne alınarak kontrol altında yapılmalıdır" şeklinde konuştu.

        YÜKSEK KOLESTEROLÜN VEREME ETKİSİ

        Ünlü Chest dergisinde yayınlanan bir makalede, ilaç tedavisine ek olarak kolesterolden zengin diyet uygulanmasının akciğer tüberkülozlu (veremli) hastaların balgamlarındaki verem mikrobunun daha çabuk temizlenmesini sağladığı iddiası yer aldı. Bahsedilen araştırma Mexico Ulusal Solunum Hastalıkları Enstitütüsü'nden Dr. Mario H. Vargas ve arkadaşları tarafından yapılmış. Araştırıcılar literatürde verem hastalığında kolesterol düşüklüğünün (hipokolesterolemi) sık görüldüğünü ve hastalığın ölümcüllüğünü arttırabileceği bulgularından hareket ederek kolesterolden zengin bir diyetin balgamdaki verem mikrobununun kaybolmasını hızını etkileyip etkilemediğini incelemişler.

        Araştırma 21 erişkin akciğer tüberkülozlu hasta üzerinde yapılmış. Bütün hastalar izoniazid + rifampisin + pirazinamid + etambutol 'den müteşekkil dört tüberküloz ilacı almışlar. Hastaların hiçbirinde tüberküloz ilaçlarına karşı bir direnç yokmuş ve hepsi AIDS (-) imiş. Çalışma 8 hafta sürmüş. Hastalar iki gruba ayrılmış. Her iki grupta da kalori miktarı (2500kcal/gün) ve dağılımı benzer imiş. Kolesterolden zengin diyet alan gruptaki (deney grubu) günlük kolesterol tüketimi 800mg iken kontrol grubunda bu değer 250 mg imiş. Hem çalışma (136.7 mg/dL) hem de kontrol grubunun (157.9 mg/dL). Kan kolesterol düzeyleri ortalama Meksikalılar'ınkinden (190 mg/dL ) oldukça düşük imiş. Kolesterolden zengin diyet alan grupta balgamdan mikrop temizlenmesi ortalama 14 gün sürerken bu sayı kontrol grubunda 28 gün imiş. Her iki grupta da kolesterol düzeyleri 3 hafta içinde ortalama 200 mg/dL dolaylarına çıkarak plato yapmış. Fakat bu sırada HDL (iyi denilen kolesterol) değerleri, LDL'ye göre daha çok yükseldiğinden total kolesterol/HDL (2.7 den 1.5'e) ve LDL/HDL (3.3 den 1.8'e ) oranı azalmış. Her iki grupta nefes darlığı ve öksürük aynı derecede azalmış, fakat yüksek kolesterol alan grupta balgam miktarı daha erken azalmış.

        Veremin eski çağlardan beri insan ırkını tehdit eden büyük hastalıklardan biri olduğuna, 1944 yılında streptomisinin piyasaya çıkması ile tedavide yeni bir çığır açıldığına ve streptomisini çok sayıda başka tüberküloz ilaçlarının takip ettiğine dikkat çeken araştırmacılar, "Günümüzde akciğer tüberkülozunun tedavi başarısı yüzde 90'ın üzerindedir. Fakat çok sayıda ilaç kullanılması ve tedavi süresinin uzun olması (6 ay-1 yıl) tedaviye uyumu güçleştirmektedir. Öte yandan tüberküloz ilaçlarına kar gşı gelişen direnç, sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Bu nedenle tedavinin seyrini olumlu yönde değiştirecek ve tedavi süresini azaltacak yöntemlere ihtiyaç büyüktür. Perez-Guzman ve arkadaşlarının çalışmaları bu bakımdan çok önemlidir. Manipüle edilmiş bilimsel çalışmalar ile insanlarda önce kolesterol fobisi oluşturan daha sonra da onlara yağsız ya da yarı yağlı yiyecekler ile kolesterol ilaçları satan ilaç ve gıda sanayicileri yılda yüz milyarlarca dolarlık cirolar yaparak karlarına kar katarken insan sağlığını büyük ölçüde tehlikeye atmaktadırlar. Gerek bu çalışmada gerekse de daha önce yapılmış çalışmalarda tüberkülozlu ya da kalp-dışı müzmin hastalığı olan kişilerde kan kolesterol düzeyinin düşük olduğu ve bu düşüklüğün ölümcüllük (mortalite) ile ilişkili olduğu gösterilmiştir" dedi.

        DÜŞÜK KOLESTEROLDE AİDS RİSKİ

        Kolesterolün hücre zarında yapıtaşı olarak bulunan yağların yaklaşık yüzde 30'unu oluşturduğunu, bütün hücrelerin yapısında kolesterol bulunmak zorunda olduğunu, kolesterolün moleküler yapısının suda erimesini imkansızlaştırdığını vurgulayan uzmanlar, "Hücre duvarlarında bulunan su geçirmez özellikteki kolesterol, hücre iç ortamını dış etkilerden korur.

        En çok kolesterol dış etkilerden en az etkilenmesi gereken sinir dokusunda bulunur. Kolesterol hücre zarının akışkanlığını sağlar. Kolesterol sitotoksik (hücre zehirleyici) T-lenfositleri uyararak mikropların öldürülmesine yardımcı olur. Kolesterol hücre zarında bulunan enzimler ve diğer maddeler aracılığı ile akyuvarların mikropları yutmasını (fagositoz) sağlar. Çok sayıda laboratuar çalışmasında lipid (yağ) ve kolesterol eksikliğinin bulaşıcı hastalıkların şiddetini artırdığı saptanmıştır.

        19 çalışma ve 68 bin 406 ölümü içeren bir meta-analiz incelemesinde görülmüştür ki kan kolesterol düzeyi azaldıkça solunum ve mide-bağırsak hastalıklarından (özellikle bulaşıcı olanlar) ölüm artmaktadır. 120 bin kişi üzerinde 15 yıl süre ile yapılan bir araştırmada kan kolesterol düzeyi düşük olanlarda, bulaşıcı hastalıklardan hastaneye başvuruda bulunanların sayısının kolesterolü yüksek olanlara göre daha fazla olduğu görülmüştür. 2 bin 446 bekar erkek üzerinde 14 yıl süre ile yapılan bir araştırmada kolesterol düzeyi düşük olanlarda AIDS rizikosunun daha fazla olduğu saptanmıştır. Bir başka çalışmada kan kolesterol düzeyi düşük AIDS'li hastaların daha fazla öldüğü görülmüştür. Kanser tedavisine bağlı ateşli nötropenisi (çok çekirdekli akyuvar düşüklüğü) olan 17 hasta incelenmiş. Altısı ölmüş. Bunlarda tedavi sırasında kan kolesterol düzeyleri yükselmemiş. Yaşayan 11 hastanın başlangıç kan kolesterol düzeyi ölenlerden yüksekmiş. Bunlarda tedavi sırasında kolesterol yükselmiş ve kolesterol düzeyleri iyileştikten sonra normale inmiş. Smith-Lemli-Opitz sendromunda (7-dehidrokolesterol 7-redüktaz enziminin doğuştan yetersizliği) kolesterol sentezi çok düşüktür. Bu hastalarda çok sayıda malformasyon ve sık geçirilen enfeksiyonlar vardır. Bu hastalara ilave kolesterol verildiğinde enfeksiyonlar azalmaktadır. Ailevi hiperkolesterolemisi olan kişilerde de enfeksiyon hastalıklarından ölüm daha az olmaktadır. Kolesterolü yüksek kişilerde karın içi enfeksiyonlarının daha çabuk iyileştiği gözlemlenmiştir" bilgilerini kaydetti.

        YÜKSEK KOLESTEROL KORONER KALP RİSKİNİ ARTTIRIYOR MU?"

        Yüksek kolesterol korkusuna, "Kandaki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına neden mi oluyor yoksa koroner kalp hastalığını önlüyor mu?" sorusuyla adeta meydan okuyan araştırmacılar ise şu bilgileri verdi:

        "Çeşitli ülkelerde, çeşitli hastalıklarda ve çeşitli etnik gruplarda yapılan çok sayıda araştırmaların bir çoğunda kan kolesterol düzeyleri ile koroner kalp hastalığı arasında ya da ölüm sıklığı arasında bir ilişki bulunamamış. Yani bu araştırmalara göre kolesterolü yüksek olan kişilerdeki koroner kalp hastalığına yakalanma ve ölüm sıklığı kolesterolü normal olan kişilerdekinden daha yüksek değilmiş. Bu araştırmaların bazılarında ise kan kolesterol düzeyleri yüksek olanlarda koroner kalp hastalığına yakalanma sıklığının azalmış olduğu, hatta kan kolesterol düzeyleri yüksek olanlarda yaşam süresinin daha uzun olduğu saptanmıştır".

        Diyetteki yüksek kolesterol düzeyinin koroner kalp hastalığına yol açıp açmayacağı konusunda, günümüz diyetinde kalp hastalığına neden olduğu iddiası ile kolesterol ve doymuş yağlar yerine kolesterol içermeyen margarin ve çoklu doymamış sıvı yağların (mısır, soya, ayçiçeği) önerildiğini hatırlatan uzmanlar, "Kore Savaşı'nda ölen Amerikan ve Japon genç askerlerin otopsilerinde aterom plaklarının gelişmesi incelendiğinde az doymuş yağ yiyen Japonlar ve çok doymuş yağ yiyen Amerikalılar arasında ateroskleroz (damar sertliği) açısından bir fark bulunmamış. Afrikalı Samburular günde 6-7 litre çiğ süt ve yarım kilo kadar et tüketirler. Ortalama Bir Amerikan vatandaşının tükettiği kolesterolün 2 katından fazlasını tüketmesine rağmen, Samburuların kan kolesterol düzeyleri (170 mg/dL) Amerikalılara göre son derece düşüktür. Kırsal kesimde yaşayan Kenyalı Masailer günde 2 litre süt, 1-2 kilo kadar et yerler. Buna rağmen ortalama kan kolesterol düzeyi dünya ortalamasından düşüktür. Fakat şehre indiklerinde çok daha az kolesterollü gıda tüketmelerine karfcşın kolesterol düzeyleri kabiledeki akrabalarından daha yüksek olmaktadır. Somali'de sadece sütle beslenen kabilelerde hemen hiç koroner kalp hastalığı görülmemektedir.

        ABD'de 20. yüzyılın başında koroner kalp hastalığından ölüm neredeyse hiç yok iken, daha sonraki yıllarda büyük bir patlama olmuştur. 20. yüzyılın başında daha fazla kolesterol tüketilmektedir. Daha sonra margarin ve sıvı (mısır, soya, ayçiçek) yağların kullanılmasında müthiş bir patlama olmuştur. Diyetteki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına yol açmıyorsa gerçek neden nedir? Önemli olan budur. Günümüzde aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar 'kolesterol depo hastalığı' olarak değil 'düşük yoğunluklu sistemik enflamatuar hastalık' olarak kabul edilmektedir (CRP artışı ile endirekt olarak gösterilebilir). Hayvan çalışmaları Il-6 ve tümör nekroze edici faktör-alfa'nın ateroskleroz sürecini hızlandırdığını göstermektedir. Omega-3 yağ asitleri, antienflamatuvar (iltihap önleyici) etkileri ile koroner kalp hastalığı gelişimini yavaşlatır. Rafine edilmiş gıdalardan uzak durarak ve bunların yerine doğal gıdaları yiyerek kronik iltihap rizikosu azaltılabilir" bilgileri şaşırttı.

        "MEVCUT DURUMDAN KİMLER YARARLANIYOR?"

        "Diyetteki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına yol açmadığına göre 20. yüzyılın en büyük yalanı niçin sürdürülüyor?" veya "Mevcut durumdan kimler yararlanmaktadır?" sorusu mevcut bilgiler ışığı altında sorulması gereken sorular olarak akla geliyor. Cevap da yine hazır:

        "İlaç sanayisi, margarin ve sıvı yağ sanayisi, düşük yağlı diyet sanayisi, kalp ile uğraşan özel hastaneler ve buralara malzeme ve alet satan firmalar. Bu piyasanın cirosu trilyonlaca dolar ile ifade edilmektedir. Rantın sürdürülebilmesi ancak yalanın sürdürülmesi ile mümkündür. koroner kalp hastalığına yakalanmamak için; Un ve şekerden mamül gıdaların tüketimi minimale indirilmeli. Margarin ve sıvı (mısır, soya, ayçiçek) yağlar kullanılmamalı. Bunların yerine hayvani yağlar ve zeytin yağı yenilmeli (dedelerinizin yaptığı gibi). Günde en az 1 gr balık yağı ve 250- 1000 mL kefir tüketilmeli. Et, süt ürünleri, yumurta, sebze meyve ve kabuklu kuru yemiş tüketilmeli. Günde 3-5 dakika kültür fizik yapılmalı ve yarım saat yürünmeli. Güneşlenilmeli ve erken yatıp erken kalkılmalı. Bu öneriler insanı sadece kalp hastalığına karşı değil diğer müzmin hastalıklardan da korur".

        Kolesterolle ilgili değişik kaynaklardan elde edilen bilgilerde şu sonuçlara yer veriliyor:
        "Kolesterol bir zehir değil , hücrelerimiz için çok hayati bir maddedir. İyi kolesterol (HDL), kötü kolesterol (LDL) diye bir şey yoktur. Sizden iyi olmasınlar her ikisi de görevlerini yaptıkları sürece iyidir. Kolesterolün kendisi tehlikeli değildir, hatta yararlıdır, fakat onu yükselten neden tehlikelidir ya da tehlikeli olabilir. Vücudumuzda günde 2000-2500 mg kolesterol yapılır. Dışardan alınan ne kadar az ise içeride yapılan o kadar fazladır. Diyet ile alınan kolesterolün kan kolesterol düzeyine hemen hemen hiçbir etkisi yoktur. Boşuna ağzınızın tadını bozmayın. Kan kolesterol düzeyi normal hatta düşük olan kişilerde de yüksek olanlar kadar ağır ateroskleroz gelişebilir. Koroner kalp hastalığı olanların yarısından fazlasında kolesterol düzeyi normaldir. Bir maddenin hem azı hem normali hem de fazlası aynı hastalığa yol açtığını iddia etmek saçmalıktır. Koroner kalp hastalığının gerçek nedeni düşük yoğunluklu ateşsiz müzmin iltihaptır".

        Bu arada, kolesterol konusunu aklına getirenlerin hemen tereyağı kabını da eline alması gerektiği kaydedildi. Yüksek kolesterolü azalttığı bilinen tereyağının diğer faydaları ise şöyle sıralandı:

        "Tereyağının yararları : En iyi A vitamini kaynağıdır. Lesitinden zengindir. Yüksek oranda antioksidan (kolesterol, A vit, E vit, selenyum) içerir. İyi bir iyot kaynağıdır. Konjuge linolenik asitten (CLA)zengin olduğu için, antienflamatuvar, antiallerjik ve antikansorejenik etkileri vardır. Diş çürükleri ve osteoporoz riskini azaltır. Maküler dejenerasyonu azaltır (lutein) Yüksek kolesterolü azaltır (kolin) Bellek ve öğrenme kapasitesini artırır (kolin) Asetilkolini artırır. Çinko içeriği yüksektir. Magnezyum içeriği yüksek (migren, fibromiyalji vb. Antioksidan ve antienflamatuvardır. Omega-3'ten zengindir. A, D, K vitaminleri, demir, selenyum, riboflavin, ve niasinden zengindir".
        Bağırsak florası ve kılcal kan dolaşımı sağlıklı yaşayabilmek için çok önemlidir. Çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim, glikoz, vb, besleyici maddenin hazırlanması, hücrelere ulaşması ve de mikroplarla mücadele eden makrofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır.Gökçek İksir'i ile tedavi olmak mümkündür. Tabii doğru beslenirseniz tedavi sürecide o oranda kısalır.Gökçek İksiri vücudu cüruflardan arıtır, iltihaplı hastalıkları iyileştirir ve bağışıklık sistemini güçlendirir.Gökçek Tonik mide-bağırsak rahatsızlıkları, deri hastalıkları ve her türlü alerjiye karşı etkilidir.

        Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur.Siyah çay, kahve ve kola içilmemeli, çünkü bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler.Alkol ve sigaranın zararları belli kanser, damarların yağlanması vb, artı uzun süre bira içilirse cinsel ikdidarsızlık ve hatta kısırlığa sebep olmaktadır.Sucuk salam sosis gibi et mamullerine 5-6 ay ara vermek gerekir (sade temiz et az yenilebilir) çünkü asidoza sebep olmaktadır.Bu da birçok hastalığın ana kaynağıdır.Akşam yemeği yerine yoğurt, meyve veya salata yenilebilir veya sebze çorbası içilebilir.Hayvansal besinler, patates, tahıl (beyaz pirinç), bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özelikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve zamanla problemlere sebep olur.Ne kadar beyaz pirinç, patates, hamurlu yiyecekler, tatlı yiyecek ve içecekler, o kadar yağ oluşturur.Çünkü nişasta glikoza (şekere) dönüşür, şekerde yağa dönüşerek vücutta depolanır.Şeker ve antibiyotikler bağırsak mantarları çoğaltır, mantarlar ise her türlü hastalığı tetikler.Tatlı deyince akıla baklava, çikolata, dondurma vs gelir, kavun, karpuz ve üzümde tatlıdır ve bunlarda mantarı tetikler, çünkü aşırı şeker içeriler.Gökçek Diyet
        Geniş bilgi için Şifalı Bitkiler ve Alternatif Tıp ismli kitabımızda mevcuttur.

        Yorum yap


        • #5
          Kolestrolün iyi ve kötü huylusu var

          İSTANBUL (İHA) - Yüksek kolestrolün pek çok sağlık probleminin sebebi olduğunu belirten uzmanlar, kolesterolün bir iyi, bir de kötü huylusu olduğunu belirtiyor.
          Beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunan ve yaşam için gerekli olan bir çeşit yağ olan kolesterol, vücutta hormon, D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerinin sentezlenmesinde kullanılıyor.

          Kolesterol, kan dolaşımında serbest olarak dolaşmıyor, proteinlere bağlı olarak kan içinde taşınıyor. Kanda çözünmesi ve taşınması için de karaciğerde bir protein ile birleştiriliyor. Bu birleşime ''lipoprotein'' adı veriliyor. Lipoproteinlerin de çeşitleri bulunuyor. Düşük yoğunluklu lipoproteinler (Low-Density Lipoproteins = LDL), kan kolesterolünün yaklaşık olarak yüzde 70'ini taşıyor, çünkü kan damarları duvarlarına girebilmek için yeterince küçükler ve damarlara zarar veriyorlar. Bu nedenle ''kötü kolesterol'' olarak da adlandırılıyorlar. Yüksek yoğunluklu lipoproteinler (High-Density Lipoproteins = HDL) ise vücudun kullanamadığı yağı karaciğerden safraya boşaltmak üzere taşıyorlar. Kolesterolün bir cins ters naklini yaptıkları için de ''iyi kolesterol'' olarak adlandırılıyorlar.

          Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa, kolesterol akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum gibi maddelerle beraber kan damarlarının duvarlarında birikiyor ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına yol açıyor. Halk arasında bu olay, ''damar sertliği'' ya da ''damar kireçlenmesi'' olarak biliniyor.

          Türk Kardiyoloji Derneği'nin araştırmalarına göre, Türkiye'de 9 milyon kişinin kolesterol düzeyi sınır değerlerin üzerinde bulunuyor. Kalıtımsal olarak ülkemizde iyi kolesterol düzeyinin de düşük olması, kalp hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturuyor.

          Uzmanlara göre, kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hastalar için büyük risk oluşturuyor. Ayrıca HDL-kolesterolün düşük olması da bir risk. Bu riske sahip hastalarda, kalp krizi, felç, damar tıkanıklığı, böbrek yetersizliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artıyor.

          Uzmanların verdikleri bilgiye göre, kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol, yıllar içinde yavaş yavaş damarların duvarında birikmeye başlıyor. Bu birikim sonucu damarlarda daralma, tıkanma ortaya çıkıyor. Bu hasarlı damarların oksijen taşıdığı organlar da zarar görme eğiliminde oluyor ve buna bağlı olarak ilgili organlarda hastalıklar ortaya çıkıyor.

          Yüksek kolesterolün vücudumuza verdiği zararlar kısa sürede karşımıza çıkmıyor, aksine uzun dönemde etkilerini göstermeye başlıyor ve bazen de tedavi için geç kalınmış olabiliyor.

          Kalbi besleyen damarlarda, yani koroner arterlerdeki kolesterol birikimi, bu damarlarda tıkanma ve daralma, göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetersizliği gibi sorunlara neden oluyor. Bunların sonucu, hasta koroner by-pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) ya da anjiyoplasti (daralmış koroner arterin balonla genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabiliyor. Beyni besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması ise felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açabiliyor. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi, yüksek tansiyon ve böbrek yetersizliğine yol açabiliyor. Ana atardamarda yani aorttaki kolesterol birikimi de son derece tehlikeli. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabiliyor; bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene yol açabiliyor.

          KOLESTEROL NEDEN ARTAR?

          Uzmanların verdikleri bilgiye göre, kanda kolesterol düzeyini etkileyen çok sayıda faktör bulunuyor. Kalıtımsal faktörler, yediğimiz gıdalar, şişmanlık, yaşam tarzı, yaş, diyabet, yüksek tansiyon, bazı böbrek ve tiroid hastalıkları, sigara, stres gibi faktörler, kolesterolü ve kötü kolesterolü (LDL-kolesterol) yükseltiyor. Değiştirilebilir niteliğe sahip bulunan faktörler ise şunlar:

          "Genler: Uzmanlara göre kalıtım, kolesterol seviyeleri üzerinde önemli bir etken. Bazı araştırmacılar, aile ile ilişkili hiperkolesterolemi ve diğer ailevi kolesterol bozukluklarından dolayı tüm dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon orta yaşlı insanın öldüğünü bildiriyor. Bu sebeple, ailenin tıbbi öyküsünün bilinmesi büyük önem taşıyor. Ailede erken yaşlarda geçirilmiş kalp krizi veya kalp krizine bağlı ölüm öyküsü varsa, koroner arter hastalığı veya yüksek kolesterol riski ailevi olarak artıyor.
          Yağlı yiyecekler: Eğer yağlı yiyecekleri çok fazla tüketiyorsanız kanınızdaki LDL seviyelerinin yükseleceğini bildiren uzmanlar, kolesterolün et, peynir gibi hayvansal gıdalarda ve hazır gıdalarda çokça bulunduğunu belirtiyor. Bunları tükettiğinizde vücudunuz daha çok doymuş yağ ve kolesterol emiyor.

          Aşırı kilo: Uzmanlar, ciddi derecede şişman kişilerin kanlarında kolesterol ve trigliserid miktarlarının oldukça yüksek olduğunu bildiriyor. Amerikan Kalp Birliği, aşırı şişmanlığı kalp-damar hastalıkları açısından büyük risk faktörü olarak kabul ediyor, çünkü aşırı şişman kişiler hareketsiz ve beslenme alışkanlıklarında yağlı yiyeceklerin payı çok yüksek oluyor.

          Hareketsiz yaşam tarzı: Uzmanlara göre bu, diyet kadar önemli bir risk faktörü. İstatistikler, fiziksel aktivite ile kolesterol düzeyleri arasında direkt ilişki olduğunu gösteriyor. Fiziksel aktivitesi az olan kişilerde HDL-kolesterol düşük, LDL-kolesterol ise yüksek çıkıyor. Dlsonucu damarlarda daralmaüzenli olarak egzersiz yapmak, iyi kolesterolü arttırıyor.

          Yaşlanma: Yaşın artmasıyla beraber genellikle kolesterol düzeylerinde de artış görüldüğünü bildiren uzmanlar, kolesterol düzeylerinin 20 yaşından itibaren orta yaşlara kadar her 5 yılda bir ölçülmesi gerektiğini hatırlatıyor. Uzmanlara göre, 45 yaş ve daha üstündeki erkekler, 55 yaş ve daha üstündeki bayanlar, her yıl kolesterol seviyelerini ölçtürmeli. Zira, erkeklerde 45 yaş ve üzerinde yüksek LDL-kolesterol düzeyleri görülme sıklığı artıyor. Kadınlarda ise menapozu izleyen dönemlerde kolesterol seviyesinde belirgin artış görülüyor. Ancak, hormon tedavisi yapılan kadınlarda kolesterol düzeyleri azalıyor.

          Uzun Süreli Hastalıklar: Uzmanların verdikleri bilgiye göre, kronik hastalıklar yüksek kolesterole neden olabiliyor. Çalışmalar; diyabet, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları ve hipotiroidinin kandaki lipoprotein dengesini değiştirdiğini ve kardiyovasküler hastalık riskini arttırdığını gösteriyor. Yüksek kan basıncı (hipertansiyon), damar yapılarında değişiklikler oluşmasına neden oluyor ve kalp damar hastalıkları riskini arttırıyor. Bazı tansiyon ilaçları LDL-kolesterol ve trigliseridleri arttırıp, HDL-kolesterol'ü düşürebiliyor. Bu nedenle kontrollere önem vermek gerekiyor.

          Sigara: Sigara içenler yüksek kolesterol seviyeleri açısından risk grubunda bulunuyor. Sigara içenlerin damar duvarlarının yüzeylerinde düzensizlikler oluştuğunu ve bu düzensiz yüzeyin daha çok yağ tutulumuna sebep olduğunu açıklayan uzmanlar, sigara içenlerde HDL-kolesterol miktarlarının yaklaşık olarak yüzde 15 azaldığını bildiriyor. Düşük HDL-kolesterol düzeyleri ile tütünün toksik etkileri biraraya geldiğinde de kalp krizi riskinin arttığı görülüyor.
          Stres: Uzmanlara göre, stres ve yüksek kolesterol düzeyleri arasındaki ilişki henüz kanıtlanmış değil. Stres altındaki insanların kendilerini, yiyecek, alkol ve tütün tüketimini arttırarak teselli ettikleri tahmin ediliyor, bunun da kolesterol düzeylerini olumsuz etkilediği düşünülüyor".

          BESLENME ALIŞKANLIĞININ DEĞİŞMESİ GEREKİYOR

          Uzmanların verdikleri bilgiye göre, yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak gösterilmiş bulunuyor.

          Tedavi, ilaçsız tedavi ve ilaç tedavisi olmak üzere iki aşamada gerçekleştiriliyor. İlaç tedavisinin kesinlikle doktor denetiminde olması gerekiyor. İlaçsız tedaviye gelince, bu tedavinin kesinlikle ihmal edilmemesi ve özenle sürdürülmesi, en az ilaç tedavisi kadar hayati önem taşıyor. Zira, ilaçsız tedavilerde yapılan ihmal, kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltıyor.

          Uzmanlara göre, ilaçsız tedaviler alışılmış yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da düşünülebilir. Bunların başında, beslenme alışkanlığının değiştirilmesi geliyor çünkü yüksek kolesterol tedavisinin olmazsa olmaz koşulu bu. Uzmanların verdikleri bilgiye göre, vücut gereksinimi olan kolesterolü kendisi üretebildiği için, diyetle kolesterol almaya gerek yok. Beslenme konusunda tedavi planı, beslenme uzmanı ile birlikte yapılmalı.

          Doymuş yağlardaeucu damarlarda daralman ve kolesterolden fakir bir diyet seçilmeli. Sıvı yağlarda doymamış yağ daha fazla, bu nedenle sıvı yağlar tercih edilmeli. Ayrıca, genel olarak sebze, meyve ve hububat tercih edilmeli. Kızartmalardan kaçınılmalı ve tercihen kırmızı et yerine beyaz et tüketilmeli. Karaciğer, böbrek ve beyin gibi kolesterolü fazla olan etlerden uzak durulmalı. Yüksek tansiyonu bulunan hastaların tuzu azaltmaları gerekli. Gıdaların yağ ve kalori içeriklerine de dikkat edilmeli. Yağı azaltılmış peynir, süt tercih edilmeli. Diyet peynir, diyet süt kullanılsa bile bunların sınırlı miktarda tüketilmesi gerekli.

          Sigara kesinlikle bırakılmalı; çünkü sigara da kolesterol yüksekliği gibi bir kardiyovasküler risk faktörü. Sigara ayrıca, akciğer kanseri, akciğer hastalığı, beyin kanaması ve birçok kansere de zemin hazırlıyor.

          Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemeli. Uzmanlara göre, yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliğinde uygulanan ilaç dışı tedaviler birbirine benzerlik gösteriyor. Yüksek tansiyonlu hastaların, beslenme ile aldıkları tuzu da azaltmaları gerekiyor.
          Şeker hastalığı kontrol altına alınmalı. İnsülin kullanmak gerekiyorsa kaçınılmamalı. Şişmanlık kesinlikle kontrol altına alınmalı.

          Düzenli egzersiz, HDL-kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltiyor, LDL-kolesterolü (kötü kolesterol) düşürüyor. Bu nedenle, hastalar düzenli egzersiz yapmayı alışkanlık haline getirmeli. Haftada en az 3, tercihen 5 kez 30-45 dakika süre ile yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklete binme gibi sporlar yapılmalı.

          Uzmanların verdikleri bilgiye göre alkol HDL-kolesterolü yükseltiyor, ancak alkolün insan sağlığı ve sosyal yaşantı üzerine çok sayıda olumsuz etkisi olduğu unutulmamalı. Bu nedenle, alkol alımı kesinlikle sınırlandırılmalı, hatta tamamen bırakılmalı.
          Bağırsak florası ve kılcal kan dolaşımı sağlıklı yaşayabilmek için çok önemlidir. Çünkü vitamin, mineral, aminoasit, enzim, glikoz, vb, besleyici maddenin hazırlanması, hücrelere ulaşması ve de mikroplarla mücadele eden makrofaj, T ve B- Hücreleri gibi savunma mekanizmalarının hücre aralarında dolaşması buna bağlıdır.Gökçek İksir'i ile tedavi olmak mümkündür. Tabii doğru beslenirseniz tedavi sürecide o oranda kısalır.Gökçek İksiri vücudu cüruflardan arıtır, iltihaplı hastalıkları iyileştirir ve bağışıklık sistemini güçlendirir.Gökçek Tonik mide-bağırsak rahatsızlıkları, deri hastalıkları ve her türlü alerjiye karşı etkilidir.

          Asla peynir yememeli, çünkü asidoza ve iltihaplanmaya sebep olur.Siyah çay, kahve ve kola içilmemeli, çünkü bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını (absorbesini) önler.Alkol ve sigaranın zararları belli kanser, damarların yağlanması vb, artı uzun süre bira içilirse cinsel ikdidarsızlık ve hatta kısırlığa sebep olmaktadır.Sucuk salam sosis gibi et mamullerine 5-6 ay ara vermek gerekir (sade temiz et az yenilebilir) çünkü asidoza sebep olmaktadır.Bu da birçok hastalığın ana kaynağıdır.Akşam yemeği yerine yoğurt, meyve veya salata yenilebilir veya sebze çorbası içilebilir.Hayvansal besinler, patates, tahıl (beyaz pirinç), bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özelikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve zamanla problemlere sebep olur.Ne kadar beyaz pirinç, patates, hamurlu yiyecekler, tatlı yiyecek ve içecekler, o kadar yağ oluşturur.Çünkü nişasta glikoza (şekere) dönüşür, şekerde yağa dönüşerek vücutta depolanır.Şeker ve antibiyotikler bağırsak mantarları çoğaltır, mantarlar ise her türlü hastalığı tetikler.Tatlı deyince akıla baklava, çikolata, dondurma vs gelir, kavun, karpuz ve üzümde tatlıdır ve bunlarda mantarı tetikler, çünkü aşırı şeker içeriler.Gökçek Diyet
          Geniş bilgi için Şifalı Bitkiler ve Alternatif Tıp ismli kitabımızda mevcuttur.

          Yorum yap


          • #6
            Gülşen Demir Nickli öğeden Alıntı
            Sayın Gökçek 37 yaşındayım ve 6 senedir yüksek kolesterol ve trigliserid hastasıyım. Dönem dönem doktorumun tavsiyesyle ilaç kullanıyorum ve diyetime her zaman dikkat ediyorum. Ancak, hala bu hastalığı kontrol altına alamadım.Hatta, bu hastalığa neden olabilecek bütün diğer hastalıkları araştırdım ve ailemde şu ana kadar hiç kimsede görülmediği halde irsi olduğunu anladım. 1,5 ay kadar önce tekrar tahlil yaptıdım ve kolesterolüm 250, trigliseridim 450 çıktı LDL ise hiç bir zaman normalin üstüde çıkmıyor zatan ve o da 110 çıktı.Doktorum trigliserid düşürücü bir ilaç verdi 1 hafta kadar kullandım ancak bu ilaç karaciğer fonksiyonlarımı yükseltti ve ürtiker oldum, tedaviye 1 hafta kadar ara verdim. Tahlilleri tekrar yaptırdım be sefer trgliserid 650, kolesterol 290 ve LDL 120 çıktı. Doktorum ilacımı değiştirdi ve 1 aydır bu ilacı kullanıyorum. Ancak, bu ilaçların yanında bitkisel içerikli ilaçların kullanımının ne kadar doğru olduğunu bilmesemde sizin gökçek iksiri olarak tanımladığınız bu ilacı kullanmak istiyorum.Ancak gökçek iksirini kullanırken doktorumun verdiği ilacı kullanabilirmiyim ya da kullanmam gerekiyormu, ayrıca bu iksiri kesin çözüm alabilmek için ne kadar kullanmam gerekiyor, ya da gerçekten bu iksir kesin çözüm veriyormu yoksa ilaçlar gibi kullanırken etkili, iksiri kestiğin zaman hiç bir etkisi olmuyormu beni bu konularda aydınlatırsanız çok sevinirim.Unutmadan , kolesterol hastası olupta bu iksirden kullanarak tamamen iyileşen hastanız varmı, varsa e-mail adresini verirmisiniz? Şimdiden çok teşekkürler işinizde başarılar diliyorum.
            Mrb
            Gülşen Hanım Gökçek İksiri kullanmaya başldığınızda ayrıca başka bir ilaç kullanmanıza gerek kalmaz. Fakat siz beli bir süre devam etmek isterseniz devam edin bu ilaçlarla Gökçek İksirinin birlikte alınması problem yaratmaz.Enginar Forte, Sinirli Ot Forte, Gökçek Aloe Vera Jel ve Gökçek İksir, Kolesterol çayı ve Enfeksiyon Çayı kullanmanız gerekir.Bağırsaklarınıza mantar yerleşmiş, mantarlar tedavi edilmeden tedavi olmazsınız, çünkü mantarların üretmiş olduğu toksik maddeleri karaciğer arıtamazsa diğer organlara depolar.Hangi organa veya dokuya toksik madde depolanırsa orda problem çıkar.Günümüzde bakterilerin teşhisi kan, idrar ve gaita tahlilleri hemen yapılabilir, fakat mantarların teşhisi hemen hemen imkansız ve ancak belirtileri ve dilden anlaşılabilir.Antibiyotikler ve yanlış beslenme (Çin tuzu, mısır şurubu, abur cubur, tatlı, peynir türleri, siyah çay, kola vs) mantarları çoğaltır ve daha da kötüleşirsiniz.Kimyasal ilaçlar ve yanlış beslenme nedeniyle bozulan asit-baz dengesini kurmak gerekir, çünkü mikroplar asidik ortamda daha hızlı çoğalırlar.Her Lokma en az 30 defa çiğnenmeli, doğru ÇİĞNEME den yutulan besinler mide başta olmak üzere diğer organlara zarar verir.Hücre merkezlerinde bulunan mitokondrinleri soba veya mini atom sentraline benzetebiliriz.Sobaya kalitesiz kömürü doldurursanız duman içinde kalırsınız ve aşırı artık madde (kül, duman, is) ortaya çıkar.Çiğnenmeyen besinlerde kalitesiz kömür gibi hücreler, hücre araları, bağ dokuları ve bütün organlarda artık madde (cüruf) yoğunlaşmasına sebep olur.Cüruflu ortamda ise bakteri, virüs ve mantarlar çok kolay çoğalır ve bağışıklık sistemi zayıflar, kişi önce halsiz, dermansız, yorgun olur ve aşırı uyur sonra ise birçok hastalığa yakalanır.

            [/FONT]

            Yorum yap


            • #7
              gültekin Nickli öğeden Alıntı
              İbrahim bey,
              Hızlı cevabınız için teşekkür ederim. Anladığım kadarıyla Gökçek Tonik ve Gökçek Diyette yerekiyor. Hesaba havale çıkarmak için ilave ücreti bildirseniz sevinirim. Şu handa trigliserit ve kolestrol için ilaç kullanıyorum(LIPOFEN 250 ml). Gökçek İksiri , Gökçek Tonikve Gökçek Diyet beraberinde LIPOFEN 250 ml ilacına devam etmemde bir sakınca varmıdır ? Öte yandan Doktor kontrolünde peyrize başladım. Doktora göre yaklaşık 10 Kg fazlam var. (yaş: 40; boy:1,66m; kilo: 77) Sabahları sade yulaf ezmesini süte karıştırıp yiyorum. Sütün bir olumsuz etkisi var mı? (örneğin peynir gibi ?) Kırmızı eti braktım ve yerine tavuk ve hindi eti yiyorum. Beyaz eti de brakmam gerekiyor mu ? Gerek sedef gerekse trigliserit ve kolestrol konularında olumlu ve nihai netice almak için ilgili ürünleri ne kadar kullanmam gerekiyor ?
              Cevaplarınız için teşekkür ederim.
              Saygılarımla.
              Gültekin Kale
              Enginar Forte, Sinirli Ot Forte, Gökçek Aloe Vera Jel ve Gökçek İksir, Kolesterol çayı ve Enfeksiyon Çayı kullanmanız gerekir.Bağırsaklarınıza mantar yerleşmiş, mantarlar tedavi edilmeden tedavi olmazsınız, çünkü mantarların üretmiş olduğu toksik maddeleri karaciğer arıtamazsa diğer organlara depolar.Hangi organa veya dokuya toksik madde depolanırsa orda problem çıkar.Günümüzde bakterilerin teşhisi kan, idrar ve gaita tahlilleri hemen yapılabilir, fakat mantarların teşhisi hemen hemen imkansız ve ancak belirtileri ve dilden anlaşılabilir.Antibiyotikler ve yanlış beslenme (Çin tuzu, mısır şurubu, abur cubur, tatlı, peynir türleri, siyah çay, kola vs) mantarları çoğaltır ve daha da kötüleşirsiniz.Kimyasal ilaçlar ve yanlış beslenme nedeniyle bozulan asit-baz dengesini kurmak gerekir, çünkü mikroplar asidik ortamda daha hızlı çoğalırlar.Her Lokma en az 30 defa çiğnenmeli, doğru ÇİĞNEME den yutulan besinler mide başta olmak üzere diğer organlara zarar verir.Hücre merkezlerinde bulunan mitokondrinleri soba veya mini atom sentraline benzetebiliriz.Sobaya kalitesiz kömürü doldurursanız duman içinde kalırsınız ve aşırı artık madde (kül, duman, is) ortaya çıkar.Çiğnenmeyen besinlerde kalitesiz kömür gibi hücreler, hücre araları, bağ dokuları ve bütün organlarda artık madde (cüruf) yoğunlaşmasına sebep olur.Cüruflu ortamda ise bakteri, virüs ve mantarlar çok kolay çoğalır ve bağışıklık sistemi zayıflar, kişi önce halsiz, dermansız, yorgun olur ve aşırı uyur sonra ise birçok hastalığa yakalanır.

              Yorum yap


              • #8
                Kolesterolden değil, şekerden korkun!
                'İlaç firmaları sayesinde hepimiz kötü kolesterolün zararlarını öğrendik ama iyi kolesterolün önemi toplumda pek bilinmiyor. HDL kolesterol seviyeniz, ileride kalp hastası olup olmayacağınızı gösteren en büyük belirleyicidir.' İşte tüm doğruları ile can simidimiz kolesterol… Dr. Aysun Çetin anlatıyor. iyibilgi özel

                "Uzun ve sağlıklı bir yaşam için tansiyon, şeker ve kilonuzun düşük olması gerekir. İyi kolesterol HDL ‘nin ise yüksek olması gerekir, İlaç firmaları sayesinde hepimiz kötü kolesterolün zararlarını öğrendik ama iyi kolesterolün önemi toplumda pek bilinmiyor. HDL kolesterol seviyeniz, ileride kalp hastası olup olmayacağınızı gösteren en büyük belirleyicidir."
                Medya ve basın organlarının artması ile gündeme oturan ve bir çok firmanın reklamlarda satış amaçlı kullandığı ve insanların korkulu rüyası haline getirilen kolesterol aslında ne anlama geliyor?
                Kolesterol vücutta hormon (kortizon, seks hormonu), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerinin sentezlenmesinde kullanılıyor. Peki vücudumuzun en doğal ihtiyacı olan kolesterol neden kötüleniyor? Kolesterol dengesinin bozulması ile günümüzde artan kalp-damar hastalıkları, diyabet, obezite, erken ergenlik, depresyon, alzeimer, parkinson hastalıklarının artması arasındaki bağ ne?
                Son yıllarda reklamlar aracılığı ile çok gündeme gelen ve bir çok firma tarafında satış amaçlı kullanılan kolesterol aslında vücudun doğal bir uyarı sinyali değil mi? Vücudun kolesterol dengesini bozan gıdalar nelerdir? Kolesterol düzeyini etkileyen faktörler nelerdir? Kolesterol ilaçlarına gerek kalmadan, doğal yollarla kolesterol dengesi nasıl sağlanır? Son yıllarda özellikle çocuklarda artan obezite sebebi ile küçük çocuklara kolesterol ilaçları veriliyor, bu ilaçları kullanan çocuklarda ileride ne gibi yan etkiler ortaya çıkabilir?
                Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya ve Klinik Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Aysun Çetin iyibilgi’nin sorularını yanıtladı.
                Kolesterol nedir? Normal değer ne olmalı?
                “Kolesterol, tüm vücutta yaygın olarak bulunan ve yaşam için gerekli olan bir çeşit yağdır. Kolesterol vücutta hormon (kortizon, seks hormonu), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerinin sentezlenmesinde kullanılır. Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, sigara, fazla kilolar, yaş ve kalıtsal faktörler yüksek kolesterol seviyelerine yol açabilir. Yüksek kolesterol seviyeleri, kan damarlarının zamanla tıkanıp daralmasına yol açabilir. Bu birikim çok yavaş gerçekleşir. Kan damarları daraldıkça, kalbe giden kan azalır. Kalbe giden kanın sınırlandırılması, göğüs ağrısına (anjina pektoris) yol açabilir. Kalbe giden kanın büyük ölçüde azalması veya tamamen durması ise kalp krizi ile sonuçlanabilir. Normal değerler yaşa, cinse ve toplumların beslenme alışkanlıklarına göre değişirse de genellikle total kolesterol düzeyinin 200mg/dl,trigliserid düzeyinin 160 mg/dl,LDL kolesterol düzeyinin 130 mg/dl’nin altında, HDL kolesterol düzeyinin ise 45 mg/dl’nin üzerinde olması idealdir.
                İyi kolesterol ve kötü kolesterol nedir?
                Kolesterol, kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir. Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. Bu lipoproteinlerin çeşitleri vardır.
                Düşük yoğunluklu lipoproteinler (Low-Density Lipoproteins = LDL): Kan kolesterolünün yaklaşık olarak %70'ini taşımaktadırlar. Kan damarları duvarlarına girebilmek için yeterince küçüktürler ve damarlara zarar verirler. Kötü kolesterol olarak da adlandırılırlar.
                Yüksek yoğunluklu lipoproteinler (High-Density Lipoproteins = HDL): Vücudun kullanamadığı yağı karaciğerden safraya boşaltmak üzere taşır. Kolesterolün bir cins ters naklini yaptığı için iyi kolesterol olarak adlandırılır. İyi kolesterol adını verdiğimiz HDL kolesterolün görevi kanımızda dolaşan kötü kolesterolü temizlemektir. Damar duvarlarından söküp aldığı kötü yağları karaciğere taşıyarak safra ile vücuttan atılmasını sağlar. Sadece bu kadarla kalmaz, damar içi plaklardaki enflamasyonu azaltıp pıhtı oluşumunu engeller.
                İyi kolesterol ve kötü kolesterol diye nitelendirmemizin asıl sebebi, birçok araştırmanın, normal değerlerin altındaki HDL miktarı ile normal değerlerin üzerindeki LDL miktarının kalp krizi riskini artırdığı yönündeki sonuçlarıdır.
                Yüksek kolesterol nedir, ne gibi sonuçlar doğurur?
                Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa, kolesterol akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum... gibi maddelerle beraber kan damarlarının duvarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (ateroskleroz) yol açar. Halk arasında bu olay, damar sertliği ya da damar kireçlenmesi olarak bilinmektedir.
                Kanda kolesterol ve LDL kolesterolün yüksek olması yüksek risk oluşturmaktadır. Ayrıca HDL kolesterolün düşük olması da bir risktir. Bu riske sahip kişilerde, kalp krizi, felç, damar tıkanıklığı, böbrek yetersizliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artmaktadır.
                20 yaşın üzerindeki kişilerde, kan kolesterol düzeylerinin 200 mg/dl'nin altında olması, kan LDL kolesterol düzeylerinin 130 mg/dl'nin altında olması ve kan HDL kolesterol düzeylerinin de 45mg/dl'nin üzerinde olması istenilen değerlerdir. Kolesterol > 200 mg/dl ya da LDL kolesterol > 130 mg/dl ya da HDL kolesterol < 45 mg/dl ise kalp damar hastalıkları RİSKİ FAZLADIR. İyi kolesterol olan HDL kolesterol'ün düzeylerindeki artış bu riski azaltmaktadır.
                Kanda kolesterolün yüksek olması, yağ metabolizması bozukluğunun olduğunu gösterir. Yağ metabolizması bozukluğundan şüphe edilen bir hastada yapılması gereken işlem, kan alınarak öncelikle total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol ve trigliserid düzeylerinin ölçülmesidir.
                Düşük kolesterol nedir, ne gibi sonuçlar doğurur?
                Uzun ve sağlıklı bir yaşam için tansiyon, şeker ve kilonuzun düşük olması gerekir. İyi kolesterol HDL ‘nin ise yüksek olması gerekir, İlaç firmaları sayesinde hepimiz kötü kolesterolün zararlarını öğrendik ama iyi kolesterolün önemi toplumda pek bilinmiyor. HDL kolesterol seviyeniz, ileride kalp hastası olup olmayacağınızı gösteren en büyük belirleyicidir.
                HDL seviyeniz 40 mgr’dan az ise ( bayanlarda 50 mgr’dan az ise) ileri yaşlarda kalp krizi veya felç geçirme ihtimaliniz yüksektir. (Eğer kolesterol düşürücü ilaç kullanıyorsanız ilaca başlamadan önceki değerlere bakmanız gerekir.) HDL kolesterolünüz 70 üzerinde ise veya total kolesterolünüzü HDL kolesterole böldüğünüzde oran 4’ün altında çıkıyorsa kolay kolay kalp krizi geçirmezsiniz.
                Bu nedenle uzun ve sağlıklı bir yaşam için LDL kolesterol seviyesinin düşük ,HDL kolesterol seviyesinin ise yüksek olması gerektiğinin önemini vurgulamak isterim. HDL kolesterol seviyesi 70’in üzerinde olanların ailesine bakıldığında, yaşı 90’ı geçen aile bireylerinin bulunduğunu görürsünüz. HDL kolesterol seviyesini biraz da genetik miras etkiler.
                Kolesterol düzeyini etkileyen faktörler nelerdir?
                Kalıtımsal faktörler • Yediğimiz gıdalar • Şişmanlık • Yaşam tarzı • Yaş • Diyabet • Yüksek tansiyon • Bazı böbrek ve tiroid hastalıkları • Sigara • Stres gibi faktörler kolesterolü ve kötü kolesterolü (LDL-kolesterol) yükseltir.
                Genler: Ailede erken yaşlarda geçirilmiş kalp krizi veya kalp krizine bağlı ölüm öyküsü varsa koroner arter hastalığı veya yüksek kolesterol riski ailevi olarak artmaktadır.
                Yağlı yiyecekler: Kolesterol et, peynir gibi hayvansal gıdalarda ve hazır gıdalarda çokça bulunur. Bunları tükettiğinizde vücudunuz daha çok doymuş yağ ve kolesterol emer.
                Aşırı kilo: Ciddi derecede şişman kişilerin kanlarında kolesterol ve trigliserid miktarları oldukça yüksektir.
                Hareketsiz yaşam tarzı: Fiziksel aktivite ile kolesterol düzeyleri arasında direkt ilişki olduğunu göstermektedir. Fiziksel aktivitesi az olan kişilerde HDL-kolesterol düşük, LDL-kolesterol ise yüksektir. Düzenli olarak egzersiz yapmak iyi kolesterolü artırmaktadır.
                Yaşlanma: Yaşın artmasıyla beraber genellikle kolesterol düzeylerinde de artış görülür. Erkeklerde 45 yaş ve üzerinde yüksek LDL-kolesterol düzeyleri görülme sıklığı artar. Kadınlarda ise menapozu izleyen dönemlerde kolesterol seviyesinde belirgin artış görülür.
                Uzun Süreli Hastalıklar: Kronik hastalıklar yüksek kolesterole neden olabilirler.(Diabet, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları ve hipotiroidi )
                Sigara: Sigara içenler yüksek kolesterol seviyeleri açısından risk grubundadırlar. Sigara içenlerin damar duvarlarının yüzeylerinde düzensizlikler oluşur ve bu düzensiz yüzey daha çok yağ tutulumuna sebep olur. Sigara içenlerde HDL-kolesterol miktarları yaklaşık olarak %15 azalmaktadır. Stres:
                Stres ve yüksek kolesterol düzeyleri arasındaki ilişki henüz kanıtlanmış değildir. İşadamları gibi Stres altındaki insanların kendilerini, yiyecek, alkol ve tütün tüketimini arttırarak teselli ettikleri tahmin edilmektedir; bunun da kolesterol düzeylerini olumsuz etkilediği düşünülmektedir
                Vücudun kolesterol dengesini bozan gıdalar nelerdir?
                Kolesterolü etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Ağız yoluyla aldığımız katı yağlar (doymuş yağlardan zengin), yağlı sığır ve koyun eti, tam yağlı süt ve süt ürünleri kolesterolu yükseltir. Beslenmede sıvıyağ kullanmak (yemekleri kızartmamak koşuluyla) kolesterolu dengede tutar. Yağ dışında uyulması gereken bir diğer konu da tuz tüketimi. Olabildiğince az olmasıdır. Meyve-sebze rahatlıkla tüketilecek besinlerdir. Ekmek alırken tercih kepekli, buğday ya da çavdar ekmeğinden yana kullanılmalı, beyaz ete ağırlık verilmeli. Kırmızı et kullanımında ise hem miktarı sınırlı tutmak, hem de olabildiğince yağsız et kullanmak gerekiyor.

                Reklamlar aracılığı ile çok gündeme gelen ve bir çok firma tarafında satış amaçlı kullanılan kolesterol aslında vücudun doğal bir uyarı sinyali değil mi?
                Kolesterol, insan vücudunun işleyişi için hayati önem taşıyan, çok fonksiyonlu bir bileşiktir. Fonksiyonları: Kolesterol, vücut tarafından steroidler veya cinsiyet hormonlarını da içeren, kortizon benzeri hormonların yapımı için kullanılmaktadır. Bu hormonlar ise vücudu strese ve kanser gibi hastalıklara karşı korur. Yağların düzgün bir şekilde ve vücudun artık ürünlerden temizlenmesi için gerekli olan safra asitlerinin üretimine yardımcı olmaktadır. Tüm vücut dokuları için temel yapıtaşıdır. En dikkate değer fonksiyonlarından biri ise, kolesterolün sinir hücrelerini saran ve uyarıların iletiminde rol oynayan myelin kılıfının temel bir parçası olmasıdır. Bilindiği gibi kolesterol düşürücü ilaç kullananlarda hafıza kayıpları görülebilmektedir. Ayrıca insanoğlunu 2,8 milyon yıl boyunca ayakta tutan en önemli besin maddesi olan anne sütü, kolesterol açısından çok zengindir. O nedenle çocukların beyin ve sinir gelişiminin sağlıklı olabilmesi için kolesterol çok önemlidir.

                Son yıllarda özellikle çocuklarda artan obezite sebebi ile küçük çocuklara kolesterol ilaçları veriliyor, bu ilaçları kullanan çocuklarda ileride ne gibi yan etkiler ortaya çıkabilir?
                Kolesterol ilaçlarının çocuklardaki etkisi bilinmemektedir. Bugüne kadar çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda kolesterol ilaçlarından statinlere ait önemli bir yan etkinin görülmemiş olması bu ilaçların kesinlikle ‘güvenli’ olduğunu göstermez. Bir kere statin araştırmaları küçük çocuklarda değil 13-19 yaş arası gençlerde yapılmıştır. Küçük çocuk ile gençlerde ilaç etkileri ve yan etkilerinin aynı olması şart değildir. Daha önce, öksürük ve soğuk algınlığı tedavisinde kullanılan bazı ilaçların ‘2 yaşından küçük’ çocuklarda ölümlere yol açabildiklerinin belirlenmesi ve bu ilaçların bu yaş grubunda kullanılmasının yasaklanması buna çok iyi bir örnek olarak verilebilir.
                Bu nedenle kolesterol metabolizmasını içeren genetik bazı hastalıkların haricinde, çocukların toplam kolesterol düzeyini düşürmek amacıyla ilaç kullanımı kesinlikle önerilmemektedir.
                Bunun yerine hastalık gelişmesi riskini azaltmak amacıyla çocuklara yaşam tarzlarında beslenme, egzersizi kapsayan sağlıklı tercihler yapabilmeleri öğretilmelidir. Televizyon izleme süresi kısıtlanmalı ve çocuklar bedensel olarak aktif olacakları oyun ve faaliyetlere teşvik edilmelidirler.
                Anne-babalar ve diğer aile üyeleri iyi rol modelleri olarak çocuklara yardımcı olabilirler.
                Çocuklar yüksek kalorili, şekerli abur cuburlar yerine, taze meyve tüketmeye teşvik edilmelidir.
                Anne-babaların çocuğun kolesterol düzeyine dikkat etmeleri gerekse de, iki yaşından küçük çocukların normal düzeyde büyümesi ve gelişmesi için aldıkları kalorinin büyük kısmının yağlardan gelmesi gerekmektedir. Bu nedenle 2 yaşından küçük çocukların beslenmesinde doktor tavsiyesi olmadığı sürece kesinlikle yağ kısıtlaması yapılmamalıdır.
                Ayrıca normal büyüme ve gelişimin sağlanmasında temel bir unsur olması nedeniyle 2 yaşından büyük çocukların beslenmesinde yağ alımı kısıtlanırken de dikkatli olunmalıdır.
                Aileler, çocuklarının aşırı derecede yağ tüketmesinden endişe etmeleri durumunda, çocuğun beslenmesinde önemli bir değişiklik yapmadan önce çocuk doktoru veya diyetisyene danışmalıdırlar.
                Kolesterol ilaçlarına gerek kalmadan, doğal yollarla kolesterol dengesi nasıl sağlanır?
                1. Düzenli spor, kalbi koruyan HDL’yi yükseltir. Daha önce spor yapmayan kişiler düzenli spor yapmaya başlayarak HDL seviyelerini %3-20 kadar artırabilirler. Ama dikkat edilmesi gereken nokta haftada bir iki kez spor yaparak HDL nizi yükseltemezsiniz; günde en az 40 dakika, hızlı tempoda yürüyüş veya koşu yapmanız gerekir.
                2.Kesinlikle margarin kullanmayın, tüm yemeklerinizde rafine edilmemiş saf zeytinyağını tercih edin.
                3.Kuruyemişlerin kararında tüketimi, kan kolesterol seviyesi yüksek olan bireyler için özellikle önerilmektedir. Badem, ceviz veya fındık her gün düzenli olarak tüketilmelidir. Fakat miktarına dikkat edilmeli, ceviz günde 2 adet, badem 5 adet, fındık ise günde 10 adet tüketilmelidir.
                4.Kötü karbonhidrat dediğimiz, mide bağırsak sisteminden kolay emilen patates, beyaz pirinç, unlu yiyecekler ve tatlılardan uzak durun. Kan şekerinde ani yükselmeye neden olan bu yiyeceklerin HDL kolesterolü düşürdüğü gösterilmiştir.
                5.Hazır gıdalardan uzak durun. Kolesterolün en zararlı türü oksikolesterol özellikle işlenmiş, hazır gıdalarda bulunmaktadır.
                6.Yulafın iyi kolesterolü artırdığı gösterilmiştir.
                7.Sarımsak tüketin. Sarımsak kalp-damar sağlığı açısından en yararlı gıdalardan biri. Yapılan araştırmalar, günde 1-2 diş sarımsak tüketiminin kanın akışkanlığını iyileştirdiğini ve vücut bağışıklığını artırdığını göstermiştir.
                8.Alkolden kesinlikle uzak durun.
                9.Kilo vermek HDL kolesterolü yükseltir. Bir buçuk kilo zayıflamanız HDL kolesterolü %1 artırır.
                10.Sigarayı bırakın. Sadece bir hafta sigarayı bırakmanın bile HDL kolesterolü yükselttiği gösterilmiştir. HDL kolesterolü düşük olduğu halde sigara içmeye devam etmek intihar etmek gibidir.
                11.Su tüketimine özen gösterin ve günde en az 10 bardak su içmeyi ihmal etmeyin.
                Kolesterol konusunda bilimsel araştırmalar ne diyor?
                Yapılan araştırmalar kolesterol düzeyi yüksek erkeklerin, gerçek yaşlarından daha büyük göründüklerini göstermiştir. İngiliz bilim adamları yaptığı araştırmalar sonucunda, sigara, içki, uykusuzluk ve kötü yaşam kalitesi gibi faktörlerin, insanların olduğundan daha yaşlı görünmesinde önemli rol oynadığını, ancak asıl sorunun, kolesterolden kaynaklandığını belirtmişlerdir. Çünkü yüksek kolesterol kan damarlarını tıkayarak organlara daha az kan gitmesine yol açar ve erken yıpranmalarına neden olur.
                Avrupalı bilim adamlarının yaptıkları yeni bir araştırmaya göre ise orta yaşlı insanların kanındaki düşük miktardaki iyi kolesterol –HDL- seviyesinin, ileri yaşlarda Alzheimer (bunama) gibi hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olduğu gösterilmiştir.
                Finlandiya’da yapılan bir çalışmada ise yüksek kolesterolü olan kişilerin Parkinson’a yakalanma riskinin %86 oranında daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.
                Amerikan Kalp Cemiyeti’nin raporuna göre her yıl 1 milyon Amerikalı, kalp damar hastalıklarından ölmektedir. Bu rakam, bir yılda kanser nedeniyle ölenlerden daha fazladır. Benzer durum Türkiye için de geçerlidir. Ama son olarak vurgulamak gerekir ki kalp ve damar sağlığını belirleyici tek faktör kolesterol değildir. Başka bir deyişle, tek suçlunun yüksek kolesterol olmadığı söylenebilir.”

                Yorum yap


                • #9
                  Yaşlanırken seks hormonlarımız neden azalır?

                  Seks hormonlarımız, özellikle testosteron ve östrojen biz yaşlandıkça azalmaya devam derler. Söz konusu hormonlarımızın steroid moleküller olduğu da bilinir. Fakat kolesterol molekülünün de seks hormonlarını üreten bir steroid olduğu genellikle söylenmez!... iyibilgi özel


                  Mevlüt Durmuş
                  Yıllardır bilinen bir gerçek, sürekli tekrarlanarak dile getiriliyor: Andre B. Araujo ve arkadaşları[1] Archives of Internal Medicine’ de bir steroid hormon olan testosteron hakkında bilinen fakat dikkatlerden kaçan olguyu yeniden gündeme taşıdı. Bu makalede özellikle erkeklerde düşük testosteron seviyelerinin birçok hastalığın yanı sıra, kalp hastalıklarından sorumlu olabileceği ve özellikle yüksek ölüm oranlarında rastlanılan düşük testosteron düzeyi bir kez daha ifade edildi. Yani düşük testosteron seviyelerinde damar sertliği (ateroskleroz) dâhil her türlü hastalık, depresyon ve ölüm riskine son derece yakınız!
                  Steroidopenia, yani yaşlanmada steroid azlığı konusu aslında çok yeni bir konu değil, uzun zamandan beri biliniyor fakat bir türlü kolesterolle olan paradoksal ilişkisi açıklanamıyordu.
                  Sakın ha kadınlar yanılıp, bizde steroid eksikliği yok, biz rahatız diye sevinmesinler aynı steroid eksikliği belası ilerleyen yaşlarda kadınların da baş belası olmaya devam edecektir, çünkü kadınların da steroid hormonları zamanla azalır[2].
                  --------------------------------------------------------
                  Biyolojik olarak sadece insanlar değil birçok memeli canlının hayatında, yaşamının devamında steroidler yaşamsal öneme sahiptir. Çoğumuzun bilmediği, farkında olmadığı ise steroidlerin yaşamı çok daha derinlerden yönlendirdiği gerçeğidir. Daha önemlisi, söz konusu steroid hormonların kolesterol ile olan ilişkisidir.
                  Kolesterol ve steroid hormonlar konusuna girmeden önce bazı şeyleri mutlaka bilmek zorundayız.
                  Organizma içi detaylara elbette gireceğiz, fakat organizma dışı faaliyetlerimizde steroidlerin psikolojik dünyamızı nasıl etkilerini kısaca değinmemiz gerekiyor. Bir kadını ya da erkeği çok çekici bulmamızın, aşık olmamızın, sevmemizin altında bile farkında olmadığımız steroidlerimizin bizi etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olduğu iddia ediliyorsa buna sakın şaşırmayın. Yani iddialara göre, geçmişteki aşk hatalarınızdan siz sorumlu olmayabilirsiniz!
                  Söz konusu steroid hormonlarımızdan özellikle östrojen ve testosteron; hem kadınlar hem de erkeklerde kemik ve kas gelişimi metabolizmasında, beyin fonksiyonlarımızın düzenlenmesinde, D vitamini kullanımında, kalsiyum metabolizmasında ve daha birçok alanda büyük rol oynuyor.
                  Fakat steroid hormonlar güncel ilgiyi, beyin hücrelerine olan etkilerinden ziyade seks hormonları olması nedeniyle dikkatleri üzerine çekiyor[3]. Her iki cinste de söz konusu hormonlar olmakla birlikte erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östrojenin ön planda olduğunu sanırım söylemeye gerek yok…
                  Çoğu zaman biz bilinçli olarak farkında olmasak ta, karşı cinsin hormon değişimlerini çeşitli duyularla algılayan beynimiz, söz konusu kişiden hoşlanmamızı ya da tam tersini (androstenon) söyleyebilir. Beynimizin duyular yoluyla gerçekleşen algılama biçimi de bizim davranış şekillerimizi etkiler ve kişiden kişiye çok farklılık gösterebilir. Cinsel isteklerimizin, tercihlerimizin, birilerinden hoşlanmamızın, karşı cins seçimlerimizin, kızgınlıklarımızın ve duygusallığımızın temelinde steroidlerin rolü bazı araştırmalara göre gerçekten de hiç kuşku götürmez[4].
                  Kadın ve erkeklerde yaşla birlikte ortaya çıkan özellikle seks hormonlarının yapım eksikliğinden kaynaklanan steroid azalması (steroidopenia) yaşlanma bilimi yani gerontolojiyle son derece içli dışlıdır. Seks steroidleri her alanda önemlidir. Fakat ne yazık ki biz yaşlandıkça organizmadaki kullanılabilir steroidlerimiz gün geçtikçe yavaş yavaş azalır[5]. Kaslarımız steroid eksikliği nedeniyle kasılma, elastikiyet gücünü kaybeder, omurga hareketlerimizi sağlayan kaslarda başlar bütün karmaşa, sonra omurgamız gün geçtikçe eğilir ve bükülür: Sonra, sonrasını zaten sizler biliyorsunuz!…
                  Ve tuhaftır bazı yan etkilerine rağmen, steroidlerin inanılmaz gücü ilk önce spor dünyasınca algılandığı için, ilk steroidler (sanıyorum hızlı ve güçlü olmak için) sporcular tarafından kullanılmıştır. Ben hala bilim dünyasının kas zayıflığı, kas yetersizliği olan yaşlı insanlarda bazı yasal steroidlerin doktor kontrolünde neden son ana kadar kullanılmadığını merak eder dururdum, son zamanlarda yaşlı insanların kas gelişimlerinde testosteron bazen kullanılıyor[6], şişmanlık azalıyor ve kas kitleri ise artıyor.
                  Yaşla birlikte ortaya çıkan steroidlerimizdeki bu azalma[7] bilim dünyasının da gözünden kaçmamış, söz konusu hormonlar yaşlanmayı geciktirme amaçlı olarak, tümör oluşumu ve kanser gibi bazı tartışmalı risklerine rağmen tıp dünyasında kullanılmaya başlanmıştır. Hormonları dışardan enjeksiyon ya da tablet şeklinde, hormonları yerine koyma tedavisi adı altında, şimdilik tam olmasa da hiçte küçümsenmeyecek büyük bir başarı kazandırmıştır. Burada hedef yaşlanan ya da yaşlanmaya başlayan insanlarda eksik hormon düzeylerini yerine koymaya çalışmak, insanlarda yaşla birlikte ortaya çıkan steroid eksikliğini olabildiğince azaltmaya çalışmaktır.
                  Çoğu insanımız da Hollywood sinemalarında güncel konu olması nedeniyle bu durumu biliriz, malum bizde bilim son sıralardadır!
                  Fakat uzmanlar dışında, insanların bilmediği bir gerçek vardır.
                  İnsanlara pek sık söylenmeyen steroid kolesterol gerçeği.
                  Ve kolesterolün steroidlerle ilişkisi….
                  Testosteron ve östrojen gibi bütün doğal organizma steroidlerinin kolesterolden yapıldığı (sentezlendiği) gerçeğini (bkz Şek 1), kolesterolünde steroid bir molekül olduğunu çoğu insan bilmez ve olumsuz kolesterol propagandası nedeniyle kolesterolü bir türlü sevemez!
                  Yani doğal yollardan, organizma içinde steroid hormonlar sadece ve sadece kolesterolden elde edilebilir.


                  Şekil 1. Bütün organizma steroidleri normal şartlarda kolesterol molekülüne bağımlıdır. Yani ilgili hücrelerinizde (kullanılabilir) kolesterol molekülleriniz yoksa veya sentezlenmiyorsa, kolesterole bağımlı steroidleriniz yetersizleşir ve azalır. Ve kolesterolden sentezlenen bütün biyokimyasallar: Androjenler (erkeklik) ve Estrojenler (kadınlık) hormonları yanı sıra kolesterolden sentezlenen D vitamini, minerolokortidler ve glukokortikoidlerde yaşlandıkça mutlaka azalır. Sadece kolesterolden yapılan maddelerimiz değil, kolesterol sentezi sırasında ortaya çıkması gereken bazı maddeler de (Koenzim Q10 vb maddeler de) yaşlanmayla birlikte mutlaka azalır

                  Üzgünüm, insanlarda normal yollardan steroid yapımı nasıl oluyor diyorsanız size ‘sadece kolesterol molekülünüze sahip çıkın’ derim…
                  Steroid hormon oluşumları için, kolesterolden başka bir yol yok!....
                  -----------------------------------------------------
                  Fakat kolesterolün her türlü steroid oluşturmadaki bu temel fonksiyonu genellikle göz ardı edilir!
                  Kandaki kolesterol düzeyi tek parametre yüksektir, tuhaf ve anlaşılmaz bir şekilde insanların tümü, bu yüksekliğin sentez kaynaklı olduğuna ikna edilmiştir, özellikle karaciğerde fazla kolesterol yapıldığı düşüncesi insanların kafasına hiyeroglif (çivi yazısı) olarak yazılmıştır!
                  Kanda yüksek kolesterol masallarından her insan bir şekilde etkilenmiştir.
                  Araştırmacılar bu nedenle karşı düşünce üretmekte zorlanırlar, adeta büyülenmişlerdir.
                  Yaşın ilerlemesiyle birlikte, kolesterol sentezi sırasında ortaya çıkan maddeler (Koenzim Q10 vb) ve kolesterolden yapılan bütün steroidlerin nasıl ve neden azaldığına bir türlü anlam veremezler, kara kara düşünmeye başlarlar: Çünkü kolesterol düzeyi tek parametrede (her zaman olmasa da) kanda yüksek görülebilmektedir.
                  Karaciğer dışındaki farklı organların kolesterol yapımına (HDL)bakma ihtiyacı genellikle duyulmaz!
                  Dolaşım sistemi, yani kandaki kolesterol düzeyine takılıp kalmışlardır ve kan dışında kalan sistemlerde, organlarda, doku ve hücrelerde kolesterol kullanımın atması ya da azalmasıyla hiç ilgilenmezler. Oysa kandaki durum dışında, kolesterol kullanımında gerçek göründüğünden çok ama çok farklıdır: Kan dışında bir de madalyonun diğer yönü vardır, kimse görmek istemez!
                  Kandaki yüksek kolesterol nedeniyle, birçok bilim araştırmacısının kafası işte bu noktada tamamen karışmış durumdadır.
                  Kolesterol ve steroidler konusunda, hep kaçamak, saçma sapan cevaplarla karşılarsınız. Oysa kolesterolün kendisinin de bir steroid olduğu asla bilimsel platformlarda inkâr edilemez!
                  Evet, kolesterol molekülü de bir steroiddir!
                  Hem de bütün steroidleri oluşmasını sağlayan temel bir steroid!
                  Dokular ve hücreler açısından ‘hamiline yazılı çek’ gibi sizin anlayacağınız kolesterol molekülü. Bütün steroidler yaşla birlikte azalırken kolesterol molekülünün kendisi hücresel yapım olarak (sentez) nasıl yüksek olabilir. Steroid oluşumlarının genetik mekanizması, tıpkı organizmamız gibi bir bütündür, genetik açıdan birbirinden ayrılamazlar…
                  Buna rağmen steroidler konusunda birçok sorunuza cevap bulamazsınız:
                  Steroid hormonlar verilen kişilerde[8], kandaki kolesterol (steroid) düzeyi nasıl ve neden düşebilir?
                  Steroidler partiküllere ne yapar, partikülleri (lipit taşıyan parçacıkları) nasıl kullanılabilir hale getirebilir?
                  Kanda kolesterol mü, yoksa partiküller mi işlevsel öneme sahiptir?
                  Hücre genetiği açısından steroid sentezi bir bütünse, organizma ihtiyacına göre doku ve organlara göre dağılım gösteriyorsa, neden kandaki temel steroidimiz kolesterol ile steroid hormonlarımız ters orantıda bulunuyor, yani kolesterol yükselirken seks hormonları azalıyor?
                  Kolesterol kaynaklı steroid oluşum teorisi mi yanlış, yoksa biz mi bazı şeyleri yanlış anlıyoruz?
                  Ve cevapsız binlerce soru…
                  Karaciğer fazla kolesterol üretiyor masalını lütfen geçin, başkaları yese de biz şimdilik[9] almayalım, kalsın! Kanda görülebilen kolesterol fazlılığı bizce zaten üretimden (sentezden) kaynaklanmıyor ki!...
                  Günümüzün aptalca ve mantıksız (yüksek) kolesterol teorisinde, kolesterolün sentez yoluyla çoğaldığını bilimsel temel alırsanız, literatürler (bilimsel yayınlar) arasına saplanır kalırsınız, eliniz kolunuz her aşamada bağlanır ve hiçbir bilimsel düşünce üretemezsiniz, steroid kolesterol ilişkisinde hiçbir soruya cevap veremezsiniz!
                  Bilimsel yayınlar bu konuda hep birbiriyle çelişirler, çoğunlukla net bir sonuç göremezsiniz! Bol bol akademik yayın yapar, bilim yapıyorum diye kendinizi kandırırsınız, sadece o kadar. Kolesterol dahil steroidlere ait sorulara karşı verdiğiniz cevaplarınızdaki bilimsel tutarsızlık karşınızda pis pis sırıtır. Bilimsel söylemlere sıkıştırılmış ‘kıvırma hareketleri’ sizi ister istemez rahatsız eder, kulaklarınızı acımasızca tırmalar ve yorar…
                  Karmaşa gibi görünün bu ortamda, aslında çözüm son derece basittir. Bu basitliği kavramak ve kabul etmek bazılarına zor gelse bile sonuç kaçınılmazdır.
                  Hücresel sentez aşamasında, fazla kolesterol yapımı (sentezi) diye bir şey yoktur ve olmamalıdır! Bütün doku ve organlar, kolesterol üretimini yaşla beraber kısarlarken (HDL düşüklüğü) karaciğer bunun dışında kalamaz…
                  Bu nedenle bilim dünyası kanda görülen kolesterol yüksekliğinin bir yapım sorunu (anabolik) değil genetik[10] ya da sonradan ortaya çıkan bir yıkım sorunu (katabolik) olduğunu[11] mutlaka görmelidir ve günün birinde görecektir.
                  Yüksek kolesterol sorunu, kanda partiküllerin birikim sorunudur: Kolesterolün kandaki yüksekliğine bakarak, kolesterol yüksekliğin bir hücresel sentez sorunu olduğu sonucuna ulaşmak, bilimsel açıdan hiçte mantıklı (!) olmadığı gibi bize göre saçmalıktır! Tabii günümüz biliminde mantığın bir parça önemi ve değeri varsa!
                  Kolesterol sentezi değil, kanda genetik (Apo B–100 veya LDL reseptörleri) ya da çevresel (small LDL, okside LDL vs) nedenlerle lipoprotein birimi olduğunu kabul ederseniz işler çok ama çok kolaylaşacak, yaşla ortaya çıkan steroid azalması dâhil her şey daha anlaşılır ve taşlar yerlerine oturacak, bilimsel çatışmalar ortadan kalkacaktır…
                  Kanda biriken partiküller kullanılmadığı için kolesterol çoğunlukla tek parametrede yüksektir, fazla sentezlendiği için değil!
                  Dolayısıyla bu konuda kolesterol düşürmek için kullandığınız ilaçların ne kadar saçma (?) ve anlamsız olduğu artık sizler düşünün!
                  ---------------------------------------------
                  Bilim dünyası çok yakın bir zamanda, kanda partikül birikiminin doğurduğu bu sorunu görecek, bu noktaya bir gün (!) mutlaka gelecektir.
                  Genetik ya da çevresel partikül yıkım hatalarına bağlı olan partikül birikimlerinin farklı nedenleri (!) elbette konuşulabilir! Kullanılmayan kanda varolan, biriken partiküllerin (small, okside LDL) ateroskleroz veya damar sertliği çeşitli riskler oluşturabileceği elbette tartışılabilir!...
                  Fakat bu tartışma bütünüyle partiküller üzerinden, partiküllerin birim alanda çoğalması üzerinden olacaktır.
                  Şu anda kardiyoloji dünyasında yapıldığı gibi kolesterol üzerinden asla değil!…
                  -----------------------------------
                  Madalyonun her iki yönünü de birlikte görmelisiniz!
                  Kolesterol üzerinden tartışmak, gerçek yaşamsal sorunlarımızın çözülmesinde yeterli değildir.
                  Tek sorun kullanılmayan partiküllerin (small, okside LDL vs) oluşturduğu çeşitli nedenlerle damarlar üzerinde oluşturduğu (ateroskleroz, damar sertliği vb) hastalıklar da değildir!
                  Ortada ihmal edilen, yok sayılan ve önemsenmeyen bir başka bir sorun vardır ve kardiyologların hepsi olmasa çoğu bu soruna kulaklarını tıkamış ve sorunu görmemezlikten gelmektedir. Sağda solda ‘yüksek kolesterolün zararları, katil kolesterol’ nutuklarını atmaya devam etmektedirler…
                  Kusura bakmasınlar, ben sıradan bir biyologum bilim adına benim düşüncem önemli mi bilinmez fakat ben bilim adına inanılmaz derecede utanıyor ve sıkılıyorum.
                  Kullanılmayan partiküllerin birikmesinin çok farklı bir başka anlamı daha vardır: Şayet kandaki partiküller (small, okside LDL) kullanılamıyorsa kolesterol (ve yağ asitleri) ihtiyacı karşılanmayan doku ve organlarında mutlaka olması gerekir! Bunu kavrayabilmek için dahi olmaya hiç gerek yok…
                  Göreceli olarak ortaya çıkan, kanda partikül birikim kaynaklı kolesterol yüksekliği, organizmanın steroid (ve kolesterol) ihtiyacının karşılanacağı veya her zaman karşılandığı anlamına gelmez. Daha doğru bir deyimle, kullanılmayan lipoprotein (LDL) partikülleriyle zaten organizmanın steroid ihtiyacı karşılamaz. Kullanılmayan partüküllerle organizmanın steroid ihtiyacının karşılanmasını beklemek, deveyi hendekten değil, hendeği deveden atlatmak anlamına gelir ki bu imkansızdır!...
                  Yani partikül birikim ve biriken partiküllerin kandan uzaklaştırılmasıyla kardiyoloji bilimi ilgilenebilir bizce bunun hiç bir sakıncası yok, buyursun ilgilensinler! Fakat gerontoloji, endokrinoloji vb bilim dallarının lipit, kolesterol ihtiyacı karşılanmayan organları ve dokuları mutlaka incelemeye alması, günümüzde geçerli olan saçma sapan ‘kolesterol teorisini’ temelden reddetmesi gerekir…
                  Kolesterol yüksekliği sentez, başka bir deyişle yapım kaynaklı bir sorun değildir!.
                  Bu gerçeğin insanlar tarafından anlaşılması şu an için geciktirilse bile, bir gün ortaya çıkması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu sonucun süreci; ilaç şirketlerinin ve kardiyoloji alanının kolesterol sorununu daha ne kadar süreyle yapım sorunu (anabolik) olarak göreceği ve devam ettirebileceğine bağlıdır! Bize göre ilaç şirketlerinden daha önemlisi kardiyologların ve doktorların davranışlarının ne yolda olacağıdır, bu sonucun sürecini çok net bir şekilde belirleyecektir!
                  İlaç şirketleri elbette kolesterol sorununun yapımla ilgili (anabolik) olduğunu iddia edecektir. Onlar bu durumu kendilerince (anabolik) olduğunu savunmaya çalışacaklar, bu yöndeki yayınlara destek verecekler, partikülleri değil de tek parametrede kolesterol düzeyini dikkate alacak ve öyle devam etmesi için her şeyi yapacaklardır.
                  Kapitalizm ve gerçek bilim düşüncesi bizce kendi iç dinamikleri test etmektedir.
                  Bilim kapitalizme, ilaç şirketlerine teslim mi olacak, yoksa kendi yolunda mı gidecektir?
                  Kolesterol sorunu bu yüzden önemlidir.
                  Ve sorun sağlık ve araştırma alanında olan uzmanların kendilerini bilimin neresinde gördüğü ile ilgilidir.
                  Günümüz araştırmacıları ve doktorları tarafından, kandaki yüksek kolesterol sorunu bir yapım yani anabolik bir sorun olarak görülmeye devam ederse, ilaç şirketleri çok ama çok mutlu olacaktır.
                  Fakat böyle bir durum, uzmanlar ve araştırmacılar açısından, kanda steroid azlığı ile ilgili bilimsel sorunların çözülmesi değil, tam tersine karmaşıklaşması anlamında, kolesterol tartışmaları çok uzun süre devam edecektir.
                  ------------------------
                  Aslında çözüm çok kolay ve basit!
                  Kolesterol yüksekliği sorunu bizim görüşlerimize göre ele alındığında, yani yüksek kolesterolün anabolik(yapım) değil katabolik (yıkımla ilgili) bir sorun olduğu görüldüğünde her şey göründüğünden çok farklı olacak, bu alandaki çalışmalar hız kazanacak ve farklı bir paradigma ortaya çıkmış olacaktır.
                  Fakat çok önemli sorunumuz var: Yeni paradigmalar kolayca kabul edilmezler. Bilim baronları buna pek izin vermezler! Bilim tarihi boyunca bu hep böyle olmuştur…
                  Hatta test edilmeye araştırmaya dahi gerek görülmeden, türlü akademik gerekçeler ileri sürülerek, yeni paradigmalar bir kenara itilirler. Fakat paradigmaların hiçbiri unutulmaz, biri mutlaka bulur ve yeni paradigmayı tekrar ortaya çıkarır! Buda bilimin paradoksal gelişimi içinde ‘normal bir durum’ olarak değerlendirilmelidir.
                  Birkaç dostum hariç, kimsenin görmediği sorun da buradadır.
                  Kolesterol ve faydalı yağ asitlerini taşıyan lipoprotein parçacıklarının, organizmada kullanılıp kullanılmadığı sorunu tamamen organizmanın yaşlanmasıyla, steroidlerle ve yaşamın muhteşem gizli dinamikleriyle ilgilidir.
                  Testosteron düzeyleri kalp kriziyle ilişkiliymiş!
                  Düşük hormon düzeylerinde ölüm riski artıyormuş!
                  Başka ne bekliyordunuz ki!...
                  Hücre, doku ve organlarınız kolesterolü zaten istese de kullanamıyor!


                  Steroidler, özellikle testosteron ve östrojen de zamanla azalıyor!
                  Hep birlikte yaşlanıp gidiyoruz işte.
                  Daha ne olsun!…



                  Mevlüt Durmuş
                  Biyolog
                  05 Kasım 2008

                  KAYNAK VE DİPNOTLAR
                  [1] Andre B. Araujo et al (2007). Sex Steroids and All-Cause and Cause-Specific Mortality in Men. Arch Intern Med. 2007;167(12):1252-1260.
                  [2] M. Panjari and Susan R. Davis (2007). DHEA therapy for women: effect on sexual function and wellbeing. Human Reproduction Update 2007 13(3):239-248.
                  http://humupd.oxfordjournals.org/cgi/content/full/13/3/239
                  [3] Christian Meier et al (2008). Endogenous Sex Hormones and Incident Fracture Risk in Older Men. The Dubbo Osteoporosis Epidemiology Study. Arch Intern Med. 2008;168(1):47-54.
                  http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/1/47
                  [4] Pause BM (2004). Are androgen steroids acting as pheromones in humans? Physiol Behav. 2004 Oct 30;83(1):21-9. (Abst)
                  [5] Marcello Maggio et al (2007). Relationship Between Low Levels of Anabolic Hormones and 6-Year Mortality in Older Men. The Aging in the Chianti Area (InCHIANTI) Study. Arch Intern Med. 2007;167(20):2249-2254.
                  (
                  http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/167/20/2249
                  )
                  [6] C. A. Allan et al (2007). Testosterone Therapy Prevents Gain in Visceral Adipose Tissue and Loss of Skeletal Muscle in Nonobese Aging Men. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism Vol. 93, No. 1 139-146.
                  http://jcem.endojournals.org/cgi/content/abstract/93/1/139
                  [7] Marybeth Brown (2008). Skeletal muscle and bone: effect of sex steroids and aging. Advan. Physiol. Edu. 32: 120-126, 2008; doi:10.1152/advan.90111.2008. (Abst).
                  http://advan.physiology.org/cgi/content/full/32/2/120
                  [8] Judith Hsia et al (2008). Lipoprotein Particle Concentrations May Explain the Absence of Coronary Protection in the Women’s Health Initiative Hormone Trials. Arteriosclerosis, Thrombosis, and Vascular Biology. 2008;28:1666.
                  [9]
                  http://www.kolesterolmasallar.blogspot.com/
                  da ‘Bilimin çılgın yanılgısı’ konulu yazıda bu konudaki düşüncelerimizi açıkladık.
                  [10] Fernando Civeira et al (2008). Frequency of Low-Density Lipoprotein Receptor Gene Mutations in Patients With a Clinical Diagnosis of Familial Combined Hyperlipidemia in a Clinical Setting. J Am Coll Cardiol, 2008; 52:1546-1553, doi:10.1016/j.jacc.2008.06.050.(Abst).
                  http://content.onlinejacc.org/cgi/content/abstract/52/19/1546
                  [11]
                  http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=93903
                  ve kolesterolmasallar.blogspot.com

                  Yorum yap


                  • #10
                    halil yıldıray Nickli öğeden Alıntı
                    selamlar. yaklaşık 2 yıldır şeker hastasıyım.kandeğerim açlık200-270.arası.tokluk 300-400 arası değişmektedir.tigliserit 1300 ast 80 alt90 totalkolestrol 230 boyum 1.67 kilom 90 yaş 34 .hocam hastalığımın kesin tedavisi varmıdır.barsa bize maliyeti ne olur.saygılar.
                    Barsaklarınıza mantar yerleşmiş, mantarlar tedavi edilmeden tedavi olmazsınız.Antibiyotikler mantarları çoğaltır ve daha da kötüleşirsiniz. Enginar Forte, Sinirli Ot Forte, Gökçek Aloe Vera Jel ve Gökçek İksir, Kolesterol çayı ve Enfeksiyon Çayı kullanmanız gerekir.Bağırsaklarınıza mantar yerleşmiş, mantarlar tedavi edilmeden tedavi olmazsınız, çünkü mantarların üretmiş olduğu toksik maddeleri karaciğer arıtamazsa diğer organlara depolar.Hangi organa veya dokuya toksik madde depolanırsa orda problem çıkar.Günümüzde bakterilerin teşhisi kan, idrar ve gaita tahlilleri hemen yapılabilir, fakat mantarların teşhisi hemen hemen imkansız ve ancak belirtileri ve dilden anlaşılabilir.Antibiyotikler ve yanlış beslenme (Çin tuzu, mısır şurubu, abur cubur, tatlı, peynir türleri, siyah çay, kola vs) mantarları çoğaltır ve daha da kötüleşirsiniz.Kimyasal ilaçlar ve yanlış beslenme nedeniyle bozulan asit-baz dengesini kurmak gerekir, çünkü mikroplar asidik ortamda daha hızlı çoğalırlar.Her Lokma en az 30 defa çiğnenmeli, doğru ÇİĞNEME den yutulan besinler mide başta olmak üzere diğer organlara zarar verir.Hücre merkezlerinde bulunan mitokondrinleri soba veya mini atom sentraline benzetebiliriz.Sobaya kalitesiz kömürü doldurursanız duman içinde kalırsınız ve aşırı artık madde (kül, duman, is) ortaya çıkar.Çiğnenmeyen besinlerde kalitesiz kömür gibi hücreler, hücre araları, bağ dokuları ve bütün organlarda artık madde (cüruf) yoğunlaşmasına sebep olur.Cüruflu ortamda ise bakteri, virüs ve mantarlar çok kolay çoğalır ve bağışıklık sistemi zayıflar, kişi önce halsiz, dermansız, yorgun olur ve aşırı uyur sonra ise birçok hastalığa yakalanır.

                    Yorum yap


                    • #11
                      KOLESTEROL Değerleri
                      Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması, HDL-kolesterolün düşük olması bir risktir. Bu tür kişilerde, kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.

                      20 YAŞIN ÜZERİNDEKİLER İÇİN KAN KOLESTEROL DÜZEYLERİ
                      < 200 mg/dl (NORMAL)
                      200-239 mg/dl (SINIRDA YÜKSEK)
                      > 240 mg/dl (YÜKSEK)
                      KAN LDL-KOLESTEROL DÜZEYLERİ
                      < 130 mg/dl (NORMAL)
                      130-159 mg/dl (SINIRDA YÜKSEK)
                      > 160 mg/dl (YÜKSEK)

                      KAN HDL-KOLESTEROL DÜZEYİ
                      KADINDA ORTALAMA 55 mg/dl (NORMAL)
                      ERKEKTE ORTALAMA 45 mg/dl (NORMAL)
                      < 35 mg/dl (DÜŞÜK)

                      RİSKLİ DURUMLAR
                      Kolesterol > 200 mg/dl veya
                      LDL-kolesterol > 130 mg/dl veya
                      HDL-kolesterol < 35 mg/dl.

                      KAN TRİGLİSERİD DÜZEYİ
                      < 200 mg/dl (NORMAL)
                      200-400 mg/dl (SINIRDA YÜKSEK)
                      400-1000 mg/dl (YÜKSEK)
                      > 1000 mg/dl (ÇOK YÜKSEK)

                      Yukarıdaki değerlere uygun olmayan sonuçların saptanması, yağ metabolizması bozukluğunu düşündürür. Bu durumda kan alınarak kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol ve trigliserid düzeyleri ölçülmelidir.

                      Kan kolesterol seviyeleri parmak ya da kolunuzdan alınan kan örneğinden ölçülür.

                      Kan testinde toplam kolesterol ve HDL-kolesterol seviyeniz ölçülür.

                      Kan testi öncesi aç olmanız ya da özel bir şey yapmanız gerekmemektedir.

                      Testlerin sonucuna göre LDL-kolesterol seviyesinin direkt ölçümü gerekebilir, bu test için aç olmanız gerekir.

                      LDL-kolesterol seviyesi kalp hastalığı riskinizle ilgili daha fazla bilgi verir ve tedaviyi belirlemede yardımcı olur.

                      Yorum yap


                      • #12
                        KOLESTEROL Nedir
                        Kolesterol, insan ve hayvan hücrelerinde bulunan yağımsı bir maddedir. Vücut tarafından üretildiği gibi (örneğin karaciğerde) çeşitli besinlerle de vücudumuza girer. Tüm vücutta yaygın olarak bulunmakla birlikte, özellikle beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğerde bulunur.

                        Bir çok hormonun (kortizon, seks hormonları gibi) üretiminde kullanılan kolesterol aynı zamanda D vitamini ve safra üretiminde de kullanılır.

                        LDL, HDL

                        Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan suda çözünmez. Kanda taşınabilmesi için suda çözünür maddelerle birleşmesi gerekir. İşte bu maddeler karaciğerde üretilirler. Kolesterol bunlarla birleşince lipoprotein adını alır. Bunlar; karaciğerden diğer organlara ve kandan karaciğere kolesterol taşırlar. İşte karaciğerden kolesterolü alıp diğer organlara (dolayısı ile kana) kolesterolün iletimini sağlayan LDL (Low Density Lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein), kötü huylu kolesterol olarak bilinirken, kandaki kolesterolü karaciğere taşıyan HDL (High Density Lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein), iyi huylu kolesterol olarak bilinir. Yine VLDL (Very Low Density Lipoprotein), IDL (Intermediate Density Lipoprotein) ve trigliserid de kandaki yağ (ve yağımsı) maddelerindendir.

                        Kan dolaşımında ne kadar yüksek oranda LDL- kolesterol bulunuyorsa kalp hastalığına yakalanma riski o kadar yüksektir.

                        HDL-kolesterol düzeyi düşük ise kalp hastalığına yakalanma riski yine yüksek olacaktır.

                        Yorum yap


                        • #13
                          Akıllı Beslenmenin Matematiği: “Damar tıkayan kolesterol değil, şeker!”

                          Gazetelerden kesip buzdolabına astığınız bütün “kibrit kutusu kadar” reçetelerini çöpe atın! Prof.Dr. Kenan Demirkol, A’dan Z’ye akıllı beslenmenin matematiğini anlatıyor... Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!

                          Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında “prof.” yazmıyor. “Ben üniversitede hocayım, burada hekim” diyor. Söz bir ara “kronometreli doktorlara” geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, “dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin ederim” diye. Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak Demirkol bir “akıllı beslenme” uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme nedir? İlk aklımıza gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90 arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur? “Kibrit kutusu kadar” reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol’a: “Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz?” diye sorduk. O, şekerle başladı.
                          “ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL”
                          DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik, aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. ABD’de 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65’i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun kolesterol yüksekliği vardır. Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.
                          Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa’da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım” demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.
                          “12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR”
                          - Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri doğru değil mi?
                          - Asla doğru değil.
                          - Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?
                          - Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker sadece meyvede var. Meyve esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Şimdi 100’lerdeyiz, 120’de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60’lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.
                          “KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR”
                          - Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu?
                          - Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.
                          Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker ‘sakaroz’, iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek. Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. İnsülin salgılandığı için bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.
                          Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika’da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.
                          “MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME”
                          - Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek.
                          - Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.
                          - Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?
                          - İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.
                          - Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi? Bunu yemeyeceğim, şunu yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?
                          “HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ…”
                          - Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok keyifli yaşıyorum. Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.
                          - Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.
                          - Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara “şunu yiyeceksin” diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.
                          - Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi. Filler örneğin hastalandığı zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.
                          - Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo görüntüsüyle Amerika’da en aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi; okullarda meşrubat satışını yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, “öldürücüdür” yazısı konuyor.
                          AMERİKA’NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE…
                          - Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?
                          - Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde etmek. 1920’li yıllarda Amerikan başkanı “benim köylüm mısırdan kalkınacak” fetvasında bulundu. Gerçekten de çok büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır ekiminin yüzde 40’ı Amerika’dadır. Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince değerlendirme yolları arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen balıklama atladı bu yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor.Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi yapıp dökmüyor. Kartal’dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.
                          KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI
                          - Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.
                          - Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü, ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz.
                          Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir paslanınca eskir, bu paslanmanın bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve yaşlanır. Birtakım gıdalarla oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını, kanser gelişimini belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki insan hayatının gelişme döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.
                          “KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ”
                          - Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?
                          - Bakıyorsunuz LDL 130’a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun diyorlar. Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz. Fruktozu yani tatlı şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor. Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız şekertrigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz insanlara “kardeşim kolesterol zararlı değil. Ama oksitlenmesine izin verme” diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak, oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri azalt.
                          Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim ineğimiz merada otlasa, doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak. Dolayısıyla kolesterol oksitlenmemiş olacak.
                          ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI
                          - Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?
                          - Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. “Dünya nüfusu aç. Dünyayı besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var.” Hayvansal proteini, tek kaynak olarak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış oluyor. Hububat, baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz itiraz ederler. Derler ki “Esansiyel amino asitler vardır”. Yani hayvansal gıdada var olan, vücudun üretemediği mutlaka dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.
                          - Antep yöresinin yuvalaması gibi..
                          - Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar. Tam ete eşdeğer protein almış oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattır. Mikro nutrientler ise vitaminler, mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var. Eğer merada otlayan bir hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3’e ihtiyacımız var. Türkiye’de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri “biz dünyayı nasıl doyuracağız” yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.
                          İNEK NE YEMELİ
                          Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur.Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur. Yine merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir. Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen sütün maliyeti arasındaki fark yüzde 10-15’i geçmiyor.
                          Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla barışığım, ne de AB’dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla “ekolojik tarım sonucu elde edilmiş ürünlerle hayvanın beslenmesi” geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve patatesin yeri var mı? Yok.
                          - Demek Amerika’dakilerin varmış.
                          Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi hayvanın, karbonhidratı zengin, onu yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması. O yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız gereken, türe özgü beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin sağlıklı olmasını sağlarız. Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün doğada kendiliğinden yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.
                          HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ
                          - Ne fark var arasında?
                          -. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein katmanla sarılı. Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak omega-3’tür. Tek tük omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri ile omega-3 yağ asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği yağı, soya yağı gibi yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3’e enzim kalmıyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçeği yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.
                          Bütün yağlar, yağ asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3’e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3 ve omega-6’dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.
                          DEPRESYONUN ÇARESİ
                          - İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?
                          - Oran önemli. Omega-6’yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3’ü de değerlendirmeden vücuttan hemen atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz. Hücre duvarı da omega-3’ten oluşuyor. Vücut da asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi. Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.
                          - Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.
                          - Tabii. Omega-3’ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az oranda görülüyor. Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.
                          ÇAY VE ZEKA
                          - Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?
                          - Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye’nin yarısı aptaldır lafı çok tepki yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye’nin yarısında demir eksikliği, kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta demir üstünden düşünürsek Aziz Nesin haklıydı.
                          Türkiye’de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor. Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.
                          - Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?
                          - Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay içilebilir.
                          - Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.
                          “ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN!”
                          - Üç saat. Ben tekrar omega-3’e dönmek istiyorum. Çünkü hayati bir olay. Omega-3’ün eksikliği insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın artmasına, dolayısıyla kalp damarının veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp “inme” veya “enfarktüs” olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı Toplum olarak zaten balığı çok az tüketiyoruz. Omega-6’yı çok tükettiğimiz için omega-3’ün yolunu kesiyoruz.
                          Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor. Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının oluşumunu kolaylaştırıyor.
                          - Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim hatasından mı?
                          - Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için. Mesela zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan trans yağ asidi beyindeki sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson, alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.
                          “ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI”
                          - Acaba “tadı güzel” dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram mı? Güzel nedir?
                          - Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz etmedi mi, “benim annem böyle yapıyor” diye?
                          - Ben güzel yemek yaparım.
                          - Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını arıyor. Belki dünyanın en kötü aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.
                          - Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne kadar çok değişmiş. Biz ona böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan değerler var. Kola ya da hamburger için “bak bu güzeldir” deniyor çocuklara.
                          - Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum. Çünkü; onlar yakın zamanda anne baba adaylarıdır.
                          SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)
                          “Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz birtakım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.”
                          “Türkiye’de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten.”
                          “Yapay yem üreticileri ‘biz dünyayı nasıl doyuracağız’ yalanıyla, hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.
                          Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.
                          Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.
                          Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama aradaki fark yüzde 10-15’i geçmiyor.
                          Elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insan her gün 1gram omega-3 alması gerekiyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçek yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.
                          Zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor.

                          Yorum yap


                          • #14

                            Yorum yap


                            • #15
                              Kolesterol tartışması sürüyor



                              Kolesterol ilaçlarının etkinliği ve yumurta, kırmızı et gibi besinlerin kalp sağlığı ve kolesterol üzerindeki etkileri ekseninde başlayan tartışma tıp dünyasını meşgul ediyor

                              İstanbul Üniversitesi (İÜ) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, "Kolesterol ilacı kullanmak tam bir abonelik sistemidir" dedi.
                              "Kolesterolle ilgili bilimsel gerçekler" başlığı altında Hyatt Otel’de düzenlenen basın toplantısında konuşan Aydın, kolesterolü ortalamanın altında olanların başka hastalıklara çok daha fazla yakalandıkları yönünde birçok araştırma olduğunu, ancak bu araştırmaların birtakım insanlara ticari açıdan bir şey kazandırmadığını, bu yüzden de ibrenin kolesterol karşıtı kampanya yürütenlerin lehine olduğunu savundu.
                              Ortada çok büyük bir rant olduğunu ifade eden Aydın, şunları kaydetti:
                              "1960’lara, 70’lere kadar tıp safiyane amaçlarla yapılıyordu. 40 yıldır ise ilaç tüketimine dayalı bir anlayış ve sistem geliştiriliyor. İlaç sanayi, hastalığı değil, belirtilerini yok edecek ilaçlara yöneliyor. Mesela başınız ağrıyorsa onun gerçek nedenini öğrenmeyi değil, ağrısını dindirecek ilaçlar vermeyi öneriyor tıp. Hastalar bu ilaçları kullanır ve ağrıları yıllarca devam eder. Sanayinin de aradığı budur. Kolesterol ilacı kullanmak da tam bir abonelik sistemidir. 40 yıl kullanırsınız."

                              Konuya ilişkin rant meselesini görmeyenlerin kavganın nedenini anlayamayacağını vurgulayan Aydın, sözlerine şöyle devam etti:
                              "Araştırmaların yüzde 90’ı, ilaç firmaları tarafından yapılıyor. Yani tedaviye değil, önleme yönelik. Vücutta mikropsuz bir iltihap vardır. Vücut bunu kolesterol ile tamir etmeye çalıştığı için kolesterol oranını yükseltir. Yani oradaki kolesterol tamir materyalidir. Bu, bir yangın mahallindeki itfaiyeyi görüp de ’İtfaiye yangın çıkarıyor’ demeye benziyor. Çünkü bundan büyük paralar kazanılıyor."

                              -Prof. Dr. Karatay: Kolesterol damarları tıkamaz.
                              İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalları Öğretim Üyesi Canan Efendigil Karatay da "Kolesterol damarları tıkamaz. Damarları tıkayan kolesterol değil, kan pıhtısıdır. Kanın pıhtılaşmasının en önemli sebeplerinden biri de insülin hormonudur" dedi.
                              Toplantıya katılan diğer hocalarla birlikte kendisinin de aylarca "En Çok Satanlar" listesinde yer almış kitaplarının olduğunu belirten Karatay, "Bizim için ’Boşuna konuşuluyor’ deniyor. Biz boşuna konuşmuyoruz. Sayfalarca olan bu kitapları yazmak kolay değil. Buradan belirtmek istiyorum ki, hiç birimiz boş hocalar değiliz. Hepimiz kitap yazmış insanlarız ve halkımızın sağlığı için yapıyoruz bunları" diye konuştu.
                              Yiyeceklerin kolesterolü yükselttiğine ilişkin iddiaların yersiz olduğunu vurgulayan Karatay, şunları kaydetti:
                              "Senelerden beri ispat edilmiştir ki hiçbir yiyecek kan kolesterolünü yükseltmez. Bunu bilmemek demek bilime kapalı olmak demektir. Mesela inekler yeşillik yer ama sütleri yağlıdır. İnekler yağlı bir şey mi yiyor? Demek ki yalnızca yeşillik bile yense, insan vücudu da hayvan vücudu da yağı üretir, çünkü ihtiyacı vardır. Trans yağlar dışındaki her türlü yağa vücudun ihtiyacı vardır."

                              Sağlık ocaklarındaki aile hekimlerinin hiçbir teşhise ihtiyaç duymadan şakır şakır kolesterol ilacı yazdığını vurgulayan Karatay, şöyle devam etti:
                              "Kolesterolün yüksek olması demek, ilaçların verilmesi demek değildir. İşte biz buna karşıyız. Bir çok yan etkileri var bunların. Kolesterolün kendisi bizatihi masumdur. Vücutta bazı şeyleri düzeltmek için yükselir. Dolayısıyla kolesterolü ilaçla düşürmeye çalışmak anlamsızdır."

                              Toplantı sonunda basın mensuplarının sorularını da cevaplayan katılımcılardan Prof. Dr. Aydın, Prof. Dr. Bingür Sönmez’in kendileri hakkında basın yoluyla suç duyurusunda bulunduğunun hatırlatılması üzerine, "Biz de buradan suç duyurusunda bulunuyoruz" dedi.

                              Yorum yap

                              Hazırlanıyor...
                              X