Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Diyabet, Diabet, Şeker hastalığı, diyabet, diyabet belirtileri

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • #46

    Yorum yap


    • #47
      Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi karaciğerin metabolik haritası çözdü!

      Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi karaciğerin metabolik haritasını çözdü


      BOSTON - Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi, karaciğer dokusunda metabolizmayı bozarak diyabete yol açan mekanizmanın protein değil ‘yağlar tarafından kontrol edildiği sonucunu ortaya çıkararak’ bu alandaki yerleşik görüşü sarsan yeni bir tedavi yaklaşımına ön ayak olacak önemli bir buluşa imza attı.

      Şişmanlık ve diyabetin tedavisine yönelik çalışmalarıyla tanınan Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, şişmanlık ve diyabette karaciğerin rolüne ilişkin yağ ve kalsiyum metabolizması üzerinde şaşırtıcı buluşlar yaptı. Ortaya çıkarılan bu yeni mekanizmalara deneysel ortamda yapılan genetik müdahaleler sonucu insülin direnci ve şeker hastalığı geri döndürülebiliyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, bütün dünyada büyük bir hızla yayılan şişmanlık, diyabet ve karaciğer yağlanması probleminde böyle temel bir bozukluğun ortaya çıkarılmasının yepyeni tedavi olanakları sunabileceğini belirtti. Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi, bu heyecan verici çalışmalarını dünyanın en saygın bilim dergisi 'Nature' Mayıs sayısında yayınlayarak bilim camiasına duyurdu.
      Pek çok önemli çalışmaya imza attı

      Hotamışlıgil Laboratuvarı’nda daha önce yapılan çalışmalar, şişmanlık ve diyabet gibi metabolik hastalıklarda kronik iltihabi değişikliklerin anahtar bir mekanizma teşkil ettiğini ortaya çıkarmış ve bu hastalıklara yaklaşımda yeni bir alan açmıştı. Bunun akabinde Prof. Dr. Hotamışlıgil, hem deney hayvanlarında hem de şişman ve diyabeti bulunan insanlarda karaciğer ve yağ hücrelerinde “endoplazmik retikulum” (kısaca ER) adı verilen yapıda stres ortaya çıktığını keşfetmiş ve bu stresin giderilmesinde kullanılabilecek kimyasal maddeleri belirleyerek, hem deneysel ortamda hem de insanlarda çarpıcı tedavi edici etkilerini göstermişti.
      Çalışma ‘Nature’ dergisinde yayınlandı
      Prof. Dr. Hotamışlıgil’in bu buluşuna kadar endoplazmik retikulum sadece hücrede protein sentezini, sentezlenen proteinlerin kalitesini ve trafiğini kontrol eden, bir üretim tesisi gibi çalışan bir sistem olarak biliniyordu. Bu karmaşık sistemin ve ER’ın metabolizmanın kontrolündeki rolü bilinmiyordu. Dolayısıyla, bu önemli organelin şişmanlık ve diyabette neden hatalı çalışmaya başladığı sorusu da hem bilim camiası hem de Prof. Dr. Hotamışlıgil için gizemli bir konu idi. “Nature” dergisinde yayınlanan bu yeni çalışmayla, bilimadamları hem bu büyük sırrı çözmüş oldular, hem de karaciğerin metabolik haritasını gün ışığına çıkardılar.

      Hotamışlıgil ve öğrencisi Dr. Fu, bu sırrı çözebilmek için önce hastalıklı karaciğer dokularından endoplazmik retikulumu saflaştıracak bir yöntem geliştirdiler ve daha sonra bu yapının tüm protein ve yağ haritasını sistematik olarak ortaya çıkardılar. Hotamışlıgil Laboratuvarı, bu haritayı ortaya çıkarabilmek için binlerce protein ve yağ molekülünü sağlıklı ve hasta karaciğer dokusunda tarayarak birer birer inceledi. Elde ettikleri sonuçları “büyük bir sürpriz” olarak değerlendiren Prof. Dr. Hotamışlıgil, şişmanlığın herkesin tahmin ettiğinin tam tersi olarak karaciğer dokusunda protein üretiminden yağ üretimine dönüşü tetiklediğini ve bu organdaki endoplazmik retikulumun normal çalışmasının bu şekilde bozulduğunu gösterdiklerini belirtti.
      Yağların metabolizmadaki yeri
      Karaciğer dokusunda binlerce yağ ve protein molekülünü inceleyen ekip, yağların arasında iki molekülde şişmanlığa bağlı çarpıcı bir anormallik tespit etti. Posfatidil-kolin (PC) ve posfatidil-etanoamine (PE) isimli bu yağların ER cidarının mimarisi üzerinde çok önemli etkileri olduğunu belirten Prof. Dr. Hotamışlıgil, tespit ettikleri bu değişimlerin organel fonksiyonunu bozabileceği hipotezine ulaştıklarını ve akabinde bunu ispat ettiklerini belirtti.
      Karmaşık yolaklar söz konusu

      Endoplazmik retikulumu hücre içinde çok çetin ve karmaşık yollarda seyreden 12 silindirli bir yarış arabasının motoruna benzeten Prof. Dr. Hotamışlıgil, şu bilgileri Verdi: “Bu motorun performansı için sadece çok miktarda enerji değil aynı zamanda kalsiyum kullanımı gerekiyor ve hücrenin benzini olan enerji kaynaklarının yanı sıra organel içerisine yüksek miktarda kalsiyum aktarılması da gerekiyor. Kalsiyum hücre içindeki depolardan endoplazmik retikulumu oluşturan tüplere özel kanallar aracılığıyla aktif olarak taşınıyor ve bu fonksiyonun gerçekleşebilmesi için de bu tüplerin cidarındaki yağların belli bir oranda olması gerekiyor. Şişman karaciğer dokusunda meydana gelen değişiklikler, bu tüplerden kalsiyum kaçağına sebep veriyor ve neticede organ fonksiyonunu bozarak diyabet oluşmasına zemin hazırlıyor. Ekip olarak bu kaçağa sebep olan mekanizmanın yağlar içindeki değişiklikler nedeniyle oluştuğunu ve düzeltilebileceğini ortaya çıkararak büyük probleme önemli bir çözüm getirdik.”
      Yeni genetik modeller geliştiriliyor

      Bu mekanizmanın şeker hastalığı ve karaciğer yağlanmasındaki rolünü ortaya çıkarmak için Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi iki değişik strateji geliştiriyorlar. Bunlardan birincisinde şişmanlık sırasında yağlarda tespit ettikleri bozukluklardan sorumlu PEMT ismindeki enzimin aktivitesini karaciğer dokusunda ortadan kaldıracak bir genetik müdahale geliştiriyorlar ve bu müdahale sonucunda hem kalsiyum kaçaklarını önlüyor hem de diyabeti ortadan kaldırıyorlar. İkincisinde ise endoplazmik retikuluma kalsiyum aktaran en önemli kanal olan SERCA isimli bir molekülün karaciğerdeki miktarını bir gen tedavisi yöntemiyle yükselterek organele kalsiyum girişini düzeltiyorlar. Bu girişimde, deneysel ortamda, hem şişman dokudaki ER stresini ortadan kaldırdıklarını hem de diyabet ve karaciğer yağlanmasını düzelterek bu hastalıkları etkin bir şekilde tedavi ettiklerini gösteriyorlar.
      Bu çalışmanın sonunda, Prof. Dr. Hotamışlıgil ve ekibi, karaciğer dokusunda metabolizmayı bozarak diyabete yol açan mekanizmanın protein değil “yağlar tarafından kontrol edildiği sonucunu ortaya çıkararak” bu sahada birçok yerleşik görüşü sarsan ve yepyeni tedavi yaklaşımına ön ayak olacak çok önemli bir buluşa imza attılar. Prof. Dr. Hotamışlıgil, çalışmalarının, geliştirdikleri yöntemlerle şimdi şişmanlıkta fonksiyonu bozulan diğer dokulara yöneldiğini, bu araştırmalar sonucunda vücut metabolizmasının en ayrıntılı haritasının ortaya çıkarılacağını ve en etkin tedavi yöntemlerine ışık tutulacağını belirtiyor.

      Prof. Dr. Hotamışlıgil, bu önemli çalışmada yer alan tüm çalışma arkadaşlarının, Dr. Alexander Ivanov ve Dr. Steve Watkins’in katkılarının takdir edilmesi gerektiğinin ve özellikle Dr. Fu’nun fedakarlıklarla gerçekleştirdiği çalışmaların bu buluştaki hayati yerinin altını çiziyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, halen Harvard Üniversitesi’nde, JS Simmons Genetik ve Metabolizma Profesörü ve Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı olarak görevini sürdürüyor. Şimdiye dek pek çok bilim insanı yetiştiren ve çok sayıda Türk öğrenciyi de laboratuvarına kabul ederek kariyerlerine hazırlayan Prof. Dr. Hotamışlıgil, metabolik hastalıklar konusunda dünyanın en önde gelen bilim insanlarından biri olarak görülüyor.Pek çok önemli çalışmaya imza attı
      Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, 1986 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Harvard Üniversitesi'nde uzmanlık çalışmalarını tamamlamış ve öğretim üyesi olarak göreve başlamıştır. Genetik ve Metabolizma Profesörü Hotamışlıgil'in Harvard Üniversitesi'nde bir araştırma laboratuvarı bulunmaktadır. Hotamışlıgil, yine bu üniversitede Genetik ve Kompleks Hastalıklar bölümünün başkanlığını yürütmektedir. Vücudun metabolizmasını denetleyen mekanizmaların incelendiği laboratuvarında, genetik bir özelliğin bir hücreden diğerine nakline, ayrıca metabolik dengenin moleküler ve genetik kontrol mekanizmalarına odaklanan biyokimyasal, moleküler ve genetik çalışmalar yapılmakta; insanlardaki metabolik hastalıklarda görülen belli anormalliklerin neden ve çözümleri araştırılmaktadır. Hotamışlıgil'in çalışmaları, günümüzde diyabet, şişmanlık, kalp hastalıkları, karaciğer yağlanması ve astım hastalıklarına yeni yaklaşımların geliştirilmesine yol açmış ve bu hastalıklara karşı hem akademi, hem de endüstride birçok ilaç geliştirme programına temel teşkil etmiştir. Hotamışlıgil'in bu katkıları 2010 yılında Uluslararası Obezite Cemiyeti’nin Wertheimer ve Columbia Üniversitesi’nin Naomie Berrie ödüllerini getirmiştir.
      http://www.hsph.harvard.edu/research/gsh-lab

      Yorum yap


      • #48
        golgi.jpg


        Endoplazmik Retikulum
        Endoplazmik retikulum, 1945 yılında Porter elektron mikroskobu ile yaptığı çalışmalarda,


        hücre sitoplazmasının dantel şeklinde bir ağ manzarası görünümünde olduğunu saptamıştır. Bu ağ yapı hücrenin ektoplazmasında görülmediği için Porter ve arkadaşları buna Endoplazmik retikulum (plazma içi ağı) adını vermişlerdir. Yapılan daha derin çalışmalar endoplazmik retikulum'un sitoplazmada bulunan bir vakuol sistemi olduğu ve bu sistemin bir zarla çevrilmiş bulunduğu saptanmıştır. Endoplazmik
        matriks ise vakuol sisteminin dışında yani vakuoller arasında kalan alanı doldurur.

        Endoplazmik retikulumun
        membranı 50-60 A° kadardır. Kalınlığı hücre zarından az olduğu halde aynı yapıyı gösterir. İki koyu ve arsında açık renk tabakadan yapılmıştır. Bu membran sistemin yüz genişliği bazı dokularda ölçülmüştür.


        1. Çekirdek zarı • 2. Por (gözenek) • 3. Granüllü endoplazmik retikulum • 4.Granülsüz endoplazmik retikulum • 5. Ribozom • 6. Makromoleküller • 7. Taşınım araçları • 8. Golgi aygıtı • 9. Golginin cis tarafı • 10. Golginin trans tarafı • 11. Golginin sisternası


        Hücre sitoplazması, sentez işlevlerinin yürütülmesinde çok büyük bir önemi olan ve endoplazmik retikulum (ER) denen kanalcıklar ve borucuklarla donatılmıştır (endo = Yunanca iç; retikulum = Latince küçük ağ demektir). Bu sisteme
        "Ergastoplazma" da denir. Kanalcıklar (sisternalar) ve borucuklar çekirdek zarının hücre zarına kadar çeşitli şekillerde uzamasıyla meydana gelmiştir. Bu ince borucukların çeperi 5-6 nm. kalınlığındaki zar biriminden yapılmıştır; lümenlerinin çapı en azından 50 nm.'dir. Kanallar (sisternalar) hücre içi madde dağıtımını ve taşınımını, hücrede asidik ve bazik tepkimelerin birbirini etkilemeden bir çeşit odacıklar içinde oluşmasını ve hücrenin mekanik etkilere karşı daha dayanıklı olmasını sağlar. Dolayısıyla borucukların lümeni, çekirdek porlarına doğrudan açılır. Bununla beraber ER'un iç ve dış zarı, çekirdeğin iç ve dış zarına bağlanmış, dolayısıyla ER ve çekirdek zar arası boşlukları ağızlaşmıştır. Bu nedenle çekirdekle yakından ilişkisi vardır. Her hücrenin endoplazmik retikuler sistemi kendine özgüdür. Kanalcıklar sistemi sabit değildir, gelişim ve işlev durumuna göre yapışı hızla değişebilir. Hücre bulunurken kaybolur, daha sonra yeniden oluşur. Hücre yaşlandıkça ER'un işlevleri ve kanalcıkların birbiriyle ilişkisi azalır, iki tip endoplazmik retikulum ayırt edilir.

        Granüllü (Tanecikli) endoplazmik retikulum

        Özellikle


        protein sentezi yapan hücrelerde iyi görülür. Çünkü protein sentezi, çoğunluk ER'un borucuk ve kanalcıklannın dış yüzüne bağlanmış ribozomlarda gerçekleştirilir. Bu nedenle protein sentezlenen kısımları tanecikli görülür. Fakat ribozomların ER'a bağlanma zorunluluğu yoktur. Bakterilerde ER bulunmamasına karşın, ribozomca zengindirler. ER diğer maddeleri de sentezlemektedir (örneğin, yağ).

        Granülsüz (Düz) endoplazmik retikulum
        Daha çok yağ sentezi yapan hücrelerde, özellikle steroyit hormonları sentezleyen endokrin bezlerde bulunur. Kural olarak ribozom içermezler. Fakat düz ER sistem ile granüllü ER sistem arasında belirgin yapısal bir fark yoktur. Bu sentezleri yapan enzimleri, ER sistemin zarlarından ayırmak mümkün olmamıştır.

        Yorum yap


        • #49

          Yorum yap


          • #50

            Yorum yap


            • #51

              Yorum yap


              • #52
                Diyabet, cinsel sağlığı olumsuz etkiliyor


                Görsel Sorunlular İçin


                İSTANBUL (İHA) - Diyabette uzun bir süre kan şekerinin yüksek olması, büyük ve küçük damarlar ile sinirleri tahrip ediyor ve bu tahribat hangi organda ise ona ait sorunlar görülüyor.


                Diyabetin cinsel sağlık üzerinde oluşturduğu bu etki, kadınlarda vajinal kuruluk, cinsel isteksizlik ve enfeksiyonlara neden olurken, erkeklerde daha çok impotans yani cinsel güçsüzlüğe yol açıyor.


                Daha çok kalıtım ve hormonsal bozukluklarla ortaya çıkan ve önemli bir sağlık sorunu olan diyabetin görülme sıklığı giderek artıyor. Özellikle son yıllarda kalorili, şekerli ve yağlı yiyeceklerin fazla tüketilmesi bu artıştaki en önemli neden olarak gösteriliyor. Uzun yıllar kontrol edilmeden devam eden diyabette diğer komplikasyonlara paralel olarak cinsel sorunlar da gelişebiliyor. Ancak diyabetin yarattığı cinsel sorunların yaşam kalitesini düşürmesine izin vermemek mümkün. Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, diyabette cinsel sağlığı korumanın yolları ve yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi. Tip 1 veya Tip 2 diyabetin kadınlarda seksüel hayatı fiziksel olduğu kadar ruhsal açıdan da etkilediğini ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, "Diyabette libido ve cinsel fonksiyonun her ikisi birden etkilenebilir. Özellikle diyabetin neden olduğu kilo artışı başta olmak üzere bir takım fiziksel değişikliklerin kadınların cinsel hayatında bir takım olumsuzluklar yarattığı söylenebilir" dedi.


                Ancak bu sorunların büyük çoğunluğunun basit önlemler veya tedavilerle düzeltilebildiğini kaydeden Yılmaz, "Özellikle iyi glisemi ayarı, bunun gibi birçok sorunu ortadan kaldırıyor. Bizim toplumumuzda kadınlarda diyabetin cinsel sağlık üzerine olan etkisi, erektil disfonksiyon yani sertleşme güçlüğü yaşayan erkeklere göre daha az dile getirilmekte ve irdelenmekte olmasına rağmen sorun hiç de azımsanacak ölçüde değildir" diye konuştu.


                Diyabetin kadınlarda en sık neden olduğu cinsel sorunlardan bahseden Prof. Dr. Yılmaz, "Diyabetin kadınların cinsel sağlığı üzerinde yarattığı en önemli etki, enfeksiyonlardır. Vajinal enfeksiyonlar ve üriner sistem enfeksiyonlarına diyabetik kadınlarda, özellikle kan şekerinin yüksek olduğu dönemlerde daha sık rastlanıyor. Vajinal enfeksiyonlar, sıklıkla mantar enfeksiyonları kaşıntı, akıntı ve cinsel ilişki sırasında ağrıya neden olmakta fakat tedaviye iyi yanıt vermektedirler" şeklinde konuştu. Bir diğer önemli sorunun da vajinal kuruluk olduğunu belirten Yılmaz, "Nöropati bazı kadınlarda cinsel ilişkiyi ağrılı kılıyor ve isteği azaltıyor. Diyabetik kadınlardaki gebe kalma korkusu da cinsel isteksizlik meydana getiren bir diğer neden. Bir de kan şekerinin yüksek düzeyde olması kadınların enerjisinin azalmasına, kadının kendisini sürekli yorgun ve halsiz hissetmesine neden oluyor ve bu durum da cinsel aktiviteyi zorlaştırıyor" dedi.


                NE TÜR TEDBİRLER ALINABİLİR


                İdrar yolu enfeksiyonları idrarda bulanıklık, kanlı idrar, yanma hissi ve sık idrara çıkma gibi belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden bir jinekoloğa baş vurmak ve enfeksiyonu tedavi etmek gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Yılmaz, "Vajinal kurulukta su bazlı kayganlaştırıcıların kullanılması kuruluğun giderilmesinde etkili olur. Ayrıca hormon replasmanları veya hormonal kremler özellikle menapoz dönemindeki kadınlarda libidonun arttırılması, vajinal elastikiyeti ve kayganlığı düzeltmekte rol oynar. Kadınların bu sorunların üzerine gitmeleri ve basit önlemlerle giderilecek sorunların, cinsel yaşamlarını olumsuz etkilemesine izin vermemeleri gerekir" tavsiyesinde bulundu.


                Diyabetin erkekler üzerindeki komplikasyonlarına da değinen Yılmaz, "Bunlar arasında en az tartışılan ve diyabetik erkeklerin hekime başvuru nedenleri arasında hemen hemen en son sıralarda yer alan sorun ise cinsel organ sertleşmesindeki yetersizlik yani iktidarsızlık. Bu sorunun tıp dilindeki karşılığı 'impotans veya erektil disfonksiyon'. Diyabetik olmayan bireylerde de ilerleyen yaşla beraber cinsel aktivitede bir yavaşlama olduğunu belirten uzmanlara göre, tüm impotans nedenlerinin yüzde 40'ının nedenini diyabet oluşturuyor" dedi. Diyabetli bireylerde impotans sıklığının da arttığını ifade eden Yılmaz, "Örneğin tüm diyabetli erkeklerin yaklaşık üçte birinde impotans yakınması vardır. İmpotans sıklığı yaş ilerledikçe, artış gösterir. Örneğin 50 yaşını aşmış diyabetik erkeklerin yarısında, 70 yaşının üzerindekilerin yüzde 70'inde impotans görülür" diye konuştu. Prof. Dr. Yılmaz, diyabetiklerde impotansın bu kadar sık görülmesinin nedenleri ise şöyle açıkladı:


                "Öncelikle belirtmek gerekir ki hekimlere başvuran impotanslıların üçte birinde, nedenin tamamen psikolojik olduğu saptanmıştır. Çoğu zaman diyabetin impotansa neden olma olasılığının yüksek olduğunun bilinmesi, kişiyi hiç bir organik neden yokken bile psikolojik olarak olumsuz etkileyerek, cinsel ilişkide sorunlara yol açabilmektedir. Penisteki sertleşme, bireyin psikolojisiyle çok yakından ilişkilidir. Stresin yoğun olduğu veya dikkatin başka alanlarda çok yoğunlaştığı zamanlarda sertleşme gerçekleşmeyecek veya bir cinsel ilişkiyi sürdürecek süre ve düzeyde olamayacaktır. Psikolojik faktörler dışında kontrolsüz diyabetin neden olduğu yaygın damar ve sinir hasarı, vücuttaki tüm organlar gibi cinsel organları da etkiler. Damar sisteminin bozulması sonucu, sertleşmede en önemli faktörlerden biri olan penise kan akımının gelmesi engellenir. Bundan başka sinir sisteminde gelişebilecek bir harabiyet sonrası damarlar penise yeterli kan getirse bile, bu kanın penis içinde hapsedilerek sertleşmenin devamını sağlayamaz".


                SORUN ORGANİK YA DA PSİKOLOJİK KÖKENLİ OLABİLİR


                Diyabetik bireylerdeki impotansın temel nedenini, kan şekerinin kontrol altında tutulmamasına bağlı gelişen penis damarlarında ve penisin sinir sistemindeki bu gibi hasara bağlayan Yılmaz, "Biz buna organik impotans diyoruz. Yapılması gereken ilk şey, sorunun psikolojik veya organik olup olmadığının ayırt edilmesidir. Bunu tespit etmek de bir hayli basittir. Diyabeti olsun veya olmasın organik bir sorunu olmayan tüm erkeklerde, gece özellikle sabaha karşı uykuda kendiliğinden sertleşmeler gerçekleşir. Gecede yaklaşık 4 - 5 defa oluşan bu sertleşmeler, psikolojik nedenli impotanslarda kaybolmamıştır. Birey, cinsel ilişki sırasında yetersizlikten yakındığı halde, gece oluşan bu sertleşmelerde herhangi bir sorun yoksa, olayın tamamen psikolojik olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu gece sertleşmeleri kaybolmuşsa impotansın organik kaynaklı olduğu düşünülmelidir" şeklinde konuştu. Organik kaynaklı olan impotanslarda sorunun, hormonal düzensizliklerden mi, penis damarlarından veya sinirlerinden mi, yoksa her ikisinin de ortak etki göstermesinden mi ileri geldiğinin yapılan bazı tetkiklerle kolayca anlaşılabildiğini ifade eden Prof. Yılmaz, "Bunu belirlemek, uygulanacak tedavi için de büyük önem taşıyor. Bunların dışında yüksek tansiyon, mide ülseri, bulantı-kusma, kan yağlarındaki yüksekliği düzeltmek ve depresyon veya hipertansiyon tedavisi için kullanılan bazı ilaçların ve alkolün de sertleşme sorununa ve cinsel güçsüzlüğe neden olacağı göz önünde bulundurulmalıdır" dedi.


                Diyabetlilerde impotans tedavisi için üç seçenek olduğunu bildiren Prof. Dr. Yılmaz, şunları söyledi:


                "Yalnızca psikolojik faktörleri düzeltmek ve impotansa neden olabilecek ilaçları kesmek, bu seçeneklerin başında geliyor. İkinci sırada ise ilaç tedavisi var. Cinsel ilişki öncesi, penis içine ereksiyonu sağlayan ve devam ettiren maddeler enjekte edilmesi, erektil disfonksiyon tedavisinde önemli bir basamaktır. Bu ilaçlar ilişkiden yaklaşık 30 dakika önce yapılırsa etkisini 30 ile 45 dakika devam ettirebilmektedir. Bu ilaçların tek sakıncası ise enjeksiyon için kullanılan bazı preparatların, penis dokularında bozukluklar yapabilmesi ve bazen ereksiyonun istenmeyecek kadar uzun sürmesidir. Son yıllarda cinsel ilişkiden yarım saat önce alınması halinde, etki gösteren tabletler ülkemizde de yaygın olarak kullanılıyor. Ancak bu ilaçların özellikle diyabetik hastalardaki etkinliği ve olumsuz etkileri henüz net olarak aydınlatılmış değil".

                Diyabetten kaynaklanan cinsel ilişki güçlüğü ve sertleşme sorunu tedavisindeki son seçenekte ise cerrahi yöntemlerin yer aldığını ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı:


                "İlaç tedavisinden cevap alınamayan kişilerde uygulanan bu tedavi, penis içine cerrahi operasyonla, cinsel ilişkiyi sürdürebilecek sertliği gerçekleştiren protez yerleştirilmesi esasına dayanıyor. Bu protezler ise çok basit, fleksibl bir yapıda olabileceği gibi gereğinde tıpkı ereksiyonu taklit eder gibi, yalnızca cinsel ilişki sırasında penisi sertleştirme özelliği gösteren nitelikte de olabiliyor".

                Yorum yap


                • #53

                  Yorum yap


                  • #54

                    Yorum yap


                    • #55

                      Yorum yap


                      • #56

                        Yorum yap


                        • #57

                          Yorum yap


                          • #58

                            Yorum yap


                            • #59

                              Yorum yap


                              • #60

                                Yorum yap

                                Hazırlanıyor...
                                X