Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Diyabet, Diabet, Şeker hastalığı, diyabet, diyabet belirtileri

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • #16
    genç tipi şekerde ne öneriyorsunuz



    Yorum yap


    • #17
      Şeker Yiyen Çocuklar...

      Tip 2 Diyabet pankreas organının bir tükenme hastalığıdır. Geçmişte bu hastalık yaşlılarda görülürdü. Ama artık aşırı şeker tüketimine bağlı olarak 12 yaşındaki çocuklarda bile şeker hastalığı oluşuyor. Oysa sağlıklı beslenmenin temel taşlarından biri şekere hiç yer vermemektir. Şeker tamamen bir damak alışkanlığıdır!

      Hocam, çocuklar ne kadar meyve ve şeker tüketmeli? Biz yetişkinler için günde 8 kesme şekeri ya da 200 gram çok şekerli meyve sınırı getirmiştiniz. Onlar için de sınır var mı?
      Bir kere illa şeker yiyeceksek bunu olabildiğince meyve ve baldan almalıyız. Öncelikle bunu vurgulamakta yarar var. Onun dışında küçük bebekler hariç, 4-5 yaşından itibaren erişkinlerde uyguladığımız sınırı çocuklar
      için
      de uygulayabiliriz. Burada "Çocuk bedeni erişkinden 5 kat daha küçük olduğu halde nasıl oluyor bu?" diye bir soru gelebilir aklınıza. Çünkü çocuk çok hareketli olduğu için aldığı şekeri o anda enerji olarak daha fazla oranda tüketebilir.
      Tam da bu yüzden çocukların enerjiye daha fazla ihtiyacı var diye, bol bol meyve ve hatta şeker yemeleri doğru gibi kabul ediliyor oysa...
      Bu asla doğru değil. Taş devri döneminde insanlar hayvan avlıyor ve bitki topluyor. Şeker sadece meyvede var. Meyve ise esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır.
      İnsan
      eli ne kadar fazla değmişse bir besin maddesine, o oranda zararlı hale geliyor. O dönemlerde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe insanoğlu şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Günümüzde kan şekeri ortalama 90 ve 100'lerde. 100 zaten şeker hastalığı sınırı. Yani biz tehlikeli bir şekilde sınırda dolaşıyoruz. Biliyorsunuz, iki türlü şeker hastalığı var. Bir doğumsal, genetik özelliklerle alâkalı Tip 1 Diyabet. Bir de sonradan edinilen Tip 2 Diyabet. Tip 2 Diyabet pankreas organının bir tükenme hastalığıdır. Geçmişte bu hastalık yaşlılarda görülürdü. Ama artık aşırı şeker tüketimine bağlı olarak 12 yaşındaki çocuklarda bile pankreas tükenebiliyor ve şeker hastalığı oluşuyor. Oysa sağlıklı beslenmenin temel taşlarından biri şekere hiç yer vermemektir. Şeker tamamen bir damak alışkanlığıdır...
      Çocuk şeker yeme tercihini meyve ve bal lehine kullanmalı dediniz...
      Evet. Ama günde sekiz kesme şekeri kadar şeker dedik ya, kahvaltıda yediği bir tatlı kaşığı bal da bu hesaba dahil edilmeli... Biz kahvaltıda bir tatlı kaşık balı özellikle öneriyoruz. Çünkü çok iyi bir antioksidan. Bu yüzden kalkıp da çayımıza şeker koyacağımıza bir milyon kere balı tercih etmeliyiz. Baldaki bir tatlı kaşığı sınırı ise çok fruktoz içermesi yüzünden... Daha önce fruktozun zararlarını anlatmıştık. Damar sertliğine, kalp hastalığına
      yol
      açıyor. Balın ise şekerinin neredeyse tümü fruktozdur. Bal az miktarda da aynı faydalı etkiyi gösterdiği için bir tatlı kaşığından fazlası yedirilmemeli çocuğa. Tabii yetişkinler için de geçerli bu sınır.

      YEREL ÜRET, YEREL TÜKET!
      Peki sabah bir tatlı kaşığı bal yediyse çocuk, o günkü meyve ve şeker hakkından ne kadarını düşmeliyiz?
      Günlük meyve hakkından üçte bir oranında düşmemiz gerekiyor. Mesala elma, portakal, şeftali, armut gibi orta şekerli meyvelerden 300 gram yeme hakkı olduğuna göre, bunu üçte bir oranında düşürmemiz gerekiyor. Yani geriye 200 gram meyve hakkı kalıyor. Bu hak da iri bir şeftali, iki küçük elma kadardır. Çok şekerli meyvelerden ise orta boy bir muz ya da bir küçük salkım üzümdür. Bir tatlı kaşığı bal, yaklaşık 7-8 gramdır. Aşağı yukarı bir kesme şekeri 4 gram olduğuna göre, 2 kesme şekeri kadar ediyor. Ama bu miktar günlük 8 kesme şeker ölçüsünün 4'te biri olduğu halde, bal fruktoz ağırlıklı olduğu için günlük şeker miktarından 3'te 1 oranında düşüş yapmalıyız.
      Peki hocam çocuklara özellikle hangi meyveyi önerirsiniz?
      Öyle tek bir meyve yok. Ama mutlaka yörenin meyvesi olmalı. Çünkü biyolojik bir ortamda yaşıyoruz. Şu anda İstanbul'da olduğumuza göre biz Marmara, Trakya insanıyız. Biyolojik çevremizde yetişen meyve ve sebze neyse bize en uygun gelen de odur. Yani mesela Bursa yöresinde yetişen şeftali Marmara Bölgesi insanı için bulunmaz bir mevyedir. Çünkü biz bu biyolojik ortamın insanıyız ve şeftali de bu biyolojik ortamın meyvesi. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu'nun Avrupa ülkelerinde uyguladığı CİNDY Projesi var. Bu projenin açılımı, Kronik Hastalıklara Karşı Korunma Projesi. Projenin temeli ise, "Yerel üret yerel tüket" cümlesiyle özetlenebilir. Burada birkaç tane üstünlük ortaya çıkıyor. Biri, aynı biyolojik ortamın üstünlüğü. İkincisi, nakil mesafeleri kısalacağı için meyvenin dalında olgunlaşmasına fırsat verilmiş olması. Halbuki Güney Amerika'dan ithal edilen muz, ham, yemyeşil bir şekilde toplanıyor ve gemi ambarlarında olgunlaşıyor. Güneş altında, dalında olgunlaşan bir meyve mi makbuldür yoksa gemi ambarında mı? Elbette dalında olgunlaşan. Çünkü ancak dalında olgunlaşmış bir meyve, o meyveden almak istediğimiz antioksidan, vitamin ve minerallere sahiptir. Üçüncü üstünlük de, bugün dünyada kullanılan tüm enerjinin yaklaşık yüzde 7'si gıda nakline harcanmaktadır. Bunun atmosferimize sağladığı karbondioksit ayak izini bir düşünün lütfen!
      Bir çocuk ne kadar şeker ve meyve yemeli? Hocam, ilk günkü söyleşimizde yetişkinler için vermiştik ama madem çocuklar da aynı miktarda şeker veya meyve yiyebilir dediniz, kısaca bir kez daha tekrarlayabilir miyiz? Meyve ve şekerde sağlık sınırı nedir?
      Meyveleri, az şekerli, çok şekerli ve orta şekerli diye kabaca üçe bölmemiz mümkün. İlkbahar meyveleri, kiraz, vişne, erik ve bir dereceye kadar kayısı az şekerli meyveler arasına giriyor ve başka hiç şeker tüketmediğimiz takdirde, günde 400 gram bu meyvelerden yiyebiliriz. Elma, armut, şeftali, portakal ve mandalina orta şekerli meyveler sınıfına giriyor. Bunlardan da 300 gram yiyebiliriz. Ama yine çayımıza, kahvemize hiç şeker koymamış, sabah kahvaltıda bal ya da reçel yememiş olmak koşuluyla. Eğer yediysek onları da bu miktardan düşmek gerekir. İncir, muz ve üzüm gibi çok şekerli meyvelerden ise günde en fazla 200 gram yiyebiliriz. Yani yaklaşık olarak 3-4 incir, bir muz gibi...
      Peki ya karpuz ve kavun?
      Karpuz az şekerli meyve sınıfına giriyor. Kavun da az şekerli ile orta şekerli arasında... Karpuz da kavun da bir dilim yenmelidir. Ama ben hiç bir dilim karpuz yiyen insan görmedim şimdiye kadar. Bir kilodan aşağı kimse yemiyor. Halbuki en fazla 400 gram yenmelidir. Bir dilim karpuz ise aşağı yukarı 400 gram. Bundan fazlası sağlığa zararlı! Çocuk için de erişkin için de...

      Yorum yap


      • #18
        Şeker, mutlu değil agresif yapar

        Hani şeker ya da tatlı mutlu yapar diye bir düşünce var ya, aksine agresif yapar! Bu bilimsel olarak kanıtlandı. Amerika’da yapılan yetimhane çalışmalarında, çocukların şeker yediklerinde daha agresif oldukları saptandı. Aynı çalışma hapishanelerde yetişkinler üzerinde yapıldığında da benzer sonuçlar görüldü...
        * Hocam, şekerin ne kadar zararlı olduğunu konuştuk. Peki ya kolalı, gazlı içecekler?
        Bu tamamen ayrı bir konu. Gazlı içeceklerin içinde çoğunlukla tatlandırıcı olarak mısır şurubu kullanıldığından, mısır şurubu da daha fazla fruktoz içerdiğinden, daha fazla şişmanlatıyor. Bu yüzden bütün gazlı içecekler, bütün meyve suları fayda değil zarar verir.
        *Sıkma portakal suyu da mı?
        Elbette! Bir bardak portakal suyu ne kadar portakaldan sıkılıyor? Yarım kilodan! Yarım kilo portakalda yaklaşık 60 gram şeker var. Oysa günde 30 gram şeker sınırını aşmamamız gerekiyordu hatırlarsanız. (Bu konuyu ilk günkü söyleşide ele almıştık.) Gazlı içeceklerin ikinci kusuruna değinmek istiyorum, bir kadının ileriki yaşlarda kemik erimesine maruz kalmaması, 24 yaşına kadar kemiklerine depoladığı kalsiyuma bağlıdır. Bu nedenle 24 yaşına kadar kalsiyumdan zengin beslenilmesi gerekir. Çocuklar, gençler az yağlı süt ve az yağlı yoğurttan yapılmış ayran içeceğine gazlı içecekler içtiğinde, gazlı içecekteki karbondioksit kemikten kalsiyumu söküp idrarla atıyor. Yani biz 24 yaşına kadar kemiklerimizde kalsiyum depolayacağımıza, kemiklerimizi süngerleştiriyoruz. Ayrıca bir kutu meşrubat 35 gram şeker içeriyor. Hani bizim sınırımız bir günde 30 gramdı? Yani bir çocuk bir kutu meşrubat içtiğinde o gün hiç meyve ve bal yeme hakkı kalmıyor. Hangisini tüketmesi daha akılcıl? İşte bu nedenle Kaliforniya’da okullarda meşrubat satışı yasaklandı. Hem obezite hem de kemik erimesi nedeniyle...
        Kanser hücresi de şekerle besleniyor
        Bu arada şekerin ne kadar zararlı bir gıda olduğuna ilişkin bir noktanın daha altını çizmek istiyorum. Kanser hücresi bile şekerle besleniyor. Bu yüzden özellikle kemoterapi gören hastalar asla şeker yememeli.
        * Peki ya çikolata? O da zararlı mı? Ben bile her gün yemeden duramıyorum neredeyse?
        Kakao çok önemli bir antioksidandır. Ama ne yazık ki, çikolotaya döndüğü anda kakaonun antioksidan özelliğinin, yani bize yararlı olan özelliğinin yok olmasının yanısıra şekerin zararlı etkisi de içine katılmış oluyor. Ben asla hiç yemeyin ya da çocuğunuza yedirmeyin demiyorum. Ama yediğiniz zaman az yiyin ve çikolatanın içindeki şeker miktarını günlük 30 gramlık şeker miktarından düşün. Bir de bu mantıktan bakıldığında kakao oranı yüksek bitter çikolota yenmesi çok daha uygun olur. Aslında dediğim gibi insanoğlunun 200 gram (çok şekerli)?meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik hesap yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz birtakım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz ama böyle yaptığımızda en azından vücudumuza zarar vermiş olmayız. Yani biraz kafa kullanmak lazım.
        Bir de şöyle bir yanlış var; hani şeker ya da tatlı mutlu yapar diye bir düşünce var ya, aksine agresif yapar. Bu bilimsel olarak da kanıtlandı. Amerika’da yapılan yetimhane çalışmalarında, çocukların şeker yediklerinde daha agresif oldukları saptandı. Aynı çalışma hapishanelerde yetişkinler üzerinde yapıldığında da benzer sonuçlar görüldü. Mahkumlar arasında şeker yenmediğinde daha az kavga çıktığı anlaşıldı.
        * Peki neden?
        Bunun tam olarak kimyasal izahı verilemedi. Ama sonuçlara bakıldığında, şeker yiyen ve yemeyenler arasında belirgin bir davranış farkı ortaya çıktığı bilimsel olarak gösterildi. Ayrıca şeker, diş çürüğünden eklem erimesine kadar kimyasal olarak birçok bulguya neden olabilmekte. Şişmanlatıcı etkisi herkes tarafından biliniyor. Ama ben şekerin bu yan etkilerinin ötesinde özellikle sınav öncesi çok sık yapılan bir hataya değinmek istiyorum. Sınavdan önce anneler çocuklarının sınavı daha başarılı geçsin diye reçel, bal, çikolata gibi tatlı yiyecekler veriyor. Halbuki şekerle karşılaşan vücut zarara uğramamak için hemen çok miktarda insülin salgılayarak şekeri yağa dönüştürüyor ve yağ deposuna atıyor. Fakat bu arada, korkudan vücut gerekli olandan daha fazla insülin salgıladığı için çocuğun tam sınav ortasında kan şekeri düşerek beynine daha az enerji kaynağı glikozun gitmesine neden oluyor. Bu da amaçlananın tam tersine çocuğun sınavda başarısız olmasına yol açıyor.
        Sınavlardan önce tereyağ yenmeli!
        * Öyleyse ne yapmalı?
        Buna karşın çocuğa kan şekerini oldukça yavaş yükselten bir kahvaltı yaptırılabilir. Tam buğday ekmeği, tereyağında pişmiş yumurta, domates, salatalık ve peynirden oluşan bir kahvaltı çocuğun sınav başarısı için çok daha elverişlidir. Burada istisnai olarak tereyağ yenmesine göz yumuyoruz.
        * Hocam tam da benim ağzımdan aldınız. Önceki günkü söyleşimizde, “Terayağ en değerli yağ. Zeytinyağından bile değerli! Çünkü içinde Omega 3 var. Tabii eğer sütünden tereyağ yapılan hayvan merada otla besleniyorsa... Ama aynı zamanda en zehirli yağ. Eğer o hayvan endüstriyel olarak hiç gün ışığı, ot ve yeşillik görmeden besleniyorsa... Maalesef günümüzde uygulandığı gibi. Bugün marketlerden o değerli, sağlıklı yağı bulmak mümkün değil” demiştiniz. Buna rağmen mi?
        Evet. Normalde tereyağından uzak durmak gerekir. Ancak sınav öncesi tereyağ vermemizin sebebi şu; Avrupa’daki çoğu dilde tereyağına adını veren butiric asittir. Bu asit dört karbonlu bir doymuş yağ asididir. Ve vücuda en hızlı enerji sağlayan maddedir. Çiftçiler kışın üşümemek için dışarı çıkmadan önce tereyağ yer. Yani şeker değildir hızlı enerji kaynağı, butiric asit, yani tereyağdır. Çocuğun imtihan öncesi ihtiyacı olduğu için tereyağını öneriyoruz. Yoksa normalde marketlerden aldığımız tereyağını, önceki günlerde anlattığımız gibi başka sakıncaları içerdiği için asla kullanmamak gerekir.
        Bir çocuğa yapılabilecek en büyük günah...
        * Peki ya dondurma?
        Dondurma hem yağlı sütten üretildiği hem de çok şeker içerdiği için iddia edilenin aksine çocuklar için yararlı değildir. Diğer taraftan dondurma ve şekerleme sanayinde kullanılan bazı gıda boyalarının otizme yol açtığı saptandığından Avrupa Birliği’nde, bu tür gıdaların üzerine “Dikkat eksikliğine yol açabilir!” ibaresi yazılmak zorundadır.
        * Ya açık, külahta satılan dondurmalar?
        Açık dondurmalarda ise bakteri bulaşma riski ayrı bir tehlike kaynağıdır.
        * Peki sizin bir öneriniz var mı, nasıl vazgeçirebiliriz çocuğu dondurmadan?
        Alıştırmayarak!
        * İyi ama nasıl? Evde verilmese bile arkadaşlarından etkileniyor...
        Arkadaşlarıyla temas etmeden önce, okul öncesi çağda ne yazık ki anne babalar hamburger dükkanlarına, dondurmaya ve gazlı içeceklere alıştırıyorlar çocuklarını. Çocuk, anne kucağında öğreniyor hataları. Ve ne yazık ki var olan yanlış bilgiler nedeniyle anne iyi bir şey yaptığını düşünerek alıyor dondurmayı. Çünkü, sürekli “Dondurma sağlıklıdır” deniyor. İçindeki süt nedeniyle... Bunlar bilgilenme eksikliği ya da iyi niyetle yapılan hatalar. Ama çocukların geleceğini karartan, onların hastalıklı yetişkinler olmalarına yol açan hatalar... Hataları anne kucağında öğreniyor çocuk dedik ya, bunu demişken, çocuk beslenmesinde yapılan en büyük hatalardan birini bana hatırlatmış oldunuz. Sabah okula gönderirken artık çok az anne kalkıp çocuğuna kahvaltı hazırlıyor. Uygulama genelde, “Al şu 5 lirayı, yolda kendine bir poğaca al” şeklinde. Halbuki sokaktan alınan bu besinle, ki buna besin bile dememek gerekir, çocuk sadece karbonhidrat ve margarin almış oluyor. Bir çocuğa yapılabilecek en büyük günah budur...

        Yorum yap


        • #19
          Akıllı Beslenmenin Matematiği: “Damar tıkayan kolesterol değil, şeker!”

          Gazetelerden kesip buzdolabına astığınız bütün “kibrit kutusu kadar” reçetelerini çöpe atın! Prof.Dr. Kenan Demirkol, A’dan Z’ye akıllı beslenmenin matematiğini anlatıyor... Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!

          Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında “prof.” yazmıyor. “Ben üniversitede hocayım, burada hekim” diyor. Söz bir ara “kronometreli doktorlara” geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, “dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin ederim” diye. Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak Demirkol bir “akıllı beslenme” uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme nedir? İlk aklımıza gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90 arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur? “Kibrit kutusu kadar” reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol’a: “Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz?” diye sorduk. O, şekerle başladı.
          “ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL”
          DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik, aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. ABD’de 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65’i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun kolesterol yüksekliği vardır. Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.
          Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa’da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım” demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.
          “12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR”
          - Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri doğru değil mi?
          - Asla doğru değil.
          - Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?
          - Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker sadece meyvede var. Meyve esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Şimdi 100’lerdeyiz, 120’de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60’lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.
          “KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR”
          - Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu?
          - Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.
          Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker ‘sakaroz’, iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek. Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. İnsülin salgılandığı için bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.
          Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika’da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.
          “MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME”
          - Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek.
          - Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.
          - Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?
          - İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.
          - Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi? Bunu yemeyeceğim, şunu yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?
          “HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ…”
          - Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok keyifli yaşıyorum. Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.
          - Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.
          - Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara “şunu yiyeceksin” diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.
          - Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi. Filler örneğin hastalandığı zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.
          - Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo görüntüsüyle Amerika’da en aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi; okullarda meşrubat satışını yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, “öldürücüdür” yazısı konuyor.
          AMERİKA’NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE…
          - Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?
          - Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde etmek. 1920’li yıllarda Amerikan başkanı “benim köylüm mısırdan kalkınacak” fetvasında bulundu. Gerçekten de çok büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır ekiminin yüzde 40’ı Amerika’dadır. Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince değerlendirme yolları arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen balıklama atladı bu yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor.Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi yapıp dökmüyor. Kartal’dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.
          KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI
          - Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.
          - Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü, ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz.
          Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir paslanınca eskir, bu paslanmanın bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve yaşlanır. Birtakım gıdalarla oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını, kanser gelişimini belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki insan hayatının gelişme döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.
          “KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ”
          - Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?
          - Bakıyorsunuz LDL 130’a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun diyorlar. Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz. Fruktozu yani tatlı şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor. Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız şekertrigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz insanlara “kardeşim kolesterol zararlı değil. Ama oksitlenmesine izin verme” diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak, oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri azalt.
          Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim ineğimiz merada otlasa, doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak. Dolayısıyla kolesterol oksitlenmemiş olacak.
          ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI
          - Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?
          - Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. “Dünya nüfusu aç. Dünyayı besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var.” Hayvansal proteini, tek kaynak olarak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış oluyor. Hububat, baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz itiraz ederler. Derler ki “Esansiyel amino asitler vardır”. Yani hayvansal gıdada var olan, vücudun üretemediği mutlaka dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.
          - Antep yöresinin yuvalaması gibi..
          - Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar. Tam ete eşdeğer protein almış oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattır. Mikro nutrientler ise vitaminler, mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var. Eğer merada otlayan bir hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3’e ihtiyacımız var. Türkiye’de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri “biz dünyayı nasıl doyuracağız” yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.
          İNEK NE YEMELİ
          Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur.Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur. Yine merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir. Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen sütün maliyeti arasındaki fark yüzde 10-15’i geçmiyor.
          Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla barışığım, ne de AB’dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla “ekolojik tarım sonucu elde edilmiş ürünlerle hayvanın beslenmesi” geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve patatesin yeri var mı? Yok.
          - Demek Amerika’dakilerin varmış.
          Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi hayvanın, karbonhidratı zengin, onu yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması. O yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız gereken, türe özgü beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin sağlıklı olmasını sağlarız. Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün doğada kendiliğinden yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.
          HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ
          - Ne fark var arasında?
          -. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein katmanla sarılı. Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak omega-3’tür. Tek tük omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri ile omega-3 yağ asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği yağı, soya yağı gibi yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3’e enzim kalmıyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçeği yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.
          Bütün yağlar, yağ asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3’e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3 ve omega-6’dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.
          DEPRESYONUN ÇARESİ
          - İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?
          - Oran önemli. Omega-6’yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3’ü de değerlendirmeden vücuttan hemen atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz. Hücre duvarı da omega-3’ten oluşuyor. Vücut da asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi. Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.
          - Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.
          - Tabii. Omega-3’ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az oranda görülüyor. Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.
          ÇAY VE ZEKA
          - Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?
          - Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye’nin yarısı aptaldır lafı çok tepki yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye’nin yarısında demir eksikliği, kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta demir üstünden düşünürsek Aziz Nesin haklıydı.
          Türkiye’de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor. Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.
          - Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?
          - Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay içilebilir.
          - Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.
          “ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN!”
          - Üç saat. Ben tekrar omega-3’e dönmek istiyorum. Çünkü hayati bir olay. Omega-3’ün eksikliği insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın artmasına, dolayısıyla kalp damarının veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp “inme” veya “enfarktüs” olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı Toplum olarak zaten balığı çok az tüketiyoruz. Omega-6’yı çok tükettiğimiz için omega-3’ün yolunu kesiyoruz.
          Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor. Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının oluşumunu kolaylaştırıyor.
          - Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim hatasından mı?
          - Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için. Mesela zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan trans yağ asidi beyindeki sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson, alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.
          “ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI”
          - Acaba “tadı güzel” dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram mı? Güzel nedir?
          - Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz etmedi mi, “benim annem böyle yapıyor” diye?
          - Ben güzel yemek yaparım.
          - Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını arıyor. Belki dünyanın en kötü aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.
          - Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne kadar çok değişmiş. Biz ona böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan değerler var. Kola ya da hamburger için “bak bu güzeldir” deniyor çocuklara.
          - Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum. Çünkü; onlar yakın zamanda anne baba adaylarıdır.
          SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)
          “Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz birtakım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.”
          “Türkiye’de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten.”
          “Yapay yem üreticileri ‘biz dünyayı nasıl doyuracağız’ yalanıyla, hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.
          Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.
          Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.
          Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama aradaki fark yüzde 10-15’i geçmiyor.
          Elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insan her gün 1gram omega-3 alması gerekiyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçek yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.
          Zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor.

          Yorum yap


          • #20
            Şeker hastalığı, 20 yıl içinde 400 milyon insana sorun olacak
            Medipol Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Çakmakçı, 20 yıl içinde dünyada yaklaşık 400 milyon insanın diyabetten muzdarip olacağını söyledi.
            Uzman Dr. Ayşe Çakmakçı, dünyada en sık görülen hastalıkların basında gelmeye başlayan 'diyabetes mellitus', bilinen adıyla şeker hastalığının; kronik, ilerleyici, birçok organ ve dokuyu etkileyip; takipsiz ve tedavisiz kaldığında ölüme yolaçtığını söyledi. Türkiye'de yüzde 10-15 civarında diyabetten etkilenmiş insan topluluğu bulunduğunu belirten Çakmakçı, "20 yıl içinde dünyada yaklaşık 400 milyon insanın diyabetten muzdarip olması beklenmektedir." dedi.
            Erişkin yaştaki diyabetin yüzde 90'ndan fazlasının Tip II diyabet olduğunu açıklayan çakmakçı, "Tip II diyabette; erişkin hastalarda ilk tanı konduğu anda dahi birtakım komplikasyonlar (örneğin; böbrek etkilenmiş, göz etkilenmiş olabilir) olabileceği gibi, hastalığın seyrinde de bazı istenmeyen durumlarla karşılaşılabilinir." diye konuştu.
            Dr. Ayşe Çakmakçı, hipogliseminin; şeker hastalığı seyrinde karşılaşılabilecek komplikasyonların başında geldiğini belirterek, şöyle devam etti: "Hastayı diyabetin komplikasyonlarından korumak için sıkı diyabet kontrolü yapmamız gerekmektedir. Bu sıkı kontrolün getirdiği en büyük sorun sık ve ağır hipoglisemiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Hipoglisemi sıklığı, diyabetin tipine, kullanılan ilaca ve diyabetlinin özel durumuna göre değişir." Ağır hipogliseminin (tedavi için ikinci bir şahsa gereksinim duyulan hipoglisemi) oldukça sık ve önemli bir durum olduğunu dile getiren Dr. Ayşe Çakmakçı, "Kan şekerinin 50 mg/dl altında olması, hipoglisemi şikayetlerinin olması (halsizlik, terleme, açlık hissi, çarpıntı, bilinç kaybına kadar giden bulgular) ve karbonhidrat alınmasıyla bu şikayetlerin geçmesi hipoglisemi tanısını koydurur. İnsülin kullananlarda, insülin günlük kullanım sıklığı arttıkça hipoglisemi riski artar. Ağızdan alınan diyabet tedavisinde kullanılan ilaçların türüne göre hipoglisemi riski artar." dedi.
            Dr. Ayşe Çakmakçı, hipoglisemi risk faktörlerini şöyle sıraladı: "İnsülin (veya ağızdan alınan ilaçlar) dozunun fazla, zamanlanmasının yanlış veya yanlış tipte olmasından. Gece boyu açlık veya atlanmış öğün ve ara öğün alınmamasından. Zorlayıcı, öğün alınmada yapılan egzersizler sonucu. Gece yarısı, egzersiz sonrası yoğun tedavi ile veya kilo kaybı nedeni ile insülin ve ilaçlara duyarlılığın artması. Alkol tüketimi. Beraber olan diğer hastalıklar nedeni ile (örneğin; böbrek yetmezliği) davranış değişiklikleri, bilinç bulanıklığı, yorgunluk, nöbet, bilinç kaybı ve eğer hipoglisemi şiddetli ve uzun sürerse ölüm, çarpıntı, titreme, anksiyete, tedirginlik, uyuşukluk hipoglisemi şikayetleri arasında sayılabilir. Diyabetik hastalarının zamanla hipogliseminin tipik şikayetlerini tanımayı öğrendiklerini belirten Dr. Ayşe Çakmakçı, "Tekrarlayan hipoglisemi atakları, şikayetlerin belirginliğini azaltır, kan şekeri daha düşük seviyelerde şikayetler başlar ve hipoglisemi daha ciddi durumlara yol açabilir." dedi.
            Kullanılan insulin tipi, dozu, ağızdan alınan ilaçların, hastanın genel ve beslenme durumu, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarının tedaviyi etkilediğini aktaran Dr. Ayşe Çakmakçı, şunları kaydetti: "Hasta ağızdan beslenebiliyor ve istiyorsa, glikoz tabletleri veya glikoz içeren sıvılar, şeker veya besin ile ağızdan tedavi uygundur. Eğer ağızdan beslenme uygun değilse (bilinç bulanıklığı, yutma güçlüğü vb.) hastane koşullarında damar yolu ile şekerli serumlarla tedavi edilir. Hastanın genel durumu doğrultusunda hastane koşullarında başka tedavi yöntemleri gündeme gelebilir.Hastanın hipoglisemiden çıktıktan sonra, kan şekeri takibi, kontrolü daha sık yapılmalıdır. Diyeti, egzersiz programı tekrar gözden geçirilmeli, ilaçlar; ağızdan alınan veya insülin tedavisi, dozları düzenlenmelidir."

            Yorum yap


            • #21

              Yorum yap


              • #22

                Yorum yap


                • #23



                  erkan40 Nickli öğeden Alıntı Mesajı göster
                  Ben Erkan Erzurum'dan şekerim 280 kolesterolum 300 lipid 400 trigliserdim 555 idi, iksir, aloevera jel, damr çayı ve enfeksiyon çayı ile değerlerim normale döndü.Ağzımda aflar çıkıyordu bunlar yok oldu, fakat ensemde kaşıntılı ve sulu kabarcıklar oluşuyor ve bu kabarcıklar iyileştikten sonra yine çıkıyor eskisi kadar kalmadı ama yine var bu kabarcıklar nedir hocam.Hocam size çok teşekkür edrim beni bir çok rahatsızlıktan kurtardınız.Özeliklede şekerden dolayı çok çok teşekkür edrim, çünkü şeker hastası olacağım diye çok korkuyordum.Ben sürekli yorgunluk nedeniyle, hiç çalışasım yoktu hep uyumak istiyordum ve günde 10-12 saatim uyumakla geçiyordu.Hamd olsun artık herşeyi yiyip içebiliyorum ve dincim 5-6 saat uyuduktan sonra işime koşuyorum.
                  Dibet, kolesterol, lipid, trigliserid, kronik yorgunluk gibi rahatsızlıklarınızın geçmesi güzel, ense kökündeki kabarcıklar sizde halla virüs olduğunu gösteriyor.Sabrede ve devam ederseniz bu sıkıntıdan da kurtulursunuz.Siz bizim ürünlerimizi 3 aydır kullanıyorsunuz takriben 2-3 ay daha Gurmar Forte, Karanfil Forte, Gökçek Aloe Vera Jel ve Gökçek İksir, Diyabet çayı ve Enfeksiyon Çayı kullanmanız gerekir.Barsak Mantar ve Bakterileri toksik maddeler üretir ve Karaciğer bu toksik maddeleri arıtmaz ise diğer organlara depolanır ve organlarda çeşitli rahatsızlıklar görülmeye başlar. Günümüzde Bakterilerin teşhisi kan, idrar ve gaita tahlilleri hemen yapılabilir, fakat mantarların teşhisi hemen hemen imkansız ve ancak belirtileri ve dilden anlaşılabilir.Kimyasal ilaçlar ve yanlış beslenme mantarları çoğaltır ve vücudun asit-baz dengesini bozulur ve oluşan asitik ortamda mikroplar hızlı çoğalırlar. Artı her lokma en az 30 defa çiğnemeli, aksi halde çok yoğun cüruf oluşur.Cüruflu ortamda ise bakteri, virüs ve mantarlar çok kolay çoğalır ve bağışıklık sistemi zayıflar, kişi önce halsiz, dermansız, yorgun olur ve aşırı uyur sonra ise birçok hastalığa yakalanır.

                  Yorum yap


                  • #24
                    Dünyada Şeker Hastalarının Sayısı Artıyor

                    Uluslararası Diyabet Federasyonu acil önlem alınmadığı takdirde şu anda dünyada 366 milyon olan şeker hastası sayısının 2030 yılına kadar 552 milyona ulaşacağı öngörüsünde bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü, Hindistan gibi, şeker hastalalarının sayısının en hızlı artış gösterdiği ülkelere odaklanıyor.


                    Yeni Delhi’de çok sayıda kamu binası Dünya Diyabet Günü nedeniyle mavi ışıklarla bezendi. 50 milyon kişinin şeker hastası olduğu Hindistan, dünyada bu hastalığın en çok görüldüğü ülkelerin başında geliyor. Önümüzdeki 20 yılda bu sayının 61 milyona tırmanması bekleniyor. Fortis Diyabet Merkezi Başkanı Anup Mişra, “Hindistan halkına ve aynı zamanda tüm dünyaya şeker hastalığına dikkat etmeleri gerektiği mesajını veriyoruz,” diyor.

                    Uluslararası Diyabet Federasyonu 2030 yılına kadar dünyada her 10 kişiden birinde şeker hastalığı görülebileceği uyarısında bulunuyor. Diyabetin nedeni kötü beslenme, şişmanlık ve yeterli egzersiz yapmama. Şeker hastalığı yaşam kalitesini düşürmekle kalmıyor, kalp hastalığı, inme ve bunama riskini de arttırıyor.

                    Amerika’da bir grup uzman kısa süre önce farelerde tip 2 diyabeti tedavi ettiklerini açıkladı. St. Louis kentindeki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan araştırmada uzmanlar fareleri NMN adlı doğal olarak oluşan kimyasal maddeyle tedavi etti.

                    Profesör Şiniçiro İmai farelerde alınan sonucun umut verdiğini, NMN’in etki ettiği farelerin metabolik işlevlerinin insanlarınkiyle aynı olduğunu söylüyor: “Fareleri, kalori miktarının yüzde 40’ının yağlardan sağlandığı yüksek yağ oranlı bir diyetle besledik. Fareler bu diyeti çok sevdi ve sonunda tip 2 şeker hastalığına yakalandılar. NMN’nin etkilerini bu model üzerinde inceledik. Gerçekten işe yarıyor.”

                    Araştırma, yaşlanmanın ve yüksek yağ oranlı beslenme tarzının vücudumuzdaki NMN üretimini azalttığını, bunun diyabete yol açtığını gösteriyor. Uzmanlar, insanlar üzerindeki deneylerde kullanılabilecek NMN bileşiğini üretmesi için bir Japon şirketiyle işbirliği yapıyor. Ve birkaç yıl sonra insanlar üzerinde deneylere başlamayı planlıyor.

                    Bütün umut, bir gün hastaların bileşiği günlük vitaminleri gibi alarak tip 2 şeker hastalığını tedavi etmek, hatta önlemek.

                    nicotinamide mononucleotide (NMN)

                    Yorum yap


                    • #25
                      Yeni Delhi’de çok sayıda kamu binası Dünya Diyabet Günü nedeniyle mavi ışıklarla bezendi. 50 milyon kişinin şeker hastası olduğu Hindistan, dünyada bu hastalığın en çok görüldüğü ülkelerin başında geliyor. Önümüzdeki 20 yılda bu sayının 61 milyona tırmanması bekleniyor. Fortis Diyabet Merkezi Başkanı Anup Mişra, “Hindistan halkına ve aynı zamanda tüm dünyaya şeker hastalığına dikkat etmeleri gerektiği mesajını veriyoruz,” diyor.

                      Dünyada şeker hastalarının sayısı artıyor

                      Uluslararası Diyabet Federasyonu 2030 yılına kadar dünyada her 10 kişiden birinde şeker hastalığı görülebileceği uyarısında bulunuyor. Diyabetin nedeni kötü beslenme, şişmanlık ve yeterli egzersiz yapmama. Şeker hastalığı yaşam kalitesini düşürmekle kalmıyor, kalp hastalığı, inme ve bunama riskini de arttırıyor.

                      Amerika’da bir grup uzman kısa süre önce farelerde tip 2 diyabeti tedavi ettiklerini açıkladı. St. Louis kentindeki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan araştırmada uzmanlar fareleri NMN adlı doğal olarak oluşan kimyasal maddeyle tedavi etti.

                      Profesör Şiniçiro İmai farelerde alınan sonucun umut verdiğini, NMN’in etki ettiği farelerin metabolik işlevlerinin insanlarınkiyle aynı olduğunu söylüyor: “Fareleri, kalori miktarının yüzde 40’ının yağlardan sağlandığı yüksek yağ oranlı bir diyetle besledik. Fareler bu diyeti çok sevdi ve sonunda tip 2 şeker hastalığına yakalandılar. NMN’nin etkilerini bu model üzerinde inceledik. Gerçekten işe yarıyor.”

                      Araştırma, yaşlanmanın ve yüksek yağ oranlı beslenme tarzının vücudumuzdaki NMN üretimini azalttığını, bunun diyabete yol açtığını gösteriyor. Uzmanlar, insanlar üzerindeki deneylerde kullanılabilecek NMN bileşiğini üretmesi için bir Japon şirketiyle işbirliği yapıyor. Ve birkaç yıl sonra insanlar üzerinde deneylere başlamayı planlıyor.

                      Bütün umut, bir gün hastaların bileşiği günlük vitaminleri gibi alarak tip 2 şeker hastalığını tedavi etmek, hatta önlemek. yeşil gazete

                      Yorum yap


                      • #26

                        Yorum yap


                        • #27

                          Yorum yap


                          • #28

                            Yorum yap


                            • #29

                              Yorum yap


                              • #30

                                Yorum yap

                                Hazırlanıyor...
                                X