Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Aids, immün zafiyeti hastalığı, hiv virüsü hakkında

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • #16
    Aidsin Belirtileri

    HIV enfeksiyonunun nasıl ilerlediğini belirtmeden önce bazı noktalara değin mekte yarar vardır.
    HîV enfeksiyonu bulaşmış kişi bu (virüsü yaşamı boyunca taşır ve bulaştırıcıdır. Virüs sürekli olarak ürer. Virüs üremesinin etkileri ise çok sonra belir ginleşmeye başlar. Hastada belirti ve klinik bulgular ortaya çıktığında, HIV enfeksiyonunun belirti veren evresine girilmiş olur.
    Birincil enfeksiyon belirtileri olgu ların çok küçük bir bölümünde bulaş madan hemen sonra ortaya çıkar. Virü sün vücuda girmesinden sonraki 3-6 ay içinde akut enfeksiyon bulgu ve belirti lerinden bağımsız olarak HlV'e karşı antikorlar oluşur. Virüsü alan kişide uzunca bir süre hiçbir belirti görülme yebilir (belirtisiz enfeksiyon). Bazen ilk belirti yaygın lenf bezi büyümesidir (lenfadenopati). Buna İngilizce terimle rin kısaltılmasıyla oluşturulmuş LAS (lenf bezi büyümesi sendromu) ya da PGL (inatçı ve yaygın lenf bezi büyü mesi) gibi adlar verilir.

    HIV enfeksiyonunun daha da ilerle mesiyle hastalığın tipik belirtileri ortaya çıkar. Önce ağız boşluğunda kandida tü rü mantar enfeksiyonları, dilde beyaz plaklar halinde çok küçük kabarcıklar, kilo kaybı, düşmeyen ateş, saç dökülme si, düşünsel işlevlerin zayıflaması, zona ve akciğer veremi görülebilir. Bu belirti ve hastalıkların tümüne birden “AİDS bağlantılı kompleks” (ARC-AIDS Rela-ted Complex) adı verilir.Daha ileri evrede fırsatçı enfeksi yonlar, tümörler ve ağır sinir sistemi bozukluklanyla ortaya çıkan hastalıklar görülür. Buna “AİDS bunama komplek si” (ADC-AIDS dementia complex) de nir. Sonuçta hasta tükenme sendromu (Wasting Syndrome) adıyla bilinen dö neme girer. Bu dönemde kilo kaybı en ileri aşamadadır.HIV enfeksiyonunun gidişi bazı la-boratuvar testleriyle izlenebilir. Bunla rın başlıcaları şunlardır: Mutlak CD4+ lenfosit sayısı, CD4+ lenfosit yüzdesi, kanda virüs ve antijenlerinin varlığı, kanda p24-karşıtı antikorların varlığvve kanda beta-2-mikroglobülin düzeyi. Kanda CD4+ lenfositlerinin azalması, AiDS'in ilerlediğinin en duyarlı göster gesidir.• Birincil enfeksiyon – Birincil HIV enfeksiyonu çoğu kez belirtisizdir. Ama bulaşmadan sonraki 1-12 hafta içinde özgün olmayan bazı belirtiler gö rülebilir. Ateş, terleme, fenalık duygu su, yaygın kas ve kemik ağrıları, iştah sızlık, bulantı, ishal, boğaz ağrısı ve lenf bezi şişmeleri bu dönemin başlıca belirtileridir. Bazı hastalarda baş ağrısı, ışıktan rahatsız olma, zihin karışıklığı ve beyin zan zedelenmesi belirtileri de görülebilir. Olguların yüzde 30-50'sinde deride mononükleoz ya da ür-tikeri andıran kırmızı lekeler vardır. Bu belirtiler 2-3 hafta içinde kendiliğinden geriler. Çok seyrek olarak birincil en feksiyon ensefalit (beyin iltihabı) ya da menenjitle (beyin zan iltihabı) ortaya çıkabilir. Muayenede boyun, artkafa ve kol-tukaltı lenf bezlerinde büyüme, deri dö*küntüleri ve seyrek olarak karaciğer ve dalakta büyüme saptanır. Kan tahlili lenfosit sayısının düşük (lenfopeni), eritrosit çökme (sedimantasyon) hızının yüksek, transaminaz ve alkali fosfataz enzimlerinin artmış olduğunu gösterir. Ayrıca CD8+ lenfosit sayısı görece yüksek, CD4+/CD8+ oranı tersine dön müştür.Virüsün vücuda girmesinden genellikle 2 hafta sonra kanda p24 antijeni belirir. Aynı dönemde birincil enfeksi yon belirtileri de görülmeye başlar. HlV'e karşı antikorlar ise bu aşamadan 1-3 ay sonra ortaya çıkar.Belirtilerin yalnızca AİDS hastalı ğına özgü olmaması nedeniyle akut en feksiyon evresi genellikle gözden ka çar. İleride virüsü taşıdığı kesinleşen hasta bu dönemdeki belirtileri güçlük le anımsar. Hastalığa aymcı tam ko nurken mononükleoz, kızamıkçık, grip, sitomegalovirüs enfeksiyonları, hepatit, toksoplazmoz, ikinci evre frengi gibi hastalıklar göz önünde tu tulmalıdır. Ayrıca lenfom ve lösemi gibi kötü huylu tümör hastalıkları da ayırıcı tanı açısından önem taşır. Doğ ru tanının konabilmesi için hastadan çok ayrıntılı bilgi alınması ve olası bu laşma etkenlerinin ortaya çıkarılması zorunludur.Kanda HTV'e karşı antikorların ge*lişmesi ve dolayısıyla kan testinin olumlu sonuç vermesi akut enfeksiyon belirtilerinin ortaya çıkmasından sonra ya rastlar. Bu nedenle antikorların araş tırılması, belirtiler kaybolduktan 4-6 hafta sonra yapılmalıdır.Birincil enfeksiyon belirtilerinin hastalığın gidişini belirlemek açısından çok önemli olmadığı söylenebilir. • Belirtisiz virüs taşıyıcılığı – Olgula rın büyük bölümünde insanlar virüsü aldıkları ve bulaştıncı oldukları halde uzun süre hiçbir yakınmada bulunmaz lar. Bu duruma belirtisiz taşıyıcılık (seropozitiflik) denir. Kişi normal ça lışma ve toplumsal yaşamını sürdürür. Ama belirtisiz de olsa bu dönemde ya pılacak laboratuvar araştırmaları hasta da virüsün varlığını kanıtlayabilir. Bu aşamada hücresel bağışıklık sistemin deki zayıflamayı gösteren CD4+ lenfo sit değerinin düşmesi çok önemlidir.• Yaygın lenf bezi büyümesi (LAS) -HIV enfeksiyonunda sık görülen bir belirtidir. Nedeni başka hastalıklarla açıklanamayan, en az üç ay süren, ka sıklar dışında vücudun iki ya da daha çok bölgesinde görülen yaygın lenf be zi büyümesi AİDS'İ düşündürür. Büyü me en sık koltukaltı ve boyun arkası lenf bezlerinde görülür. Yaygın lenf bezi büyümesinin hastalığın gidişinde kötüleşme belirtisi olmadığı artık anla şılmıştır. Belirti vermeyen taşıyıcılarla LAS'lı taşıyıcılar arasında AiDS'e doğ ru gidişte önemli bir fark gözlenmemiş tir.Bununla birlikte yaygın lenf bezi büyümesi, HIV enfeksiyonunun çoğu kez ilk klinik belirtisi ve hastanın heki me başvurmasının en önemli nedenidir. Bu durumda HIV enfeksiyonuna yol açabilecek etkenler dikkatle incelenme li ve her koşulda kanda HlV'e karşı an tikor araştırması yapılmalıdır. Hasta bulaşma tehlikesi yaratan etkenlerle karşılaşmamışsa bile lenf bezi şişmesi ne yol açan öbür hastalıklarla birlikte, HIV enfeksiyonu da ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulur. Kanında virüsü taşıdığı saptanan hastada lenf bezinden örnek almak (lenf bezi biyopsisi) ge nellikle gerekmez. Ama büyüme kötü huylu tümör gelişimini düşündürecek kadar ileri düzeydeyse biyopsi yapıl*malıdır.• Belirtili dönem

    Bu dönemde AİDS öncesi dönemde rastlanan AİDS bağ lantılı kompleks (ARC) ve AiDS'e işa ret eden belirtiler görülür.HIV enfeksiyonu ilerledikçe en sık görülen belirti ağız boşluğunda genel likle kandida türü mantar hastalığıdır. Hastalığın başlıca dört tipi vardır: Ya lancı zarlı, hücre sayısının artmasına bağlı olarak şişmeli, kızartılı ve dudak köşelerinde yara oluşumlu.Bunların içinde en sık görüleni ya lancı zarlı kandida enfeksiyonudur. Kı zarık ya da normal renkli ağız mukoza sı üzerinde sarımsı ya da krem-beyaz renkli tabakalar biçiminde lezyonlar be lirir. Bu tabakalar kaldırıldığında altta kırmızı, bazen kanayan mukoza görü lür. Enfeksiyon daha çok yumuşak da mak, bademcikler, dil sırtı ve dudak mukozasında görülmekle birlikte ağız boşluğunun her yerine yayılabilir.Enfeksiyonun şişmelere yol açan (hiperplastik) tipinde beyaz tabakalar mukozadan sıyrılamaz. Lezyonlar ge nellikle dilin yan bölümlerinde, damak ta ve ağız mukozasındadır.Hastalığın kızartılı (eritemli ya da atrofık) tipinde yaygın kızarıklıklar, da ha ender olarak da damak ve dil sırtın*da lekeler ile ortaya çıkar. Bu lezyonla-nn rengi parlak kırmızıdan açık pembeye kadar değiştiğinden açık renkli ol ması durumunda tanısı güçtür.
    Yaşlılarda kansızlık, dişlerin düz gün kapanmaması, vitamin eksikliği gi bi nedenlere bağlı olarak dudak kenar larında yaralara rastlanabilir. Ama bu lezyonlarm gençlerde gözlenmesi HIV enfeksiyonunu düşündürmelidir. Ağız köşelerinde bıçak kesişi gibi çatlaklar ve beyaz tabakalı lezyonlar bu hastalı ğın ilk belirtisi olabilir.ğızda kandida enfeksiyonu HIV enfeksiyonunun ilerlediğini gösteren çok önemli bir bulgudur. Ayrıca pneu-mocystis carinii asalağının yol açtığı Çok bulaşıcı bir zatürree gibi başka fır satçı enfeksiyonların habercisidir.Ağız boşluğunda beyaz tabakalar oluşturan küçük çıkıntılar da HIV en feksiyonunun tipik bir bulgusudur. Tıp ta “villöz oral lökoplaki” adıyla bilinen bu lezyonlar hastada hiçbir yalanmaya yol açmaz. Hemen her zaman bir şerit gibi dilin çevresinde kain1. Yüzeyi be yaz renkli ve ipliksi ince dikey çıkıntı lar nedeniyle pütürlüdür. Bu oluşumlar mukozadan ayrılmaz. Olguların yüzde 85′inde lezyonlarm ortaya çıkmasından iki yıl sonra AİDS başlar. Bu orandan da anlaşılacağı gibi villöz oral lökopla ki, AiDS'in gelişiminin önemli bir gös tergesidir.

    HIV taşıyıcı hastalarda Herpesvirus varicella adlı virüsün yeniden etkinlik göstermesine sık rastlanır. Suçiçeği et keni olan bu virüs yeniden etkinleşti ğinde zonaya (Herpes zoster) neden olur. Zona AİDS hastalarının yüzde 10′undan fazlasında vardır. Bu hastalı ğın yaygın biçimi az görülmekle birlik te genellikle birkaç bölgede birden orta ya çıkar.Yağlı deri iltihabında (yağlı egzama ya da seboreli egzama) kırmızı, kabuk lu, kasıntısız lezyonlar görülür. Bazı hastalarda hafif gidişli olabilir, ama gö ğüs, sut ve saçlı deride geniş alanlara yayılan ağır biçimleri de vardır.Hastalann büyük bölümünde HIV enfeksiyonu uzun süre belirtisizdir. Ge ri kalan azınlıkta ise birincil enfeksiyo nu izleyen aylar ya da yıllar içinde yay gın belirtiler gözlenir. Hastalar çok ça buk yorulduklarından, olağan günlük etkinliklerini azaltmak zorunda kaldık larından yakınırlar. Yaygın gece terle meleri yalnız hastalığın ileri evrelerinde değil, daha öncesinde de görülür. Vücut sıcaklığının uzun süre 38°C düzeyinde dolaşması ve aralıklı ishal dönemleri öbür yakınmalar arasındadır. Bu geneldüşkünlük önemli bir belirtidir; hastalı ğın artık son aşamaya ulaştığını göste rir.« Verem HIV taşıyıcı hastalarda git tikçe daha sık görülen bir hastalıktır. Özellikle uyuşturucu bağımlıları ve Si*yahlar arasında yaygınlaşmaktadır. Hastalık genellikle eski bir verem oda ğının yeniden alevlenmesi biçiminde ortaya çıkar. Birincil enfeksiyon olarak başladığı çok ender görülür. Bağışıklık sisteminin henüz büyük ölçüde yıkıma uğramadığı olgularda verem yalnız ak ciğerlerde yerleşmiştir. Bağışıklık sis teminin zayıfladığı ileri evrelerde ise akciğerlerde çok yaygın verem gelişir ve hastalık akciğer dışına da yayılır. Bu durumda AİDS tanısı hemen hemen ke sindir.
    HIV enfeksiyonu kanla ilgili çeşitli bozukluklara yol açar. Kansızlık ve kanda trombosit sayısının azalması trombositopeni) buna örnektir. Özel likle trombosit azlığı erken ortaya çıka bilir ve uzun sürebilir. Bazı hastalarda klinik belirtiler vermekle birlikte ço ğunlukla sessiz kain- ve bazı olgularda kendiliğinden geriler.

    Yorum yap


    • #17
      Aidsin Nedenleri

      AİDS'İ başlatan ve organizmanın diren cini bu kadar azaltan etkenler nelerdir? Mayıs 1983′e değin bu konuda birçok varsayım öne sürüldü. Daha sonra Pa ris'teki Pasteur Enstitüsü'nden Luc Montagnier hastalığa bir virüsün yol aç tığını açıkladı ve bu etkeni lenfadenopati virüsü (LAV) olarak adlandırdı. Aynı dönemde ABD'de Ulusal Kanser Ensti*tüsü'nden Robert Gallo “insan T hücreli lösemi virüsü”nü (HTLV-3) ayrıştırma yı başardı. LAV ve HTLV-3 aynı virü sün iki farklı türüydü; Amerikalı ve Fransız araştırmacılar arasında uzun sü ren tartışmalar sonunda bu virüs HIV {Human Immune Deficiency Virus) insan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) olarak adlandırıldı ve türleri HIV-1, HIV-2 gibi adlar aldı.AiDS'in etkeni olan HlV'in hedefi bağışıklık sistemidir. Özellikle enfeksi yon ve tümörlerden korunmayı sağla yan akyuvarlara, yani lenfositlere saldı rır. Vücuda girdikten sonra yavaş ya vaş bütün lenfositleri etkisizleştirir. So nunda bağışıklık sistemi yetersiz kalan hasta çevresindeki en basit mikroplar dan bile çok ağır enfeksiyonlara yaka lanır.Virüsün hayvansal kökenli olduğu, Afrika'da yaşayan bir koç ya da may mun türünde konakladığı düşünülmek tedir. Bu virüsün küçük değşinimler (mutasyon) geçirerek insan türüne uyum sağladığı ve hastalığa yol açtığı sanılır. İlk AİDS salgınları Afrika'nın Ekvator kuşağında ortaya çıkmıştır. Bu nun olası nedeni bölgede asalak hasta lıkları, beslenme yetersizliğine bağlı protein eksikliği gibi nedenlerle insan ların bağışıklık sistemlerinin zayıflaması ve bunun da virüs için elverişli bir ortam yaratmasıdır.

      Yorum yap


      • #18
        Türkiye'de HIV artıyor

        Dünyada sadece 2010'da 1,8 milyon kişinin yaşamını yitirdiği AIDS'in Türkiye'de diğer ülkelere oranla küçük HIV salgını olduğu, ancak yeni HIV vaka sayısının arttığı belirtiliyor

        Uzmanlar, hastalığın önlenmesi alanında ilk olarak orta öğretim okullarında, resmi müfredat kapsamında uygun bir HIV eğitiminin uygulamaya konulması, tüm yaş gruplarındakinüfus için davranış değişikliği programları hazırlanması, yüksek risk altındaki gruplara ulaşılarak HIV önleme ve tedavi hizmetlerine tam erişimlerinin sağlanması gerektiğini ifade ediyor.

        Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel MüdürüSeraceddin Çom, 1 Aralık Dünya AIDS Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, HIV'in korunmasız cinsel ilişki ile ve virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünlerinin bir başka kişiye verilmesi yolu ile bulaştığını anlattı ve ''Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş cerrahi aletler, iğne, enjektör, diş hekimliği aletleri, kesici ve delici aletler, dövme aletleri ve akupunktur iğneleri ile HIV bulaşabilir. HIV virüsü taşıyan anneden bebeğine; hamileliği veya doğumu sırasında ya daemzirme yolu ile de hastalık bulaşabilir'' dedi.
        Çom, HIV enfeksiyonundan korunmak için kullanılmış iğne, enjektörler, jilet, tıraş bıçaklarına dokunulmaması, başkaları tarafından kullanılmış olan ustura, tırnak makası, manikür, pedikür aletlerinin dezenfekte edilmeden tekrar kullanmaması, kulak delme, piercing, dövme uygulanan yerlerin hijyen kurallarına uygun ve temiz olmasına dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.
        TÜRKİYE'DEKİ VAKALARIN YÜZDE 70'İ ERKEK
        AIDS'in Türkiye'de görülen bir hastalık olduğunu dile getiren Çom, şunları kaydetti: ''Halen ülkemizde bilinen 3 bin 950 HIV taşıyıcısı ve 876 AIDS hastası vardır. Beş yıllık verilere bakıldığında 2007'de 24 AIDS, 352 HIV, 2008'de 49 AIDS hastası ve 401 HIV, 2009'da 75 AIDS hastası ve 453 HIV, 2010'da 70 ve 557 HIV ve 2011'de 35 AIDS hastası ve 266 HIV kişi bulunuyor. Ülkemizde 1985 ve Haziran 2011 arasında toplam 4 bin 826 vaka bulunmaktadır. Vakaların yüzde 70'ini erkekler oluşturmaktadır. Enfeksiyondan en fazla 25-39 yaşlar arasındaki kişiler etkilenmektedir.''
        1987'DEN BERİ KAN ÜRÜNLERİ HIV TESTİNDEN GEÇİRİLİYOR
        Çom'un verdiği bilgiye göre, Sağlık Bakanlığı hastalığın görülme sıklığının önlenebilmesi için akademik çevreler, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliğiiçinde, HIV/AIDS konusunda toplumsal duyarlılığın artırılması, halkın HIV/AIDS hastalığının bulaşma yolları hakkında bilgilendirilmesi, güvenli ve sağlıklı cinsel ilişki konusunda bilinçlendirilmesi, kişilerin toplumda ayrımcılık ve damgalanmaya uğramalarını azaltmak hatta ortadan kaldırmak için çalışmalar yürütüyor.
        Toplumun koruyucu sağlık hizmetlerinden faydalanabilmesini sağlamak üzere, HIV/AIDS yanı sıra diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da engellenmesine yönelik olarak, özellikle birinci basamak sağlık kurum ve kuruluşlarında ücretsiz kondom dağıtımı yapılıyor.
        Türkiye Üreme Sağlığı Programı kapsamında, silah altına alınan er ve erbaşlara yönelik, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunma konularında da bilgilendirme ve bilinçlendirme eğitimleri yürütülüyor. Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezlerinde (GDTM), nitelikli test ve danışmanlık hizmetleri yanında kondom da dağıtılıyor. Bu hizmetler ücretsiz olarak sunuluyor. Kayıt altındaki seks çalışanları belirli aralıklar ile cinsel yolla bulaşan bütün hastalıklar açısından taramadan geçiriliyor.
        Kan ve kan ürünleri ile de bulaşabilen hastalığa karşı; Türkiye'de 1987'den beri kan ve kan ürünleri HIV yönünden test ediliyor. Organ ve doku nakilleri öncesinde gerekli testlerin yapılması HIV geçiş riski en aza indiriliyor.
        TÜRKİYE'DE HIV VAKALARINDA ARTIŞ VAR
        BM Türkiye Daimi Koordinatörü Shahid Najam da BM'in, Türkiye'deki AIDS/HIV durumunu nasıl gördüğü ve bu alandaki sorunların çözülmesi için ne gibi önerilerde bulunduğuna ilişkin bilgi verdi. ''Türkiye, nispeten küçük bir HIV salgınına sahiptir. Öte yandan, yeni HIV vakalarının sayısı artmaktadır'' diyen Najam, şöyle devam etti:
        ''Özellikle hastalığın önlenmesi alanında, ülkede yapılması gereken işler vardır. İlk olarak, orta öğretim okullarında (6. ve 8. sınıflar), resmi müfredat kapsamında uygun bir HIV eğitimi uygulamaya konulmalı. Avrupa'da, tüm ülkeler bu gerekli eğitimi vermektedir. Gençleri örgün eğitimleri sırasında ve cinsel olgunluğa erişmeden önce eğitemezsek, tüm yaşamları boyunca risk altında olacaklardır. Ayrıca tüm yaş gruplarındaki nüfus için, davranış değişikliği programları uygulanmalı. İkinci olarak, Türkiye gibi salgının anahtar nüfuslarda yoğunlaştığı ülkeler için UNAIDS tarafından önerilen önleme programları yoluyla, yüksek risk altındaki anahtar gruplara (özellikle seks işçileri ve müşterileri, erkeklerle cinsel ilişkide bulunan erkekler ve uyuşturucuenjekte eden kişiler) hitap edilmeli. Bu kişilerin HIV önleme ve tedavi hizmetlerine tam erişimi sağlanmalı. Üçüncü olarak, Türkiye'de cinsel yolla bulaşan hastalıkların önlenmesi amacıyla prezervatif kullanımı çok düşüktür ve aktif bir biçimde teşvik edilmesi gereklidir. Son ama aynı derecede önemli bir nokta, HIV ile yaşayan kişilerin ve dışlanmış grupların damgalanmasını ve bunlara karşı ayrımcılık uygulanmasını önlemek amacıyla devlet ve sivil toplum tarafından harekete geçilmeli.''
        BM'nin Türkiye'deki HIV/AIDS üzerindeki çalışmasının ana sonuçları hakkında da bilgi veren Najam, BM'nin ulusal HIV/AIDS müdahalesine, savunma ve öncelikli alanlardaki eylemlerin desteklenmesi yoluyla yardım ve destek sağladığını söyledi. Ulusal AIDS Komisyonu, Sağlık Bakanlığı, STK'lar, üniversiteler ve medya ile birlikte çalıştıklarını dile getiren Najam, ''Araştırma ile izleme ve değerlendirmeye yapılan yatırımlar, salgının ülkedeki doğasının ve dinamiklerinin anlaşılmasına yardımcı oldu. Desteklerimiz, HIV ile yaşayan insanları destekleyen bir STK için kapasite oluşturulmasından bu alanda yenilikçi çalışmalar ve faaliyetler gerçekleştirmeye kadar uzandı. Gelecek iki yıl için hedefimiz, HIV/AIDS'in önlenmesi, izlenmesi ve değerlendirilmesi konusunda devlet ile olan ortaklığımızı genişletmek ve yeni vakaların sayısını azaltmak için daha iyi bir HIV/AIDS denetimi sağlamak olacaktır'' diye konuştu.
        YENİ HIV ENFEKSİYONLARI 1997'DEN BU YANA EN DÜŞÜK SEVİYEDE
        Birleşmiş Milletler AIDS'le Mücadele Programı (UNAIDS) kapsamında bu yıl, ''Sıfıra İniş Vizyonu: Sıfır yeni HIV vakası. Sıfır ayrımcılık. Sıfır AIDS'e bağlı ölüm'' hedefi konduğunu belirten Najam, dünyanın her köşesindeki toplumsal kesimden insanların 2015 yılında erişilmek istenilen açık hedefler etrafında harekete geçirmeyi amaçladıklarını ifade etti.
        Najam, HIV'in cinsel yolla bulaşmasını yarıya indirmeyi, uyuşturucu enjekte eden kişiler arasında HIV bulaşmasını yarı yarıya düşürmeyi, hiçbir bebeğin HIV hastası olarak doğmamasını sağlamayı, 15 milyon kişinin yaşam kurtaran antiretroviral tedavisine erişimine olanak tanımayı ve HIV ile yaşayan kişilerde tüberküloz (TB) ölümlerini yarıya indirmeyi istediklerini vurguladı.
        Tüm dünyaya yapılan ''Sıfıra İniş'' çağrısının, 2011-2015 için Dünya AIDS Gününün kapsayıcı teması olduğunu anlatan Najam, Dünya AIDS Kampanyası'nın Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları tarafından 5 Eylül 2011'de duyurulduğunu anımsattı.
        Najam, HIV tedavisinin yaşam kurtarma ve HIV önleme çabalarının ilerlemesi konusunda önemli bir etki sağladığını, HIV tedavisine uygun kişilerin yaklaşık yüzde 50'sinin artık tedaviye erişebildiğini, çocuklarda yeni HIV enfeksiyonlarının ortadan kaldırılmasının ulaşılabilir bir hedef olduğunu, HIV ile yaşayan hamile kadınların yaklaşık yüzde 50'sinin virüsün çocuklarına geçmesini önlemek için antiretroviral tedavi gördüğünü, yeni HIV enfeksiyonlarının 1997'den bu yana en düşük seviyelerde olduğunu vurguladı.
        ''Beş ülke daha, HIV'in gençler arasındaki yaygınlığında azalma rapor etmiştir. Rapor eden 24 ülkeden toplam 21'inde azalma görülmektedir'' diyen Najam, ''Yeni UNAIDS yatırım çerçevesi, ülkelerin 2015 hedeflerine erişmesine olanak verecektir. Harcamalar ile ilgili yeni stratejik yaklaşım, olağanüstü sonuçlar sağlayacaktır'' değerlendirmesinde bulundu.
        (A.A)
        Bitkisel Tedavi - İbrahim Gökçek Ürünleri Resmi Satış Sitesidir.

        Yorum yap


        • #19
          Aıds

          Belirtileri:
          · Vücudun bağışıklık sisteminin yıkılması sonucunda, normalde zararsız olan, hafif geçen ya da ender rastlanan bazı hastalıklar belirir.
          · Lenf bezlerinde büyüme.
          · Ağız, yemek borusu ve deride, tekrarlayan, inatçı uçuk, pamukçuk, yara ve lekeler.
          · Nedeni bilinmeyen, uzun süreli ateş, gece terlemeleri.
          · Kilo kaybı, ishal, öksürük.
          · Cinsel organlarda uzun süre iyileşmeyen yaralar.
          · Tüberküloz, akciğer hastalıkları, zona.
          · Beyin, akciğer ve göz iltihapları.

          Tedavisi:
          AIDS'in tedavisi yoktur. Önleyici tedbirler alınmalıdır.

          Yorum yap


          • #20
            Aids Nedir, Aids Hakkında Bilgi, Aids Hastalığı

            AİDS, 1981 yılından beri farkına varılmış bir hastalıktır.

            Virüslerle bulaşan bu hastalıkta ölüm oranı yüksek olup (yaklaşık yüzde 50), bugüne kadardünyada 15 bin kadar vak'a bildirilmiştir. Bun*ların büyük çoğunluğu hâlen Amerika Birleşik Devletleri'ndedir.

            AİDS, (Acquired Immune Deficiency Syndrome) kazanılmış immün yetersizlik sendromu şeklinde dilimize çevrilebilir. Hastalık kazanılmış*tır, yani doğuştan olan veya irsî değildir. İmmün kelimesi vücudun do*ğal savunma gücünü ifade eder. Sendrom ise, bir hastalığı belirleyen ve birlikte bulunan bir grup özel şikâyet ve belirtilerin tümünü ifade eder. AlDS'li hastalar, normal bir organizmanın kolayca yenebileceği hastalıklara açıktırlar.

            AlDS'li hastalar, immün yetersizlikleri nedeniyle, fırsatçı enfeksi*yonlara kolayca tutulurlar. Bunlar genellikle soğuk algınlığı, nezle ve*ya diğer viral bir enfeksiyon gibi görünürler. İlk belirtiler arasında hal*sizlik, kolay yorulma, iştahsızlık, ateş, gece terlemesi, lenf bezlerinde şişme (boyunda, koltukaltlarında ve kasıklarda), zayıflama, diyare, ök*sürük ve çeşitli deri lezyonları görülebilir.. Bu belirtiler aylarca bu şe*kilde sürebileceği gibi, tabloya eklenen enfeksiyonlar durumu ağırlaş*tırabilir. Hastaların hemen yarısı "pneumocystis carinii" denilen bir çeşit parazitle oluşan bir pnömoniye tutulurlar. Hastaların üçte biri ka*darı "Kaposi sarkomu" denilen nadir bir deri kanserine tutuldukları gibi, fırsatçı dediğimiz ve normal kişilerde hastalık yapmayan mantar*lar, bakteriler, virüsler ve parazitlerle enfekte olurlar. Kuşkusuz bu has*talarda fırsatçı olmayan gerçek patojen yani hastalık yapıcı bakteriler ve virüsler de aynı zamanda hastalıklara sebep olabilirler. Cetvel I AlDS'li bir hastanın özelliklerini özetlemektedir.

            Amerika Birleşik Devletleri'nde Haitili göçmenler ayrı bir risk gru*bu oluşturmaktadırlar.

            Aids hastalığının bir virüs tarafından oluşturulduğu 1983 yılında Paris'te Institut Pasteur'de Dr.Montagnier tarafından bildirilmiştir. Fransızlar, bu virüse LAV (lenfadenopati virüsü) adını vermişlerdir. Bir*kaç ay sonra Amerikalı Dr. Gallo ve arkadaşları da aynı virüsü bulmuş*lar ve buna HTLV-III (human T-cell leukemia virüs III) adını vermişler*dir. Bu virüs rektal, vajinal yollarla veya kan yoluyla (bulaşmış kan ve*rilmesi veya bulaşık şırıngalar kullanılmasıyla) vücuda girmekte; kan*daki T lenfositlerinin bir kısmının (T4 lenfositleri veya yardımcı lenfo*sitlerin) içine girerek orada çoğalmakta ve o sırada lenfositi yok et*mektedir. Çoğalan virüsler yeni hücrelere girerek devamlı çoğalmak*ta ve T4 lenfositleri de giderek azalmaktadır. Vücutlarına virüs giren kişilerin kanında virüse karşı antikorlar bulunur. Bunlara "seropozitif kişiler" denir. Bu kişilerin büyük çoğunluğu bir hastalık belirtisi göstermez; ya da nezle, yorgunluk, kırıklık gibi kısa süreli belirtilerle has*talığı geçiştirirler. Virüslü kişilerin yüzde 10 kadarı orta şiddette bir hastalık gösterirler. Bu tabloya "Lenfadenopati" şekli denildiği gibi, ARC (AİDS Related Complex) şekli de denmektedir. Burada hastalar aylar ya da yıllarca süren ateş, gece teri, zayıflama, halsizlik, diyare, lenf bezlerinde büyüme gibi belirti ve şikâyetlerle hasta olurlar. Niha*yet virüslü kişilerin yüzde 1 kadarı tam ve ağır AİDS hastalığına tutul*maktadırlar.

            Yorum yap


            • #21
              AIDS'li Bir Hastanın Özellikleri

              Hasta 60 yaşından daha gençtir.
              Homoseksüel ve biseksüel erkekler
              Damardan ilaç zerkeden toksikomanlar
              Kan transfüzyonu alanlar
              Hemofilik hastalar
              AlDS'li hastalarla cinsel ilişkide bulunanlar
              Yukarıdakilerin çocukları

              Aids Hastalığının Belirtileri, Aids Hastalığı Belirtiler Nelerdir

              Aids Nasıl Anlaşılır, Uzun süren ateş Önemli kilo kaybı Uzun süren ishal Deri döküntüleri Ağızda ve makatta yaralar Devamlı öksürük Nefes darlığı Çeşitli yerlerdeki lenf bezlerinde şişme Özellikle kol ve bacaklarda mor -siyah lekeler (Kaposi sarkomu)

              Laboratuvar Bulguları

              AİDS virüsüne karşı hasta kanımda antikor varlığı
              Kansızlık
              Enfeksiyonları tanımak için balgam, kan ve idrar bulguları
              İlave/kanser şüphesi varsa biyopsi
              Karıda yardımcı T lenfositlerinde azalma
              Kanda önleyici T lenfositlerinde artma
              İmmünolojik deri testlerinde bozukluk

              Esasen birçok enfeksiyöz ve virütik hastalıkta da aynı durum göz*lenir. Bir uçta hastalıktan ölünürken, diğer uçta gizli enfeksiyon veya hiç hasta olmayanlar bulunur. Viral B hepatiti bu duruma güzel bir örnektir. Her yıl yüzbinlerce kişi dünyada hepatit B virüsü ile enfekte olmakta ve bunların büyük çoğunluğu (yüzde 75) hiç hasta olmamak*ta veya gripal enfeksiyon gibi (yorgunluk, nezle vs.) bir tabloyla işi ge*çiştirmektedir. Virüs alanların yüzde 25 kadarı bulantı, kusma, karın ağrısı, sarılık gibi belirtilerle hasta olmakta ve iyileşmektedir. Yüzde 10 kadarı iyileştikten sonra virüsü taşır (portör). Virüs alanların ancak yüzde 1 kadarı, sarılıkla başlayan hastalığı geçiremez, karaciğer yet*mezliğinden ya da hepatit sonrası oluşan karaciğer kanserinden kay*bedilirler. Görüldüğü gibi, hepatit B virüsü ve AİDS virüsünün yarat*tıkları hastalık oranları birbirine benzemektedir. Cetvel II bu durumu özetlemektedir.

              Virüs ve Hastalık

              Virüsle temasa geliş (Seropozitivite) % 100
              Orta şiddette hastalık (ARC) % 10
              Ağır hastalık (AİDS) % 1

              Yorum yap


              • #22
                Aids Hastalığında Epidemiyoloji

                Epidemiyoloji, bir hastalığın toplumlarda veya çeşitli bölgelerde dağılışını ve sıklığını inceleyen bilim dalıdır. Biz bu bölümde AİDS'in dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkışını, dağılışını ve sıklığını kısa*ca anlatacağız.

                ilk defa, 1981 yılı ilkbaharında, California Üniversitesi'nden Dr. Gott-lieb ve arkadaşları 5 homoseksüel erkekte "Pneumocystis carinii" mik-robuyla oluşmuş pnömoni (zatürree) gördüklerini bildirdilerBu çok na*dir pnömoni şekli, genellikle bazı ilerlemiş kanser ve lösemilerde ve bir de, böbrek nakli yapıldıktan sonra yeni böbreğin atılmaması için vücut bağışıklık sistemine (immün sisteme) baskı yapan ilaçlar veri*len hastalarda görülürdü. Bu pnömoninin sağlam görünüşlü 5 erkek*te birden görülmesi dikkati çekmişti. Bu 5 kişiden ikisi de tedaviye ce*vap vermeyip ölmüşlerdi.

                Hemen aynı günlerde, New York Üniversitesi'nden Dr. Friedman son 30 ayda tesbit ettiği 26 Kaposi vak'asını bildirdi. Bunların 20 tane*si New York'ta ve 6 tanesi California'da görülmüştü. Hastaların hepsi erkek ve homoseksüel olup, yaşları 26 ile 51 arasındaydı ve 4 tanesin*de de ayrıca pneumocystis carinii pnömonisi vardı. Teşhisten sonra geçen 2 yıl içinde hastaların 8 tanesi ölmüştü. Kaposi sarkomu gibi çok nadir bir tümörün böyle sıklıkla görülmesi çok dikkate değerdi.

                Bunun arkasından California'dan başka bir haber daha geldi: Yeni 10 tane pneumocystis carinii pnömonisi daha görülmüştü. Bunlar da genç homoseksüel erkeklerdi ve yine ikisinde ayrıca kaposi sarkomu vardı.

                Bunun üzerine ABD Georgia eyaleti Atlanta şehrinde bulunan Hastalıkları Kontrol Merkezleri Federal Bürosu bu konuyu ele aldı ve ne olduğu belirsiz bu yeni sendromu araştırmaya başladı. Binlerce homoseksüel incelendi. Hastaların hemen hepsinin amil-nitrit ve butil-nitrit gibi cinsel uyaranlar kullandığı düşünülerek, bu ilaçların has*talığa sebep olup olmadığı araştırıldı. Bir başka sebep, hipotezi de "immün sistemine yüklenmesi" ileri sürüldü. Buna göre, AİDS'ti hasta*lar, yıllardan beri çok sayıda eşle cinsel ilişkileri olan ve çeşitli zühre*vi hastalıklara tutulan kişilerdir. Ayrıca rektal yoldan giren sperma da buradaki çatlaklardan kana karışarak immün depresyon (çöküntü) yap-maktadır. Böylece uzun süreli yıpranmalar AİDS'i oluşturmaktadır.

                Antikorlara, yani immünglobülinlere gelince: Bu hastalarda anti*kor yapımı devam etmektedir. Ancak, bu antikorların virüse karşı ko*ruyucu etkileri yoktur. Antikorların miktarları normal, ya da artmış bulunmaktadır. İmmün sistem bozulduğu halde, antikor yapımının devam etmesi, T hücre yetersizliği nedeniyle, gereksiz antikor yapımının kont*rol altına alınamayışındandır.

                İmmün sistem tarafından salgılanan bazı maddeler de bu hasta*larda anormallikler gösterir. "Lenfokin" denilen bu maddeler, bağışık*lık hücrelerinin aralarında haberleşmede rol oynarlar. Bunlardan biri olan interlökin-2 (IL-2) lenfositlerin bölünüp çoğalmasını sağlayan ve mücadeleyi kolaylaştıran bir maddedir ve AlDS'li hastalarda azalmıştır.

                Görüldüğü gibi, AİDS virüsüyle temasa gelmiş hastalarda vücutta bağışıklık sistemi bozulmuş ve vücut dışarıdan gelen çeşitli hastalık etkenlerine karşı savunmasız ve açık hale düşmüştür. Bu nedenle, bi*raz ileride göreceğimiz klinik tabloda yer alan çeşitli enfeksiyonlar AİDS'ti kişilerin yaşamasını imkânsız hale getirmektedirler.

                Yorum yap


                • #23
                  Aids Klinik Tablolar ve Enfeksiyonlar

                  AİDS içinde ileri derecedeki bağışıklık yetmezliği nedeniyle olu*şan karmaşık klinik tablolar bulunmaktadır. Hastalığın gidişi sırasında sık sık tekrarlayan fırsatçı enfeksiyonlar ve Kaposi sarkomu görülür. Kaposi sarkomu aslında nadir görülen bir kanser türü olmakla beraber, AlDS'li hastaların üçte biri kadarında görülebilmektedir. Bu has- talar aynı zamanda, lenfoma dediğimiz türden tömürler de oluşturabi*lirler.

                  Başlangıç kısımda sözünü ettiğimiz LAV/HTLV—III virüsü vücuda girdikten sonra özellikle yardımcı T hücrelerini işgal etmekte, onların içinde çoğalmakta ve bu hücrelerin gelişmelerini ve görev yapmalarını engellemekte; böylece kişide meydana gelen bağışıklık yetmezliği, fırsatçı enfeksiyonlara yol açmakta ve AİDS hastalığının çeşitli tablolar oluşmaktadır. Şu halde hastalığı başlatan LAV/HTLV—III virüsü olmakla beraber, hastalığın gidişini belirleyen tek faktör bu değildir. İkincil viral enfeksiyonlar da büyük roller oynamaktadırlar. Yalnız LAV virüsü ile enfekte olanlarda kan testleri pozitif olmakla birlikte (bunla*ra serumları virüs bakımından pozitif kişiler ya da kısaca seropozitif kişiler denir), AİDS tablosu görülmez. Hasta LAV virüsüyle birlikte diğer virüslerin de istilâsına uğrarsa, o zaman AİDS'in klinik tablolarının oluştuğu ve geliştiği düşünülmektedir. Bu ilave virüsler arasında en önemlileri Cytomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü, B Hepatit virüsü, Herpes virüsleridir. Bu virüsler bir taraftan çeşitli enfeksiyon tablola- rı yaratırlarken, bir taraftan da AlDS'de görülen bazı kanser türlerini oluştururlar. Cytomegalovirüsün Kaposu sarkomu oluşunda, Epstein-Barr virüsünün lenfomaların oluşunda, Herpes simplex I virüsünün dil kanseri ve Herpes simplex II virüsünün de rektum ve anüs kanserleri*nin oluşunda rol oynadıklarına dair kanıtlar gittikçe çoğalmaktadır. Yukarıdaki gözlemler, AlDS'li hastalarla kanser oluşumunda iki ka*deme düşündürmektedir.

                  Klinik Belirtiler

                  AlDS'de klinik belirtiler 4 kısımda incelenebilir:
                  1 Doğumdan LAV/HTLV-IM virüsünün etkilerine bağlı belirtiler.
                  2. Bağışıklık yetmezliği nedeniyle oluşan fırsatçı enfeksiyonların
                  belirtileri.
                  3 Kaposi sarkomuna bağlı belirtiler.
                  4. Diğer habis hastalıklara bağlı belirtiler.


                  LAV virüsüyle enfekte olan kişilerin bir kısmında hiçbir belirti ol*maz Bunların virüsle bulaştıkları ancak kan testleriyle anlaşılır. Virüsle bulaşanların bir kısmı, akut bir enfeksiyon tablosu gösterirler. B. kaç günden birkaç haftaya kadar süren bu tabloda ateş terleme, halsız-lik, fenalık hissi, kas ve eklem ağrıları, başağrısı, boğaz ağrısı, ishal, lenf bezlerinde genel büyüme ve deri döküntüleri
                  gorulebilir. Bazen rombostopeni de olur. Bu hastalık tablosu enfeksiyöz mononükleoz dediğimiz tabloya çok benzer. Yalnız orada kanda artmış oranda len*fositler ve monositler varken, burada böyle birşey yoktun Bu hasta*larda kanda LAV virüsü antikorlar, (seropozitivite bulunur Bazen has*talığın başlangıcında antikorlar yoktur; ancak birkaç hafta içinde se-ropozitlvte oluşur. Bu akut safha geçtikten sonra hastalık uykuya gi*rebilir ve aylar ya da yıllarca hiçbir belirti, görülmez (latent safha).
                  Hastalığın bir diğer şekli "Lenfadenopati sendromu" yada AİDS related complex" = ARC şeklidir. Burada, yaygın lent bezleri büyü*mesi yanında, ateş, gece terlemeleri, zayıflama, halsizlik gibi belirtiler
                  olur ve bu tablo uzun süre gider. ARC'II hastaların yüzde 10-20 ka*darı birkaç yıl içinde tam AİDS tablosuna dönüşebilir.

                  LAV virüsü, yukarıda anlatılan belirtiler yanında, bazı organlara da zarar verebilmektedir. Merkezi sinir sistemini tutabilen virüs ansefa-lit gibi nörolojik belirtilere sebep olabilmektedir. Bunun yanında vırus, bağırsak hastalığı (anterit), böbrek yetmezliği, metabolik ve hormo-nal bozukluklar (hiperkalsemi ve böbreküstü bezi yetmezliği) ve aller-jik belirtilere yol açmaktadır.
                  Virüsün yaptığı bu belirtiler yanında, AİDS seyri sırasında birçok enfeksiyonlar da görülmektedir. Biraz aşağıda bu enfeksiyonlardan bahsedeceğiz. Cetvel VIII, yukarıda bahsettiğimiz klinik tabloları özet*lemektedir.

                  Yorum yap


                  • #24
                    Aids ve Kanserler

                    AİDS'in seyri sırasında bazı kanserler dikkati çekecek kadar sık olarak görülmektedir. Bunlar, Kaposi sarkomu, lenfomalar, dil, rektum ve anüs kanserleridir.

                    Kaposi Sarkomu Nedir

                    Kaposi sarkomu ilk defa 1872'de Dr. Kaposi tarafından tarif edil*diği için, onun adıyla anılan nadir bir tümördür. En çok el ve ayaklara yakın yerlerde, mor, ya da kahverengi-kırmızı renklerde kabarık deri lezyonları şeklinde görülen bu kanser türü Batı dünyasında nadirdir. Da*ha çok, ileri yaşlardaki Akdenizli ve Doğu Avrupalı insanlarda görülür. Buna karşılık, Kongo'da çok sıktır ve oradaki kanserlerin yüzde 11'ini oluşturur. Fakat, 1979'dan itibaren ABD'de, homoseksüel erkeklerde Kaposi sarkomunun sık görüldüğü tespit edildi. Bunların ortak nokta*ları, hepsinin AlDS'li oluşlarıydı. Zamanla, Kaposi sarkomunun AlDS'li hastaların üçte birinde bulunduğu anlaşıldı.
                    Hastalığın en çok görülen şekli deridedir. Daha çok, bacaklarda, kollarda olur ve yıllarca süren bir gidiş gösterir. Fakat, AlDS'li hasta*lardaki Kaposi sarkomunun hızlı seyrettiği; deriden başka yerlere ya*yıldığı (lenf bezlerine, akciğerlere, kemiklere ve bağırsaklara) ve böyle hastaların yüzde 40'ının bir yılda kaybedildiği tespit edilmiş bulun*maktadır.

                    AİDS ve Kaposi sarkomlu kişilerde rastlanılan bir genetik özellik vardır: Bunlarda, doku gruplarından HLA-DR-5 yüksek oranda bulun*muştur. Bu, irsi bir etkiyi düşündürmektedir. Sarkomu yapan asıl et*kenin, AlDS'lilerde sık görüldüğünü yukarıda söylediğimiz Cytomegalovirüsü olduğu hakkında kanaatler gittikçe kuvvetlen*mektedir.


                    Kaposi sarkomunun tedavisi ilaç ve radyoterapiyle (ışın) yapılmak*tadır. Küçük alanlardaki hastalık ışınla; yaygın hastalık ise kanser Maç*larıyla (kemoterapi) tedavi edilir. Bu ilaçlar arasında en etkilileri Etoposide (VP-16) ve vinblastin'dir. Ayrıca, vücudun bağışıklığını ar*tırmaya yönelik ilaçlardan interferon da, yüksek dozlarda Kaposi sar*komuna tesir etmektedir. Yine aynı maksatla retinoidler(13-cis retinoik asid) ve isoprinosine isimli maddeler de denenmektedir.

                    Lenfoma Nedir, Lenfoma belirtileri, Lenfoma Tedavisi

                    Lenfomalar, lenf bezlerinin tümörleridir. AlDS'li hastaların yüzde 5-15 kadarında lenfomalar da görülmektedir. Bunlar, Hodgkin lenfoması ve Hodgkin olmayan lenfomalar diye iki gruba ayrılırlar ve AlDS'*lilerde daha çok Hodgkin olmayan lenfomalar görülür. Hodgkin olmayan lenfomaların iki tipi AlDS'de özellikle görülmektedir:

                    a. Burkitt lenfoması.
                    b. Lenfoblastik lenfoma.

                    Burkitt lenfoması, muhtemelen Epstein-Barr virüsünden olmakta*dır. Bu virüs, merkezi Afrika'da pek sıktır ve aynı bölgede Burkitt len*foması da çok görülmektedir. Bu virüsün AlDS'lilerde de enfeksiyon yaptığını yukarıda görmüştük. Burkitt lenfoması, yüz ve çenede (Afri*ka tipi) şişlikler yaptığı gibi, karında kitleler de (Amerikan tipi) oluştu*rabilmektedir.
                    Lenfomaların tedavisine, erken devrelerde radyoterapi, ilerlemiş devrelerde ilâç tedavisi (kemoterapi) kullanılır. Bazen her iki tedavi şek*linin birlikte kullanılması da gerekebilir.

                    Diğer Kanserler

                    AlDS'li hastalarda görülen diğer kanserler arasında ağız, anüs (ma*kat) ve rektum kanserleri sayılabilir. Bunlar cinsel faaliyetler sırasın*da zedelenen dokulardır ve bu hastalardaki enfeksiyonlarda görülen herpes virüslerinin bu kanserlere yol açtığı düşünülmektedir. Herpes virüsünün Vinci tipi ağız-dil kanseri, herpes virüsünün 2'nci tipi ise rektum ve anüs kanserleri yapmaktadır.


                    AlDS'li hastalarda bu çeşitli kanserlerin oluşunu şu şekilde izah etme eğilimi vardır: Önce LAV/HTLV-III virüsü vücuda girip enfeksi*yon yapar ve bağışıklığı yok eder. Bunun arkasından fırsatçı enfeksi*yonlar (cytomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü veya herpes simplex I ve II virüsleri) vücudu istilâ eder ve yukarıda gördüğümüz kanserleri bu virüsler oluşturur.

                    Eğer bu hipotez doğruysa, kanser ihtimalinin virüs enfeksiyonlarıyla paralel gitmesi beklenir. Gerçekten de öyle olmaktadır. AlDS'li hastalar arasında virüslerin en çok bulunduğu grup, homoseksüel er*kekler grubudur, ve kanserler en çok bunlar arasında görülmektedir. Meselâ, homoseksüel ve biseksüel erkek AlDS'li hastalarda Kaposi sarkomu sıklığı yüzde 46 iken, heteroseksüel AlDS'lilerde bu sıklık yüz*de 7 dolaylarındadır.

                    Yorum yap


                    • #25
                      Aids Virüsü: Lav/Htlv-III

                      1982 yılı sonundaki bilgiler AİDS'in, cinsel yolla ya da kan trans-füzyonlarıyla geçen bir enfeksiyon hastalığı olduğunu gösteriyordu. Hemofiliklerde kullanılan kan fraksiyonlarının bakteri ve mantarları tu*tan süzgeçlerden geçirilerek hazırlandığı düşünülürse, enfeksiyon âmi*linin filtrelerden geçebilen çok küçük canlılar yani virüsler olması ge*rekiyordu. O güne kadar bilinen virüslerin (cytomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü, hepatit virüsü, herpes virüsü) böyle bir hastalık tablosu yaptıkları da bilinmediğine göre, yeni bir virüsün söz konusu olması gerekirdi.

                      O sıralarda iki Amerikalı araştırıcı Max Essex ve Robert Gallo, bili*nen bir virüsün yani HTLV'nin (human T Leukemia Virüs) AİDS'in âmi*li olabileceğini düşündüler. HTLV, hayvanlarda kanser ve lösemi çe*şitleri yapan retrovirüslerailesindendir ve aynı zamanda bağışıklık sis*temi üzerine baskı yapabilir. HTLV-I diye bilinen bir virüs Japonya'da nadir bir T lösemisi yapmaktadır ve burada sonsuza kadar T hücresi çoğalması olmaktadır. Halbuki AlDS'li hastalarda T hücreleri azalmak*tadır. Ayrıca, Japonya'daki T lösemili hastaların hiçbirinde AİDS'e ben*zeyen bir hastalık tablosu bildirilmemiştir.

                      Aynı günlerde Paris'te F'asteurtnstitüsü'nde bir "AİDS Araştırma Grubu" kurulmuştu ve onlar da hastalığın virüsünü arıyorlardı. 1982 yılının son aylarında bu grup (Başkan Luc Montagnier) AlDS'li bir has*tanın lenf bezlerinden yeni bir virüsü elde edip ürettiler. Bunun için hastanın lenfositleri kültüre konuldu. İçine interlökin-2 ve anti-interferon ilave edildi. İnterlökin lenfositlerin çoğalmasını sağlarken, anti-interferon da virüslerin çoğalmasına yardımcı oluyordu.

                      1983 yılı Ocak ayında hücre kültüründe yeni bir virüs üretildi. Bu virüs bir retrovirüstü, çünkü kültür sıvısında ters transkriptaz (reverse trahscriptase)anzimi oluşmuştu;elektron mikroskobunda görünüşü HTLV'den farklıydı ve bu virüs yeni lenfositlere ilave edildikçe onların içinde çoğalıyor, fakat HTLV'nin aksine, bu lenfositleri çoğaltmıyor*du. Ayrıca Gallo tarafından gönderilen HTLV antikorları yeni virüsün proteinleriyle reaksiyona girmediğine göre, bu da iki virüsün birbirin*den farklı olduğunu gösteriyordu.


                      Bundan sonra, Pasteur grubu başka birçok AlDS'li hastadan da aynı virüsü elde ettiler. Elektron mikroskobunda hücrelerin (T lenfositleri*nin) içinde ve dışında virüsler tespit edildi. Boyları 100-140 nanometre arasında olup; yuvarlak veya çomak şeklinde yoğun, merkezi ya da merkezdışı (eksantrik) çekirdekleri vardır

                      Bu virüsün, yardımcı T hücrelerine büyük bir ilgisi olduğu saptan*dı; proteinleri tayin edildi; hastalarda.bunlara karşı antikorlar da sap*tandı.

                      Fransız grubu buldukları virüse LAV (lymphadenopathy Associa*ted Virüs) adını verdiler. Amerikalılar (Gallo ve arkadaşları) önce bu*nu kabul etmeyip HTLV virüsünde ısrar ettiler.

                      Fransızlar (Montagnier ve arkadaşları) bu virü*sün HTLV türünden olmadığını iddia etmektedirler. Günümüzde AİDS virüsü LAV/HTLV-III sembolleriyle gösterilmektedir.

                      AİDS virüsü T lenfositlerinin "yardımcı" bölümündeki hücrelere özel bir ilgi gösterir. Bunun mekanizması, hücrenin yüzeyinde bulu*nan T4 molekülüne (reseptörüne) virüsün yapışıp, buradan içeri gir*mesidir. Virüsün ayrıca monosit denilen hücrelerle beyin hücrelerine de girerek, bunların içinde de çoğaldığı anlaşılmıştır. Virüs T» (yardım*cı) lenfositlerinin bölünüp çoğalmalarını durdurmakta, onları biribirine yapıştırmakta ve böylece görev yapmalarını engellemektedir.

                      Virüste bulunan bütün proteinler antijeniktir yani hastaların ka*nında bunlara karşı antikorlar oluşmaktadır. Bu antikorlardan teşhis için yararlanmaktayız. Hastaların kanlarında bulunan antikorlar, maa*lesef virüsleri yok edici ya da durdurucu bir tepki göstermemektedir*ler.

                      Virüste genetik yapı yüksek oranda değişiklikler göstermekte ve bu yüzden virüs kendini antikorlardan ve bağışıklık sisteminden kur*tarabilmektedir. Yine bu yüzden, AİDS'e karşı bir aşı şimdilik gerçekleştirilememektedir.

                      Virüsün fizik etkenlere karşı duyarlılığı

                      Zarflı virüslerin pek çoğu gibi LAV/HTLV-III ısıya karşı duyarlıdır. 56 derecede 30 dakika ısıtıldığında virüs bulaştirıcılığını kaybetmek*tedir. Liyofilize preparatların ısıyla temizlenmesi için daha uzun süre ısıtmak gerekmektedir.

                      Virüs, iyonizan ışınlara (X ışınları) ve ultraviyole ışınlara oldukça dirençlidir. 250 bin rad gamma ışınları yada 5000 J/m2 (dalga boyu 254 nm) ultraviyole ışınları virüsü kısmen inaktive edebilmektedir.

                      Kimyasal etkenler ve virüs

                      Eter ve aseton virüsü hemen öldürür. Alkol (etanol) yüzde 20 kon*santrasyonda, sodyum hipoklorit yüzde 0.2, beta-propiolactone yüz*de 25, sodyum hidroksit 40 mmol/litre ve glutaraldehid yüzde 1 kon*santrasyonda virüsü yok edebilmektedir, insan plazmasından hepatit B aşısı hazırlanırken yapılan işlemlerin AİDS virüsünü yok ettiği tespit edilmiştir.

                      Görüldüğü gibi LAV/HTLV-III virüsü çok dayanıklı olmayan ve ol*dukça kolay inaktive edilebilen bir virüstür.

                      Yorum yap


                      • #26
                        Aids Teşhisi, Aids Tedavisi, Aids Korunma

                        Önemle belirtmek gerekir ki, AİDS teşhisi bugüniçin hâlâ büyük ölçüde klinik bulgulara dayanmaktadır. LAV/HTLV-Ill virüsünün anti*korlarını tarayan testlerin varlığına rağmen kliniğin önemi büyüktür. AlDS'li hastaların yüzde 90'ından fazlasında kanda antikorlar bulun*makla birlikte, bazı hastalarda kan testleri negatif bulunabilmektedir. Buna karşılık, birçok sağlıklı kişilerde de antikorlar müsbet bulunabi*liyor. Seropozitif kişilerde AİDS hastalığının ne oranda ortaya çıkaca*ğı da bir araştırma konusu. Tahminlere göre, seropozitif kişilerin yüz*de 5-20 kadarı, 5 yıl içinde AİDS hastalığına tutulabilecektir. AİDS hastalığı teşhisini kesinlikle koyduracak bir test olmamakla beraber, an*tikor tayinleri ve virüsün hasta kanından elde edilmesi gibi yöntemler teşhiste çok yardımcı olurlar. Kandaki lenfositlerin ve alt gruplarının sayımı da değerli bilgiler verir. Dolaşımdaki yardımcı T hücrelerinin süpresör T hücrelerine oranı normalde 1,2'den büyük iken; AlDS'li has*talarda 0,9'dan küçük olmaktadır ve bu da değerli bir testtir. Bu test vücutta hücresel bağışıklığın zayıfladığını gösteren bir kanıttır ve AİDS için faydalanılabilir. Klinik bölümde belirttiğimiz diğer immünolojik özelliklere de bakmamızın yararlı olacağını hatırlatırız (Cetvel VIII).

                        AlDS'li bir hastaya yaklaşımın özellikleri vardır. Hastadaki belirti*lerin aktif bir şekilde incelenmesi gerekir. Meselâ, akciğerde bir infilt-rasyon varsa biyopsi yapıp nedenini anlamalıdır. Merkezi sinir sistemi bozukluğunda bir bilgisayarlı tomografi, belkemiğinden su almak ve hatta beyin biyopsisi yapmak gerekebilir. Hastada ishal varsa dışkı*da kültür yapmalı, bakteri, mantar ve protozoer parazitler aranmalıdır. Herhangi bir şişlik veya kitle bulunduğunda biyopsi yapılmalıdır. Bu hastalarda birkaç enfeksiyon veya kanser birlikte bulunabileceğinden, devamlı gözlenmeleri gerekir.Meselâ biyopsiyle pneumocystis carinii pnömonisi bulunan AlDS'li bir hastada, aynı zamanda yaygın toksoplazmosis veya atipik tüberküloz da olup olmadığını düşünmek de ge*rekmektedir. Şu halde klinik ve laboratuvar bulgularının dengeli bir şe*dide yapılıp yorumlanması büyük önem taşır.

                        Antikor Testleri, Aids Testleri

                        LAV/HTLV-III virüsüne karşı oluşan antikorların saptanmasına ya*rayan testler son yıllarda ticarete verilmiş bulunuyor. AİDS'ti hasta*ların ve lenfadenopatili (ARC = AİDS related complex) hastaların hemen hepsinde antikorların pozitif olması teşhise çok yardımcı olmak*tadır.


                        Kişilerin kanında antikorların görülmesi virüsle bulaşma için öz*gül ve duyarlı bir test olarak kabul edilmektedir. Çünkü seropozitif olan kişilerin büyük çoğunluğunda virüs kandan elde edilip üretilmiştir. Bu*nunla beraber bulaşmayla antikor varlığı arasındaki ilişki yüzde 100 mutlak değildir. Küçük miktarlarda da olsa, yalancı pozitif ve yalancı negatif sonuçlar alınabilmektedir. Antikor negatif olan bazı AlDS'li has*talarda kandan virüs üretmek de mümkün olmuştur. Halen, virüs anti*jenini tarayan bir test geliştirilmektedir. Antijen testinin antikor tes*tinden daha özgül ya da daha duyarlı olup olmayacağı henüz bilinmi*yor.

                        Anti - LAV/HTLV-III antikorlarını gösteren yöntemler şunlardır:

                        1. Enzime bağlı immünosorbent test (ELİSA),
                        2. İmmünofluoresans testi (İF),
                        3. Katı faz radyo-immun ölçte testi,
                        4. VVestern blot testi,
                        5. Radioimmüno-presipitasyon testi.

                        Tarama maksadıyla en çok kullanılan testler ELİSA ve İF'dir. Bu iki testin yapılışı kolaydır; birçok iaboratuvarda yapılabilir ve 2 günde sonuç verir. Bir hastada eğer bu iki test müsbet çıkarsa iki türlü hare*ket edilebilir:

                        a) Aynı testler, bu defa başka bir fabrikanın ayraçları kullanılarak tekrarlanır.
                        b) Daha spesifik olan ve virüsün bazı proteinlerine karşı antikorla*rı gösteren radyoimmünopresipitasyon veya Western-blot yöntemle*rinden birini kullanmak. Bu son yöntemler zor ve zaman alıcı olup, sa*dece belli başlı bazı merkezlerde yapılmaktadır.

                        Aids Tedavisi, Aids Tedavi

                        AİDS tedavisi 3 kısımda incelenebilir. Birinci kısımda esas neden olan LAV/HTLV-III virüsünün yok edilmesi. İkinci kısım, hastalığın ya*rattığı bağışıklık yetmezliğinin tedavi edilmesi ve nihayet fırsatçı enfeksiyonların ve refakat eden kanserlerin tedavisi. Şimdi bunları daha yakından görelim:

                        1. Spesifik antivirüs tedavisi: Virüse karşı ilaçlar. Bunlar virüsün çoğalmasını sağlayan önemli "ters transkriptaz" anzimini bloke eden ilaçlarla, virüsün T lenfositlerine girmesini önleyen ilaçlar olup, halen daha deneysel durumdadırlar ve kesin etkileri ve sonuçları bilinme*mektedir. Bu ilaçların en önemlileri Ribavirin Suramine Fosfonoformat HPA - 23 olup, halen çeşitli hasta gruplarında denenmektedirler.

                        2. Bağışıklık sistemini uyaracak tedavi:
                        Bu maksatla da birçok ilaç denenmektedir. Bunlar arasında en önemlileri:
                        İnterleukin - 2 Gamma interferon Lenfosit nakli Kemikiliği nakli
                        İnterleukin - 2, T hücrelerinde yapılan bir glikoprotein olup, özel*likle T ve B hücrelerinin çoğalmasını kolaylaştırır. Gamma interfero-nun da yine bağışıklığı uyardığı bilinmektedir. Lenfosit transferi ve kemikiliği nakilleri de azı hastalarda yapılmakla beraber, şimdilik sonuçlar pek parlak değildir. Yine bu maksatla, hastalara bağışıklığı kuvvetlen*diren bir ilaç olan isoprinine verilmektedir. Hastalığın aşısı da çok araş*tırılmakla beraber henüz bulunamamıştır.

                        3. Fırsatçı enfeksiyonların ve habis hastalıkların tedavisi: Klinik bö*lümünde sözünü ettiğimiz gibi, AİDS sırasında pek çok fırsatçı mik*rop (mantarlar, bakteriler, virüsler, protozoerler) çeşitli hastalık tablo*ları (pnömoni, menenjit, anfesalit, özofajit, anteritler, dermatit) yapmak*tadırlar ve bunun yanında bazı habis hastalıklar da görülmektedir. Bun*ların başarılı tedavisi için önce doğru bir teşhis gerekir. Enfeksiyonun teşhisine göre uygun antibiyotikler verilecektir.

                        Bu hastalarda pneumocystis carini enfeksiyonunun büyük prob*lem yarattığını düşünen bazı hekimler, daha baştan, koruyucu olarak AlDS'li hastalara trimethoprim - sulfamethaxazole vermektedirler. İlaca karşı alerjik reaksiyon göstermeyen hastalarda bu yol tavsiye edile*bilir.
                        Enfeksiyonların yanında ayrıca görülebilen Kaposi sarkomu veya lenfoma gibi kanserlerin de tedavisi gerekmektedir. Bunlar için duru*ma göre radyoterapi ve kemoterapi kullanılacaktır.

                        Yukarıda görüldüğü gibi, AİDS'in tedavisi zordur ve başarı oranı dü*şüktür. Bununla beraber her gün denenmekte olan yeni ilaçlar vardır ve bunlardan birinin etkili olması mümkündür. Yine aranmakta olan AİDS aşısının bulunduğu gün, insanlık büyük bir tehlikeden kurtulmuş olacaktır.
                        Öldürücü bir hastalık olan AİDS'in, tedavisi yanında, önlenmesi bu*gün için daha büyük önem taşımaktadır. Bu konuda alınması gereken önlemleri gelecek bölümde anlatacağız.

                        Yorum yap


                        • #27
                          Aids Korunma Yöntemleri, Aids Korunma Yolları

                          AİDS bulaşıcı bir hastalıktır.Âmili olan LAV/HTLV-III virüsü cinsel temasla, kan ve kan ürünlerinin alınmasıyla ve hamile kadından çocu*ğuna intikal suretiyle geçer. Avrupa'da virüs özellikle iki yoldan geç*mektedir:

                          a) Homoseksüel erkeklerin biribirleriyle temasları sonucu,

                          b) Damar yolundan uyuşturucu kullanan toksikomanların iğneleri ve şırıngaları müşterek kullanmaları sonucu.
                          Heteroseksüel geçiş şekli henüz Avrupa'da pek önemli değildir.
                          Bugün Avrupa'da 100 bin kişinin bu virüsle enfekte olduğu tahmin edilmektedir. Bunların ne kadarının ileride AİDS hastalığına tutulaca*ğı bilinmemektedir. Hastalığın ne kadar zaman sonra ortaya çıkabileceği de bilinmemektedir. Yine tahminlere göre, enfekte yani seropozitif kişilerin yıllar boyunca yüzde 5-20 oranında hastalığın çeşitli kli*nik formlarına tutulabileceği hesaplanmaktadır.
                          Böyle bulaşıcı, yüksek ölüm oranı gösteren ve hasta sayısı git*tikçe artan bir hastalığın koruyucu hekimlik ve halk sağlığı açısından büyük önemi olduğu kuşkusuzdur. Birçok ülkelerde bu yüzden panik olmuş, âcil önlemler istenmiştir. Tıbbî yönü yanında hastalığın eko*nomik yönü de önemlidir ve çok masraflıdır. Bunu da hesaplamak ge*rekir. Meselâ, ABD'de AlDS'li hastaların tedavi masraflarıyla toplum*da alınan önlemlerin toplam maliyetinin 1.5 milyar doları aştığı tah*min edilmektedir.
                          Avrupa'da en önemli noktalardan biri, virüsün yayılmasını önlemek için çalışmaktır. Bu maksatla, birtaraftan toksikomanlar ve homosek*süeller üzerinde çalışılırken bir taraftan da halk kitlelerieğitilmektedir. Önce bazı bilgilerin halka verilerek panik havasının önlenmesi la*zımdır. AİDS virüsü vücut dışında dayanıksız bir virüstür. Bu nedenle,


                          AİDS, GRİP, KABAKULAK YA DA SARILIK GİBİ HALLERİN AKSİNE, KOLAY BULAŞMAZ.

                          EL SIKMAKLA, KAPI TOKMAKLARINI TUTMAKLA, TUVALETE OTURMAKLA, SOFRADA, YEMEKLE AİDS BULAŞMAZ.

                          Bununla beraber, aşağıdaki önlemlerin alınmasında büyük yarar*lar vardır.
                          Sayın okuyucular,
                          Gördüğünüz gibi AlDS'den korunmanın yolları vardır. Temiz, dik*katli ve titiz yaşamak pek çok sorun gibi, AİDS sorununu da büyük öl*çüde çözmektedir.

                          1. Homoseksüel ve biseksüel erkeklere, AİDS enfeksiyonunu azal*tacak önlemler öğretilmeli, duyurulmalıdır.
                          2. Cinsel eş sayısının azaltılarak asgariye indirilmesinin enfeksi*yon riskini azaltmada çok etkin olduğu belirtilmelidir.
                          3. Cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanılması tavsiye edilmeli*dir.
                          4. Homoseksüel faaliyetin azaltılarak yok edilmesine çalışılmalı*dır. Aynı şekilde oral-anal ve oral-genital\ilişkilerin de zararları anlatıl*malıdır.
                          5. Diş fırçası, tıraş makinesi gibi şahsi eşyaların paylaşılmasının çok sakıncalı olduğu belirtilmelidir.
                          6. Damar yoluyla ilaç kullanan toksikomanlara iğne ve şırıngaları paylaşmamaları tenbihlenmelidir.
                          7. Yüksek risk grubundaki kişilerin, kan, plazma, nakil organları ve sperma bağışlamaları önlenmelidir.


                          1. Kişilerde LA V/HTLV-III virüsüne karşı antikor testi yapılırken, ön*ce muvafakatname alınmalıdır.
                          2. Seropozitif kişilere (erkek ya da kadın) cinsel temasla, kan ve sperma (meni) yollarıyla virüsü başka kişilere geçirebilecekleri söylen-melidir.Seropozitif kadınlara hamile kaldıklarında,doğuracakları bebe*ğin AİDS riskinde olacağı anlatılmalıdır.
                          3. Cinsel eşlerine durumlarını açıklamaları gerektiği kendilerine ha*tırlatılmalıdır.
                          4. Cinsel temas sırasında prezervatif tavsiye edilmelidir.
                          5. Kan, plazma, diğer kan ürünleri ve sperma bağışı yapmaları ön*lenmelidir.
                          6. Tıraş makinesi ve diş fırçası gibi eşyaları başkalarıyla birlikte kul*lanmamaları gereği anlatılmalıdır.
                          7. Hastanelere ve diğer sağlık kuruluşlarına (özellikle cefrahi ve diş hekimliği), her ne sebeple olursa olsun başvurduklarında, kişiler, AİDS'e karşı seropozitif olduklarını bildirmelidirler.
                          8. Bu insanların çalışmalarını engellemek gereksizdir.


                          1. Yüksek risk gruplarına giren kişilerden (özellikle homoseksüel*ler ve toksikomanlar) kan alınmamalıdır. Bunlarda AİDS virüsü olma*sa bile diğer birçok virüs ve bakteri esasen bulunabilir.
                          2. Alınan bütün kanlar ELİSA testiyle kontrol edilmelidir. Pozitif olanlar atılmalıdır.
                          3. LAV/HTLV-III virüsünün az bulunduğu toplumlarda (meselâ şim*dilik ülkemizde), ELİSA ile yanlış pozitif testler fazlaca çıkacağından, pozitif bulunan her kan bir başka metotla (meselâ, VVestem blot tek*nikle) tekrar kontrol edilmelidir.
                          4. Kanı pozitif bulunan kişiler, kan merkezi veya ilgili bir başka ku*ruluş tarafından durumdan haberdar edilmeli, onlara yardımcı olunma*lıdır. Bu kişiler muayeneden geçirilerek AİDS belirtilerinin varlığı araş*tırılmalıdır (lenf bezlerinde büyüme, ağızda pamukçuk, zayıflama, Ka-posi sarkomu varlığı gibi). AİDS belirtileri gösterenlerin yurdumuzda Sağlık Bakanlığı'na ihbarı mecburidir.

                          1. Biseksüel erkeklerle cinsel temasta bulunan kadınlarda AİDS ih*timali artar.
                          2. Erkek toksikomanlarla cinsel temasta bulunan kadınlarda AİDS ihtimali artar.
                          3. Hayat kadınlarıyla temasla bulunan erkeklerde AİDS ihtimali ar*tar.
                          4. Mutlak olmamakla beraber, prezervatif kullanımı tehlikeyi bir mik*tar azaltır.

                          2. AlDS'lilere bakan hastane ve laboratuvar personelinde seropozitivite (virüsle bulaşma) yok.
                          3. AlDS'lilerin bulunduğu hastane servislerindeki diğer hastalar için de tehlike yok.
                          4. Bununla beraber, hastanelerde bazı önlemlerin alınması gerek*lidir. (Tıpkı sarılıklı hastalar için olduğu gibi).

                          1. AlDS'li hastalardan gelen materyelin başka kişilerin açık yara*lama teması önlenmelidir.
                          2. AlDS'li hastalarda kullanılmış makas ve bisturi gibi aletlerin baş*ka kişilere değmesi önlenmelidir.
                          3. AlDS'li hastaların kanı, cerahati, salgıları, dışkısıyla bulaşmış mal*zeme ve satıhlara dokunmadan evvel eldiven takmalıdır.
                          4. Yine böyle mikroplu maddelere dokunmak ihtimali olduğundan ayrı önlük giymelidir.
                          5. AlDS'li hastanın odasından çıkarken önlük ve eldivenler çıkarı*lıp eller iyice yıkanmalıdır. Eğer hasta kanına dokunulmuşsa eller yi*ne yıkanmalıdır.
                          6. Hastaların kan örnekleri taşınmadan önce ikinci bir kutu veya torba içine koyulmalıdır. Kan ve diğer numunelerin koyulduğu kapla*rın üzerine AİDS rumuzu konulmalıdır.
                          7. Kanla bulaşmış her yer derhal %0,5'lik sodyum hipoklorit (ça*maşır suyu) gibi bir dezenfektanla silinmelidir.
                          8. Hastanın kanlı ve diğer ifrazatıyla bulaşmış maddeler ve malze*meler sağlam torbalara konulup, hastanenin diğer enfekte maddele*riyle birlikte tahribe gönderilir.
                          9. Hastalarda plastik enjektörler kullanılmalı ve sonra iğnelerle bir*likte atılmalıdır Eğer cam enjektörler ve madeni cihazlar kullanılacaksa, sonra sterilize edilmelidirler.


                          1. AlDS'li hastaların sıvı materyeli ve kanı mekanik pipetlemeyle manipüle edilmelidir. Ağızla pipetleme yapılmamalıdır.
                          2. İğneler ve şırıngalar cetvel XV'deki gibi kullanılmalıdır.
                          3. Eldivenler ve özel önlükler, enfekte materyelle çalışırken kulla*nılmalı ve laboratuvarı terkederken çıkarılıp dikkatle saklanmalıdır.
                          4. Personel eldiven giymek suretiyle cildini, hastaların kan ve sıvı*larından ve bunlarla bulaşmış materyelden korumalıdırlar.
                          5. Laboratuvar masaları, tezgâhlar ve diğer yüzeyler sodium hipok*lorit (%0,2-0,5) eriyiğiyle silinmelidir. Tıbbi cihazlar %25 etanol (alkol)
                          ile sterilze edilebilir. Diğer malzeme otoklavda sterilize edilip kullanı*labilir.
                          6. Personel, işleri bittiğinde ellerini yıkamalıdır.

                          1.AİDS virüsü gözyaşında da bulunduğu için, bu yoldan bulaşma ih*timaline karşı, bazı önlemler gerekebilir. Burada anlatılanlar, sağlık ku*ruluşlarında, kişiler arası buluşmayı önlemek içindir. Kişinin evinde, kendi lensiyle uğraşması sırasında önlem gerekmez.
                          2. Hastaların gözlerini muayene eden hekim ve diğer personel mu*ayeneden önce ve sonra ellerini yıkamalıdır. Derideki muhtemel sıy*rıkları korumak için eldiven takılabilir. Maske ve özel gömlek gerekmez.
                          3. Göz muayenesi sırasında kullanılmış olan aletler 10 dakika ka*dar %3'lük tazı hidrojen peroksid eriyiğinde veya %0,5'lik sodyum hipoklorit eriyiğinde veya 10 kere sulandırılmış çamaşır suyunda, ya da %70 etanol içinde tutulduktan sonra yıkanıp kullanılabilir.
                          4. Denemelerde kullanılacak sert kontakt lensler 80 derecede 10 dakika tutularak temizlenebilir. Yumuşak lensler özel hidrojen perok*sid eriyiğinde temizlenirler.

                          Yorum yap


                          • #28

                            Yorum yap


                            • #29
                              Bitkisel ürünler |Bitkisel İlaçlar |Alternatif Tıp | Doğal Tedavi | Gökçek Şifa | Hastalıklarla İlgili Bilgiler
                              Youtube Kanalımızı Takip Edin | Facebok Sayfamızı Takip Edin

                              Yorum yap

                              Hazırlanıyor...
                              X